MAKALAT (ŞEMS-İ TEBRİZİ)
Tebrizi bize kendini şöyle anlatıyor: <<Henüz erginlik çağına girmemiştim.
Aşk deryasına daldım mı, 30-40 gün hiç bir şey yiyemezdim; istekten kesilirdim, günlerce açlığa susuzluğa katlanırdım.
Bir gün babam bana çıkıştı, 'Oğlum, dedi, ben senin bu halinden birşey anlamıyorum; bunun sonu nereye varacak? Bu davranışlar seni felâkete götürecek.'
Ben ona şu cevabı verdim:
Baba!
Seninle benim babalık ve evlâtlık ilişkimiz neye benzer bilir misin?
Bir tavuğun altına tavuk
yumurtalarıyle karışık bir de kaz yumurtası koymuşlar. Vakti gelip de civcivler çıktığı zaman bunlar hep birlikte analarının arkasına düşer giderler, yolda bir göl kenarına raslarlar.
Kaz yumurtasından çıkan civciv hemen kendisini suya atar,
bunu gören ana tavuk,
eyvah yavrum boğulacak der. Çırpınmaya başlar.
Halbuki kaz yavrusu neşe içinde yüzmektedir.
İşte seninle benim aramdaki da böyledir.>>>>
Erzurum'da ve Türk şehirlerinde öğretmenlik yapmış olan Şems'in Konya'ya nasıl ve niçin geldiği bahsine dönelim:
<<Allahya yalvardım.
Yarabbi beni kendi velilerinle tanıştır, onlarla yoldaş et dedim.
Rüyamda, 'Seni bir veliyle yoldaş edelim,' dediler.
'O veli nerededir?' diye sordum.
Ertesi gece bu velinin Rum diyarında (Anadolu'da) olduğunu söylediler.
Bir müddet sonra tekrar gördüğüm rüyada, 'Henüz vakti gelmemiştir, her işin bir zamanı var,' dediler.>>>
Yine Şems'in Sultan Veled'e anlattığına göre çocukluk günlerinde Allahyı, melekleri, yerlerde ve göklerde bir çok olayları görür, herkesi de kendisi gibi sanırmış.
Ama sonradan anlamıştır ki bunları başkaları göremiyor. Şeyh Ebubekir de bunları herkese söylemesini yasaklarmış.
Şeyh Sadi de Bostan kitabında şöyle övmektedir:
<<<Tebriz taraflarında bir aziz vardı ki, daima uyanık gönüllüydü, geceleri uyumazdı.
Gecenin birinde bir hırsızın dama çıkmak için kement attığını gördü.
Adam o sırada, halkın sesini işitince o tehlikeli durumda sığınacak bir yer bulamadı; telaş ve korku içerisinde kaçmaya çalışıyordu.
Bunu seyreden aziz derviş, mum gibi erimeye başladı, zavallı hırsızın çektiği korkuyu düşündü.
Karanlıkta dama doğru yürüdü, başka bir yoldan hırsızın karşısına çıktı, 'Dostum gitme,' dedi.
'Ben sana yabancı değilim. Yiğitlikte senin ayağının toprağıyım.'
Hemen kavuğunu, sarığını, yanındaki eşyasını yukarıdan hırsızın eteğine bıraktı ona çok özürler diledi
ve 'Haydi çabuk şimdi buradan kaçıp canını kurtarmaya bak; duman gibi kendini yok etmeye çalış,' dedi.>>>
Cennet Bahçeleri'nin yazarı Kerbelâlı hafız Hüseyin, işte bu azizin Şems-i Tebrizî'yi yetiştiren Ebûbekr olduğunu; onun, eli vergili, cömert ve çok üstün yaratılışlı seçkin bir zat olduğunu kaydetmektedir.
Şimdi Mevlânâ'nın Şems'i nasıl gördüğünü, ona bağlanmasının nedenlerini tekrar araştıralım:
Eflâkî şöyle diyor:
«Hazreti Mevlânâ buyurdu ki 'Bir gün bana Melekût âleminin yolları açıldı;
ilâhi bir temaşa zevkiyle Miraç etmek nasib oldu; dördüncü kat göğe kadar çıktım, ama o
feleğin yüzünü kararmış gördüm.
Beytül Mâmur denilen sarayın sakinlerinden bunun sebebini sordum.
O makamın kutsal sakinleri, 'Bizim güneşimiz, fakirler sultanı Şems-i Tebrizî'yi ziyarete gittiği için karanlıkta kaldık,' dediler.>>>
<<Ben o kutsal yerleri dolaşıp tekrar dördüncü kat göklere geldiğim zaman büyük güneşin eskisi gibi kendi merkezinde nur ve ışık saçtığını gördüm.>>>
Şimdi bir de Mevlânâ hakkında Şems'in görüşlerini dinleyelim:
<<Dünyanın hiç bir yerinde Mevlânâ'nın eşi ve benzeri yoktur.
Bütün fenlerde, temel bilgilerde, din bilgisinde, gramer, sentaks, mantık ilimlerinde en büyük uzmanlarla kuvvetle konuşur, tartışır; onlardan daha üstün, onlardan daha zevkli, onlardan daha lâtiftir. Gerekirse, gönlü isterse, üzüntüsü engel değilse ve konunun tatsızlığı sebep olmazsa, hepsinden daha yetkili konuşur.
Ben akıl yönünden bilinmesi gerekli bu bahislerde yüz yıl uğraşsam ondaki ilim ve hünerin onda birini elde edemem.
Halbuki o kendisini bilmezlerden
sanır ve öyle zanneder.
Benim önümde, beni dinlerken, nasıl anlatayım, ayıptır söylemesi, babasının önüne oturmuş iki yaşında bir çocuk yahut müslümanlığa dair hiç bir şey işitmemiş dönme bir müslüman gibi öylesine utangaç bir hal alır.>> (Şems-i Tebrizî, Konuşmalar, M. 77.) İşte her iki Allah âşığının aralarındaki karşılıklı sevgi ve saygıdan birer örnek alarak yukarda naklettiğimiz vesikalar bize gösteriyor ki, Şems ile Mevlânâ biri birini tamamlayan, biri birinden renk ve ışık alan iki irfan hazinesidir.
Her ikisi de aşk ve hakikatla dolu; madde ve mânâ âleminin sırlarına ermiş üstün vasıflı birer Allah velîsidir.
#ŞEMS_İ #TEBRİZİ'NİN #ESERİ
#MAKALAT
(#KONUŞMALAR)











