Dağ başında 2 gece: Mulu
Uçuşlar olmasa günleri unutacağız. Üç hafta önce bunun gibi bir salı sabahı kalkıp dolmuşa, metrobüse binip ofiste gece gündüz iş ve sunum kovalamam gerekiyordu. Cin lambadan çıktı ve bir daha nasıl geri girecek, bilmiyorum, her elim cüzdanıma gittiğinde içim acıyor. Para bittiğinde dönmek zorundayım; kışa, çamura, trafiğe, kaba saba insanlara, iş hayatında sahte sahte gülmeye... Kuching'den nihayet ayrılıyoruz. Her an bir aksilik olacak da gidemeyecekmişiz gibi gelse de koltuklara oturduk, uçağın boarding olmasını bekliyoruz. Kuching'de yapmak isteyip yapamadığım iki şey var: Biri dünyanın en büyük çiçeği Rafflesia'yı gününü kaçırdığımız için görememek, biri de şehrin geleneksel layer cake'ini* tadamamak. Çiçeğe dair yapabileceğimiz bir şey yok, belki Endonezya'da falan daha küçük olsa da başka bir tanesinin açtığı döneme denk gelmeyi umacağım. Varlığından dünkü talihsiz date'im sayesinde haberdar olduğum kek için umudum tükenmişken duty-free yüzümü güldürüyor, tadı meçhul renkli keki sırt çantama sevinçle atıyorum.
Yolculuk Mulu'ya, 90 dakikalık uçuşu hayatımda gördüğüm en küçük uçakla yapıyoruz. Bir sırada iki sağ iki sol olmak üzere sadece dört koltuk var, hem yenilik hem de kapasite olarak İÖHO'da gider gibiyiz. İneceğimiz Mulu dünyanın en ilginç yerlerinden biri; yine Malezya'nın Sarawak eyaletine bağlı ancak Brunei'nin hemen yanıbaşında yer alan devasa bir milli park olması ve dünyanın en büyük mağarasını barındırmasının yanında kelimenin tam anlamıyla bir dağ başı. Borneo adası içinde kara yoluyla buraya gelmek imkansız, hiçbir kara yolu bağlantısı yok. Miri'den tekneyle gelinebiliyor ama çok daha pahalı hem çok daha zahmetli, bu yüzden havayolu buraya neredeyse tek ulaşım biçimi. Mulu Havalimanı'na indiğimiz an beklediğimizden de daha ıssız bir yerde olduğumuzu anlıyoruz. Sanırım fotoğraflar anlatmaya yetiyor ama yazılı olarak da belirteyim; havaalanı evin salonundan biraz büyük. Hatta abartmayayım, benim salondan bile küçük... Birkaç tek katlı ev, 1 km civarı bir asfalt yol ve bir Marriott Resort'tan ibaret bu kasabada kalınması tavsiye edilen yer; milli parkın içi. Havaalanından hostel'e ulaşmak için yapmanız gerekense çantanızı sırtınıza alıp yürümeye başlamak. Zaten büyük bir havalimanında terminalden çıkmak için yürümeye harcadığınız vakitte çoktan hostele ulaşmış oluyorsunuz.
Park oldukça iyi işletiliyor. Check-in işlemlerimiz hızla yapılıyor, oda hemen gösteriliyor. Fiyatlar Malezya geneline göre biraz yüksek, yine de Türkiye'de benzeri bir tesiste kalacağınızın en fazla yarısını (Gecelik 43 ringgit) vermeniz gerekiyor. Çarşaflar, ortak kullanım alanları gayet temiz ancak Güney Asya'nın tamamında olduğu gibi burada da duşta, banyoda dahi sabun bulmak mümkün değil. (Ola ki bir sıvı sabunluk varsa ve bir ihtimal doluysa oradan zaten suyla karıştırılmış sıvı sabun akacağına emin olabilirsiniz.) Daha çantaları bırakmadan bize 15 dakika sonra bir tur olduğu söyleniyor. Günü değerlendirmek için apar topar o tura katılıyoruz. Çünkü Mulu'da ( Mûlû diye okunuyor) rehber diğer milli parklardaki gibi tercih değil, zorunluluk. Dünyanın en büyük mağarası Deer Cave (Geyik Mağarası) ve yakınındaki Lang Cave'e kadar 3 kilometreden fazla sürecek yürüyüşümüz başlıyor. Her yaştan insanın görebilmesi için tahta geçitten bir parkur olduğu için yürüyüş kısmı, özellikle Bako ve Kubah'ın sert parkurlarının ardından, bize yavan geliyor. İlk durağımız Geyik Mağarası'nın içine girince modumuz değişiyor. 3 milyona yakın yarasanın birkaç metre üstümüzde uyuduğu mağaranın rüzgar ve suyla aşınmış kireçtaşından duvarları doğanın heykeltıraşlığının ustalık ürünleri.
Mağaranın tabanı Mars'ta geçen bir bilimkurgu filmi çekebilecek kadar kırmızı ve ayrı. Yarasaların tavanda uyurken dışkıladıkları yerin taban olduğunu tahmin etmek zor değil. Bu dışkılar onlarca tür böceğe ev sahipliği yapıyor, sonra yarasalar buradaki böcekleri yiyor. Yarasaların günde yediği böcek miktarı 15 ton! Mağaranın en güzel yeriyse Garden of Eden (Cennet Bahçesi), hiç kimse çöken mağara duvarından gelen ışık hüzmesinin yarattığı bu manzarayı görmeden ölmemeli.
Adını onu keşfeden yerlinin isminden alan Lang Mağarası ikinci durak. Daha küçük ancak karanlık alanları ve uyuyan yarasaları daha yakından gördüğümüz alçak tavanıyla bize başka ilkler sunuyor. Hava kararmadan mağaradan çıkmamız gerek, yarasalar birazdan uyanacak ve topluca mağaradan çıkmaya başlayacaklar. Bu çıkış yağmur olmaması, aç olmaları gibi keyfi durumlarına bağlı olduğu için çıkıp çıkmayacaklarından da emin değiliz. Yaklaşık yarım saat sonra aile aile çıkmaya başlıyorlar. Gökyüzünde dans ediyor gibiler, onları izlemek keyif verici ama bizim biz efektlerdeki gibi fışkırırcasına akan yarasaları beklediğimiz için bu görüntüyle fazla tatmin olamıyoruz.
3 kilometreyi karanlıkta geri yürümek ayrı bir macera, yolun yarısında bardaktan boşalırcasına yağan muson yağmurları da zorluk seviyesini bir aşama daha yukarı taşıyor. Çok açız, her zamanki sorunumuz yemek, hamburger yememek için tesisin restoranındaki menüden açıklamasında "tavuk, pilav ve köri" yazan bir seçenek tercih ediyorum. Yine ağzımı burnumu yakan, garip soslu garip bir şey geliyor. O kadar para verdim, yemek zorundayım. Sinüslerimi paket yapıp yanıma alıyorum. Saat 21:00, benim işten spora geldiğim saatler... Eşyalarımı toplayıp yatağa uzanıyorum, divan örtüsü kılıklı "battaniye"mi kafama çekiyorum. Hostelde 20'den fazla kişi var, ışıklar açık, tepemde bir vantilatör dönüyor. Uyumam 10 dakikamı almıyor.
Gökyüzünde yürüyüş Akşam erken yattığımız için 7:00'de de olsa uykumuzu almış olarak uyanıyoruz. Kahvaltıda üç seçenek var; Asya, Mulu ve Batı... Güne kızarmış pirinç ya da pancake ile başlamak istemediğimiz için western tercih ediyoruz. Bir sosis, bir kırılamamış yumurta, bir küçük kutu marmelat, bir küçük kutu tereyağ ve iki dilim tost ekmeği. Hostel'de konuştuğumuz kişilerin tavsiyelerine uyarak macera mağaracılığını denemeye karar veriyoruz. Racer Cave bunun için en uygun mağara, önce tekne yolculuğu, ardından sürünme ve tırmanma gerektiren bir parkur. Ancak kirlenmemesi için (ha bir de yılanlardan dolayı) 2 günde bir yapılıyor. Bugün yok, yarın da öğlen o saatlerde uçağımız olduğu için bu plan yatıyor. Duygu'nun favorisi canopy walk(gökyüzü yürüyüşü diyebiliriz) sadece yarım saat sonra. Yine rehberli bu parkur için adam başı 40 ringgit verip hazırlanmaya başlıyoruz.
Yerden 25 ila 35 metre yükseklikteki 480 metreyi sadece iki ayağın sığacağı asma bir köprüde ağaçtan ağaca geçerek yürümek istiyorsanız canopy eşsiz bir deneyim. Denge dolayısıyla aynı anda en fazla iki kişi bir arada gidebiliyor. Ellerinizi bırakıp yürürken sallanmaktan ürküyorsanız iplere tutunabiliyorsunuz ancak o ipleri yuva edinmiş türlü haşereyi unutmamak gerekiyor. Devasa ağaçlar ve orman altımızda; taşlara tutunup tepelere tırmanan incirler, rattanlar, dikenli asmalar... Ağaçlar genellikle onlara yaslanıp ya da sarılıp yaşayan başka bitkilerle örtülü. Bu yan bitkiler önce ana ağacı koruyup onun beslenmesini sağlarken bir yerden sonraysa ölümlerine neden oluyor. İçselleştirmesi zor değil; seni besleyen şey seni öldürüyor, seni sadece sevindiren şey üzüyor... Ağaç ölse de etrafındaki bitkilere tutunduğu için ayakta kalıyor. Yani bu ağaçlar gerçekten ayakta ölüyor. 5-10 yılda bir ağaçları saran bitkilerin neden ve ne zaman olacağı öngörülemeyen bir biçimde hep birden açtığı söyleniyor. Sonsuz bir ormanın aynı anda çiçek açtığını hayal etmek bile etkileyici ama biz ne yazık ki denk gelemiyoruz. Hayvanları görme konusunda da biraz şanssızız bu ağaçların meyveleriyle beslenen sincap ve maymunlar bu gökyüzü yürüyüşünde karşımıza çıkmıyor. Şahitlik ettiğimiz sadece orman manzarası değil; altımızdan akan nehri 35 metre yükseklikten izlemek yürüyüşün en keyifli anları... Yürüyüş bitiyor ama geri dönmek yerine buradan rehbersiz yapılabilecek parkurlardan biri olan şelaleye sapıyoruz. Ormanın içinde nehri takip ederek tempolu ve biraz zahmetli yarım saati aşkın bir yürüyüşün ardından şelaledeyiz. Mütevazı, butik bir şelale kendisi. Su soğuk, bel hizasında, dibi pek görünmüyor. Zaten yüzme şortum üstümde olduğu için fazla seçici davranmayıp atlıyorum. Epeyce üşüyüp bir küfür savurduktan sonra suya alışıyorum, nehre devrilen devasa ağaçları aştıktan sonra şelalenin altındayım. 8 günde ikinci şelalem...
Dönüyoruz; öğlen yemeği, duş, vücudum kendini bırakmak üzere. Odada biraz daha durursam nemden ve kendini göstermeye başlayan yorgunluğa teslim olup uyuyacağım. Bahçedeki masalardan birine gelip bu satırları yazmaya başlıyorum. Karıncalar, sinekler, kertenkeleler... Klavyede harflerin arasından mikro karıncalar üflerken bir yandan yazıp bir yandan kaşınıyorum. Doğayla iç içe olmak iyi de insan bazen bir mola istemiyor değil.
Yine aniden bir yağmur geliyor. Laptop'ı alıp hostelin kafesine sığınıyorum. Zaten akşam yemeği vakti de geldi. Yine bir risk alıp chicken satay yiyorum, bir nevi tavuk şiş ancak çöplerde ince et parçaları var. Yutulabilecek bir şey geldiği için yeterince mutluyum, yanında yerfıstıklı bir sos ve sade pilav var, daha ne olsun?
Meraklısına notlar *Layer cake birçok katmandan oluşan ve her katının ayrı bir aroma ya da malzeme içerdiği bir kek çeşidi. Normalde sadece Kuching'deki Waterfront bölgesinde sabah ve akşamüstü saatleri arasında satılıyor. Keklerin satıldığı pazara gitmek için kayıklarla 2 ringgitlik kısa bir yolculuk yaparak nehrin karşısındaki çarşıya geçmek gerekiyor.












