Oğuzcan Önverden bir deneme: Pandemi Kaybolan İklimler
Karantina günlerim başlamadan önce bi’ dua ettim:
Nolur Allah’ım, beni tekrardan İklimler izleyecek, okutacak ve yazacak noktaya getirme!
Çünkü bunun ne anlama geldiğini herkes az çok anlayabilir. Aşk ve ilişkiler üzerine fenomenoloji yapmak, aşk acısı çekmek kimsenin bir pandemi esnasında isteyeceği şeyler değildir. Ben artık aşk üzerine yazmak değil evlenmek istiyorum. Alsem ‘‘20’li yaşlar çok zor’’ demişti, ben de hayatın ilk 70 yılı çok zor sonra kolaylaşıyor diye okumuştum. 27 yaşını çıkaramamak, yirmilik dişleri çıkaramamaktan daha çok koyuyor insana…
NBC’ın İklimler isimli filmini her platformda, her kendini sinefil hisseden insana karşı savundum. Kimse beğenmiyor. Twitter’da, Mourois’in İklimler romanından bu filmin ilham aldığını iddia ederek viral bir reklam çalışması dahi yaptım. Yüzlerce insana filmi zorla izlettim fyi.
İKLİMLER: Âşık olduğunuz insanı sevdiğiniz insana çevirmenin imkansızlığı.
"benim iklimim değildi burası. kendi kendimden nefret ediyor, kendimi sıkıcı buluyor, gösterişçi buluyor, sessizliğimi kötülüyor ve gittikçe içime kapanıyordum" (Mourois, Climates).
Yazının henüz girişinde Fransız yazar Andre Mourois'nın 1928 yılında yazdığı ‘İklimler’ romanından yapılan alıntı bir tesadüf değil. Nuri Bilge Ceylan’ın İklimler filmine ruhunu veren kaynak olarak gördüğüm bu kitap, filmin sadece isim babası da değil. Film ile kitap arasında tavırsal olarak da bir benzerlik var. İki sanat eseri de sevgi, aşk, ayrılık, ikili ilişkiler gibi temalara sahip. Bu temalara bakışlarında gizli bir suç ortaklığı, adı konmamış bir anlaşma var.
Bu yazıda Nuri Bilge Ceylan’ın 2006 yapımı ‘İklimler’ filminin farklı disiplinlerle birlikte değerlendirmesi yapılacaktır. En azından amaç budur. Böyle bir değerlendirme pandemi gibi bir ortamda ne kadar anlamlıdır muamma. Bu daha çok yazarın savunma mekanizmasıdır. Bunun da okuyucu için pek bir önemi yoktur.
Nuri Bilge Ceylan’ın film öncesinde etkilediğinde ve ilham aldığını düşündüğüm bir diğer kaynak, Anton Çehov’un ‘Aşk hakkında’ adlı aşk öyküsüdür. Bu da başka bir pandemi döneminin konusu olsun. Yazının sonunda ise 2020 yılında film karakterleri İsa ve Bahar’ın yaşamları, ilişkileri nasıl olurdu? sorusuna beyhude bi’ cevap aranacaktır.
Filmin adı ‘İklimler’ ama ‘Mevsimler’ mi demeliyiz acaba? Film, bir yaz günü Efes harabelerinde başlıyor. Sonra sırayla sonbahar ve kış aylarında geçen hikayeyi izliyoruz. Mevsimlerdeki bahar boşluğunu ise baş karakterimiz Bahar kapatıyor. Bahar, tam da ismiyle uyumlu biçimde gelgitler yaşayan, duygusal olarak dalgalı bir kadın. Bunu filmde bazı sahnelerdeki uzun yakın çekimlerle anlayabiliyoruz. Saniyeler içinde farklı duyguları yaşayabiliyor. Diğer karakterimiz İsa ise ismiyle uyumsuz biçimde beceriksiz, kudretsiz bir adam. Filmin başında ve sonunda beceriksizliğini, filmin ortalarında ise kudretsizliğini görüyoruz. Filmin başında ayağı kayıp düşüyor, filmin son sahnelerinde de karlar içindeyken yine ayağı takılıyor. İsa bir sanat tarihi hocası ve doktora tezini bir türlü bitiremiyor, bir şeyleri sonlandıracak kudretten yoksun. Bir şeyleri berbat etmeye ise fazlasıyla teşne.
‘Benim iklimim değildi burası.’ (Mourois, İklimler).
Tam da Bahar’ın edebileceği bir laf. Onun iklimi İsa değil kesinlikle, ama yine de seviyor ne yapsın işte. Seveceğimiz insanları seçemiyoruz. Aşk değil, kişilerin hayatı, hatta bazen de sadece aralarındaki rolleri değişir. Çok seven az seven olur, avcı av olur, av ise avcı olup çıkar. Aşkın insanın "başına gelen" bir olay olduğunu kabul etmeliyiz. Bu olayı bir mantığa oturtmak yanlış. "Neden onu seviyorum?" veya "Neden artık beni sevmiyorsun?" gibi soruları sormak gereksiz.
Aşık olmak için yaratılmış, hayatın ta kendisi olan ve kafese konulamayacak kadar güzel Bahar ile asillikten vazgeçmek gibi bir asillik yapabilen, ama her şeyin de farkında olan, oyunun kurallarını bilen ancak oynamak istemeyen İsa’nın hikayeleri ile Nuri Bilge Ceylan; aşkın aslında paranoyanın, kıskançlığın, temel çelişkilerin, kısa süreli büyük mutluluklarla uzun süreli genel bir huzursuzluk halinin toplamı olduğunu özetlemiştir. Bu özetin aynısını 100 yıl önce (Andre Mourois – İklimler) romanıyla yapmıştı. Andre Mourois’in romanında paranoya ve kıskançlık duyguları zamanın ruhuna da bağlı olarak daha belirgin. İklimler romanındaki Odile karakteri İsa’yı, Philppe ise Bahar’ı andırıyor.
Filmde Bahar’ın aldatıldığını ve bunu bir türlü atlatamadığını görüyoruz. Ayrılık konuşmasında İsa, Bahar’ın, Serap (İsa’nın exi) olayını çok abarttığını söylüyor. Yani aldatmış. Bahar ise elbette büyütecek bu olayı. Bunu bile anlamayan bir kör İsa. Körlüğü (olanları görememe anlamında) ve miyobu (geleceği görememe anlamında) o kadar ilerlemiş ki bu görememek durumu, motosiklet sahnesinde somut olarak da Bahar vesilesiyle somut şekilde baş gösteriyor. Elleriyle İsa’nın gözlerini kapatarak motosikletin kaza yapmasına neden oluyor. Oysa Bahar kendini ya da İsa’yı öldürmek değil, İsa’ya körlüğünü göstermek istiyordu. Ölmek ya da öldürmek istese yapacak kudrete sahipti.
Roman olan ‘İklimler’, insanın ancak kendisine mutsuzluk getirme ihtimaline sahip bir bünyeye tutulabileceğini ancak başka iklimlerde ise zaten yaşayamayacağını güzelce açıklamıştır.
‘İklimler’ olan filmde ise, Bahar kendisine asla mutluluk getirme ihtimali olmayan İsa’ya tutuluyor. Yaşça ondan büyük, anlayışsız, kaba, bencil bir insan İsa. Bahar genç, güzel, ince ruhlu biri. İsa sıcağı sever, Bahar soğuğu sever mesela. İsa şehir hayatını sever, Bahar ise uzakları, küçük yerleri.
Bu zıtlık birlikteyken ayrı, ayrıyken birlikte olmaya itiyor bu ikiliyi. Aşık olduğunuz insanı sevdiğiniz insana çevirmek imkansız. Aşık olduğunuz insan için onun sevdiği insan olmak ise bir zavallılık. Yeter ki onursuz olmasın aşk mı diyeceğiz? İlişkilerde hataların büyük bir kısmına en başta verilen yanlış karar neden oluyor. Hayatta ilkelerle hareket etmek gerek, ampirik veriyle sadece başımıza gelen tecrübelerle hareket, insanı yanlışa sürükler. İnsanlar ilişkilerine kontrolsüz, sadece o anki bir ‘kapılma’ diyebileceğimiz duygularla başlıyor. Sonra kavga edip, birbirini üzüp duruyorlar. Bahar gibi bir kadının İsa gibi bir adamla ne işi olur? İsa’nın yaptığı onursuz hareketlere neden seyirci kalsın? Aşık olunandaki eksikle, aşıktaki eksik aynıdır. İkisi de kendisini adlandıramaz. İsa ile Bahar zaten doğru düzgün konuşamıyorlardı bile.
Film, sanat tarihi akademisyeni ve sinik bir yaşamı olan İsa ile artık aralarındaki ilişkilerin bitmeye yüz tuttuğu sevgilisi Bahar'la ayrılmasıyla sonuçlanacak tatille açılır. Sonrasında İsa, İstanbul'a döner. Bahar ise dizi çekimi için Ağrı'ya gider. Bahar filmin final sahnesine kadar filmde görünmez. İsa ise arada birlikte olduğu eski sevgilisi Serap'la görüşür. Bahar’ı Serap ile aldattığını ayrılık konuşmasından sezeriz. Kaderin cilvesidir ki; Serap'tan Bahar'ın Ağrı'da dizi çekimden olduğunu öğrenir. İsa hayalini kurduğu sıcak denizlere inme planını iptal ederek Ağrı'ya gider. Bahar ile arasını düzeltmek ister. Sevginin bir kez yitti mi bir daha asla geri gelmeyeceğini henüz bilmemektedir. Öğrenmesi uzun sürmez. Bahar’ı birlikte İstanbul’a dönmeye ikna etse de son anda vazgeçer, kudretsizliği amansız bir hastalık gibi yine baş gösterir.
Nuri Bilge Ceylan’ın Anton Çehov’u severek okuduğunu ve filmlerinde onun hikayelerinden bazen sahneler, bazen diyaloglar kullandığı bilinen bir gerçek. Yönetmenin röportajlarından bunu net olarak öğreniyoruz. Nuri Bilge Ceylan, bir aşk hikayesini filme almaya karar verdiyse, o çok sevdiği yazar Çehov’un aşk üzerine görüşlerini anlattığı ‘Aşk hakkında’ hikayesini de okumuştur diye düşünüyorum.
Hikayede aşkı tanımı şöyle yapılıyor:
‘‘Onunla aşk hakkında konuşmaya başladık.
Alehin “Aşk nasıl doğar?” dedi. “Pelagea niye kendi gibi ruhsal ve fiziksel niteliklere sahip birini değil de, Nikanor gibi bir domuza aşık olur? Hepimiz ona –domuz- diyorduk. Aşık olmanın sonuçlarının kişisel mutlulukla ilgisi gibi soruların hiçbirinin cevabı bilinmiyor; herkes hoşuna giden cevabı söylüyor; bugüne kadar aşkla ilgili olarak su götürmez sadece tek bir gerçek kabul edildi: Aşk büyük bir gizdir. Aşk hakkında söylenen tüm öbür sözler, yazılar bir sonuca varmamıştır, cevapsız sorular olarak kalmıştır. Bir duruma uygun olan cevap, düzinelercesine uymamaktadır, bence en iyisi durumu genellemeden, doktorların dediği gibi, her vakayı kişisel olarak incelemeliyiz’’ (Çehov, About Love).
Bu alıntıda söylendiği gibi aşk büyük bir gizdir. Filmde de bu gizi görebiliyoruz, Bahar’ın İsa’nın oyunlarına kanmasının mantıklı bir açıklaması yok. Onun değiştiğini düşünmesi için yeterli delili bile yokken tüm hayatını bir kenara atıp İstanbul’a dönmeyi, her şeye yeniden başlamayı düşünebiliyor. İsa’nın Ağrı'ya gitmesinin sebebi de belli. Her ne kadar Bahar'dan ayrılmak istese de, Bahar'ın onu hayatından çıkarabilmiş olmasını, yeni bir işe girmiş, uzaklara gidebiliyor olmasını kabullenemiyor. Kendi beceremiyor çünkü bir türlü. İstiyor ki; Bahar da yataklara düşsün, onun aşkından harap olsun. Sıcak denizlere tatile gidemiyor mesela, eski sevgilisi Serap’ta aradığını bulamıyor. Ne aradığını da bilmiyor gerçi. Kendi egosuna bir saldırı olarak görüyor Bahar’ın hayatına bu kadar kolay devam etmesini. Kibrini yenmek için Bahar’ı kandırıp geri dönmeye ikna etmesi gerekiyor.
İsa’nın bir gram bile değişmediğini taksi şoförü gence hiç tutmayacağı fotoğrafını yollarım sözünü vermesinden anlıyoruz. Biz seyirci olarak anlıyoruz ama Bahar ne yazık ki anlayamıyor. Ve neşeyle uyandığı, hatta uçabildiğini gördüğü rüyasından kabusa geçiş yapıyor.
Filmin sonunda Ağrı'ya lapa lapa kar yağarken, İsa’nın uçağı seti bölüyor.
2020 yılında film karakterleri İsa ve Bahar’ın yaşamları, ilişkileri nasıl olurdu?
Severek ayrılanları bekleyen büyük bir üzüntü vardır. Bu ömür boyu geçmez.
2020 yılında artık Tinder’a dönüşmüş Instagram hesaplarında her ilişkiyi bekleyen bir tehlike vardır: nazar.
Bunun biraz Jung’cu sound ettiğinin farkındayım ama bu kabul etmemiz gereken bir gerçek: Nazar değer. Orospu çocukları ve sürtükler DM kutusunda bekliyor ve mutlu, birbirine yakışan bir çifte nazar değdirecek kadar şeytani gözlere sahipler. İsa ve Bahar’ın hikayesi 2006’da yaşanabilecek bir şeydi, dünyanın sonundayız artık.












