İnsan, her sabah gözünü açtığında kendini yeni bir ânın içinde bulur. Bu ân, ona verilmiş bir emanet gibidir; ne bir dakika fazlası vardır ne de bir nefes eksiği. Tasavvufta derler ki: “Kulun yarına çıkacağına dair garantisi yoktur; onun garantisi, aldığı son nefesin sahibindedir.”
Bu yüzden umut, tasavvufta geleceğe dair bir varsayım değil, Yaradan’a duyulan teslimiyettir. Çünkü insan yarınla değil, Rabbin takdiriyle yürür. Umut, dışarıdaki şartlara değil, içerideki niyete tutunur.
İnsan bilir ki; yarın var mıdır, yok mudur, bunu sadece Allah bilir. Ancak yine de gönül, Yaradan’ın rahmetine dayanarak yeşerir. Kötü bir günün ardından insanı dirilten şey, ertesi günün geleceği değil, rahmetin her an tecelli edebileceği inancıdır.
Dervişler bu hâli şöyle anlatır:
“Sabahın olup olmayacağını bilmezsin; ama sabahın sahibinin seni unutmayan olduğunu bilirsin.”
Umut tam da burada doğar.
Yarına güvenmekten değil,
Yaradan’a teslim olmaktan.
Yarın gelmeyebilir; ömür, bir rüzgârın yön değiştirmesi kadar hızlı dönebilir. Ama insan yine de iyilik eker, gönlünü arıtır, kalbinden kırgınlığı silmeye çalışır. Çünkü bilir ki kulun ömrü sınırlıdır ama gönlünün güzelliği baki kalır.
“Bugünü güzelleştir; çünkü yarın senin değil. Ama bugünü Yaradan için yaşarsan, her nefesin bereket olur.”
Ama her nefes, Hakk’a yakınlaşmak için bir fırsattır.
Ve insanın umudu, yarınki hayata değil, bugünkü kulluğa bağlıdır.