Aynanın önüne, içine, ardına baktım ama ne Abdullah efendi, ne Abdullah vardı etrafta. Saçı başı dağınık, gözleri hem felfecir açık hem de uykulu, şaşkın bir kadın bakıyordu aynadan bana. Kendime de pek benzetemedim, kimdi bu kadın?Öylece aynadaki kadına bakarken Behçet bey geldi aklıma, aynaları hem seven hem de onlardan korkan ufak tefek adam.“Aynalar istedikleri zaman, dört bir yana salıverdikleri bu sessizlikte taksim kabul etmiş bir zamanın timsaliydiler “ yazmıştın Mahur Beste’de Behçet’in ağzından. Aynalara karşı bir tutkum var benim, fotoğrafa merak sardığımdan beri ayna en önemli objem. Her yerde, her biçim aynada yansımalar çekerim ben. Bu yaz Mardin’de bir Süryani kuyumcuda arkadaşlar gümüşlere, renkli taşlarla bezeli şahmeranlara, tavus kuşlarınına, akiklere, yeşimlere, telkarilere dalmışken ben duvardaki gümüş çerçeveli, güngörmüş aynayı fark etmiştim.“Dedemin dedesinden kalma” demişti kuyumcu. Ayna sanki benimle konuşuyordu, ikiyüz yıl önce bu kuyumcuda, büyükbüyük dedenin yaptığı telkarileri inceleyen, küpeleri, gerdanlıkları takıp aynaya bakan kadınları görebilecekmiş gibi poz poz aynayı, yansımaları, ışıkları çekmiştim. Sen bu aynaya baksan kimbilir neler yazardın Süryani Kuyumcu, dedesi ve tüm o geçmiş zaman kadınlarının zamanı hakkında.