Sene 1962
Yer Isparta
Biçki dikiş kursuna katılan kızlarımız
seen from United Kingdom

seen from United States
seen from United States

seen from United States
seen from United States
seen from China
seen from United States
seen from Pakistan
seen from United States

seen from United States
seen from Saudi Arabia
seen from United States
seen from Brazil

seen from Saudi Arabia

seen from Saudi Arabia
seen from France

seen from United States
seen from United States

seen from United States
seen from Saudi Arabia
Sene 1962
Yer Isparta
Biçki dikiş kursuna katılan kızlarımız
2022 mi oldu senenin adı? (Fotoğraf'ta annem...Sene 1964)
Suçlandığım, suçluyum dediğim ne kadar ne varsa ikindi sonrası düğümlü bohçasından döktüm ortaya. Ortalığa saçılan hüzünlerin birbirine dolanmış, karmakarışık olmuş saçlarını taradım tel tel. Her dokunuşta canıma değen bir kederle yeniden doğdum. Onca hatanın bir sorgulaması olmalıydı. Ertelenen yüzleşme zamanında, yaşanması gereken artık aynalarla barışma anıydı. Bakamadığım kendime bakmalıydım. Kaybettiğim kendimi bulmalıydım. Çalınan ismimi yeniden üzerime dikmeliydim.
Ahkam kesen cümlelerin döküldüğü dudaklarımdaki mührü kırdım. Döküldü cümleler bir bir.. Kelimelerim kavgalıydı onları barıştırdım.
İkindi sonrası o kapıdan çıkarken, geçmişin yok eden, dibe çeken tüm vakitlerini orada bıraktım. Kapıdan çıkmadan el açtım semaya, bıraktım tüm yanlışa değenlerimi. Söz verdim, akitlerle kuvvetlendirdim inşa ettiğim zamanın kolonlarını. Daha bir güçlü olmaya ahdettim. Aklanmak kolay değildi. Ama siyahla yaşamak çok daha zordu. Kavgalı yaşamak, hafif bir esintide sallanmak, sürekli beklemek, bitmeyen bir çile yumağını çözmeye çalışmak, her gün biraz daha geri sayıma vurduruyordu.
"Değer mi?", "Ne için? Kim için?" diye sordum kendime... Değmez dünyaya ait hiç bir şey için ve hiç kimse için doğrularını yanlışlarla değişmeye, mutluluğunu hüzünlerinle yer değiştirmeye, başarını başarısızlığın gölgesine hapsetmeye, birilerinin senin hayatına kumar oynaması için izin vermeye, DEĞMEZ, cevabıyla şahlandı ruhum. Ve bu gün hayatımın miladı oldu ikindi sonrası çıktığım o muhteşem kapı. Değmeyen her şeyi ve herkesi bıraktım orada... Çektim kapıyı hızla.. Hafiflemiş bir beden, tertemiz bir zihin, ak pak bir yürek ile attığım ilk adımla sarsıldı içimdeki ben.
Hoş geldin hayatım,
Hoş geldin yeni zamanlarım,
Bu gün ben yeniden doğdum...
Özlem Ayral
Zaman döner devran döner,
Dönerken büyürsün...
Sen büyüdükçe dünya küçülür,
İnsanlar küçülür,
Yaşlanmış ama küçücük kalırsın.
Yaşamı kuşanan insanlar kalabalıklaşır,
Sen yalnızlaşırsın.
Bir sürü laf üreten ağız,
Dürüst sevgiyi tüketen yürekler türer.
Fedakarlık adı altında bir etiket kullanır bazıları..
Seni en zayıf noktandan vurur.
En sonunda yüzüne fırlatılan gerçeğin ta kendisidir..
Açık açık dile getirilmez, hissettirilir
"Başının çaresine bak" ...
Ve sorarsın..
“Neyim, kimim, nereye böyle!?”
Fırtınalı bir havada sürüklenen bir yaprak belki..
Mevsimi kaçıran göç edemeyen,
Sığınacak bir dal arayan
Yolunu kaybetmiş sıcak ülkelerin kuşu belkide..
yada daha yükseğe uçsun diye ipi salınan,
Sonra ipi kopan,
tellere takılan bir uçurtma ..
Hangisi!?
Beklide hepsi…
Uzun yolculukların yorgunluğunu taşıyan bedenim yaşlı zamanların kabullenişinde beyaz bayrağı dikmiş ruhunun surlarına. Yüreğim talan edilebilir, artık direnmemek üzere teslim olmanın rehavetini yaşamak istiyorum.
.....................................................
Gerçekten istiyor muyum?
.....................................................
Yoksa!…
....................................................
Son anda, son bir hamle ile, itiraz cümlelerimi saçıp savurup, “hayır talan edemezsiniz ben yaşadıkça!” cümlesiyle eylemlere mi girişirim!?
Biraz ondan, biraz bundan ama en çok kendimden uzağa düşüşlerim…
Çelişik bir sürü duygusal fırtınaya yakalanan bir kayık misali gibiyim.
Şimdi tüm yüzsüzlüğümü kuşanıp duygularımı pervasızca döküyorum.
Aşina olduğum,
senelerdir derin bir yaradan sızan iltihap aslında.
Aldığım nefesler verdiğim nefeslere çatarken, boğuluyorum.
Anlık ölüyorum, sonra geri dönüyorum hayata.
Herşeye rağmen sevdiklerime dönüyorum.
Tüm bir başına bırakılışlarıma rağmen.
Günlerce yaşadığımdan bir haber kalan sevdiklerime dönüyorum...
Bir cümle var çok özlediğim.
"bir şeye ihtiyacın var mı?"
Yani öylesine sorulsun istiyorum.
Geçerken uğramıştım der gibi,
Yağmasada gürleyen ama insanı ayağa kaldıran,
Korkma ben hallederim söylemleri gibi..
Ama zaten gönül yüzü biraz yüzsüz değil midir?. Biraz şımarık biraz da bencil..
Kırılır dökülür…
Merak edilmez..
Yüzsüz gönül yüzü yine de gülümser sevdiğine, sarmalar yüreğinin sarmaşık kollarıyla…
Sen dökersin kendini sevdiğine ama o kapalı bir kutudur.
Hayatını onu anlamaya adarsın.
Onu çözmeye...
Gerçek yüzünü görmek için hiç gözünü yummadan sınır boyu nöbette bekleyen askerler gibi beklersin.
Sen açıldıkça o kendi dünyasına bir kilit daha ekler.
İşin biraz daha zorlaşır.
İşte tamda bu noktada yüzsüz gönül akışı sızar.
Bir kibrit alevi sızıntıyı aleve çevirir, kendini yakar,
Geride derin yaralar bırakır..
Ve yine yüreğini salaş bırakan o his, o cümle...
"Başının çaresine bak"..
Özlem Ayral
Ne güzel zamanlardı...
Radyolarda kadife sesli sanatçılar...
Emel Sayın'lar, Samime Sanay'lar...
Bir ilkbahar sabahı güneşle uyanırdık.
“Benzemez kimse sana” derdi Müzeyyen Senar,
45' lik plaklarda...
Yıldırım Gürses hayattaydı.
Leylaklar dökülüp güller ağlardı...
Ahmet Özhan'ın temiz yüzü aydınlatırdı televizyonları.
"Çok yakarmış güneşin solgunu,
Tanrım bu sonbahar vurgunu..."
Erol Evgin fiyakalı, Ajda Pekkan havalıydı..
Nükhet Duru rastık çeker,
Nilüfer, "Seni beklerim öptüğüm yerde" derdi.
Sevgiler ölümsüz, aşklar ömürlük
aşıklar vefâlıydı...
"Fikrimin ince gülü, Kalbimin şen bülbülü" şarkısını söylerdi sevdalılar birbirine...
Şimdi nerde o aşklar...
Nerde vefâyı anlatan şarkılar..?!
Zeki Müren dinleyen hangi sevgili terk eder..!
"Böyle bir kara sevda, kara toprakta biter” diye..
Yıl, 1889. Şam.
Gerçek bir fotoğraf.
Taşıyan kişi Muhammed adında müslüman bir kör.
Taşınan ise Sameer adında yürüme engelli Hristiyan bir cüce.
Sameer kalabalık Şam sokaklarında Muhammed'in taşıyıcılığına, Muhammed de Sameer'in rehberliğine güveniyordu. Onlardan sadece biri görebiliyor ve sadece biri yürüyebiliyor. İkisi de yetimdi, aileleri yoktu ve aynı evde yaşıyorlardı. Ölene kadar birlikte yaşadılar, Sameer öldüğünde Muhammed onun odasında bir gün boyunca ağladı ve kısa bir süre sonra üzüntüden o da öldü.
ANLAYANA ÇOK ŞEY KONUŞUR TARİH. ANLAYANA...
Anlayışlı olan beni anlayışlı,
Aptal olan ise aptal bulur.
Bence ikisi de haklıdır.
Halil Cibran
Bil ki;
Yaşadıklarınla değil, yaşattıklarınla anılırsın.
Ve unutma;
Ne yaşattıysan elbet bir gün onu yaşarsın..
İnsan olabilmek bazilari icin zor , Bazilari icin cok kolay.
Ders niteliğinde!,
1989 İstanbul Carlos Santana ...
1989 yılında, İstanbul'a ilk kez gelen Carlos Santana, alanda karşılanıp konaklayacağı otele getiriliyor. İlk gün serbest, akşama basın toplantısı yapılacak. Dinlenmek yerine, "Çıkalım İstanbul'u dolaşalım," diyor. Yanına bir rehber veriliyor, kendisine bir de araç tahsis ediliyor. Kapalıçarşı, Sultanahmet, Ayasofya derken Santana güzel bir çay bahçesi görüyor. Hem üstadı dinlendirelim hem de bir Türk kahvesi içsin diye bahçede bir masaya oturuyorlar.
O ana kadar koca Santana'yı bir Allah'ın kulu tanımıyor. Resimdi, imzaydı diye taciz eden de yok… Kendi de zaten bu durumdan şikâyetçi değil, çünkü adamın öyle kompleksleri yok... Rehberle beraber kahveleri höpürdeterek sohbet ediyorlar. Birden çay bahçesinin önünden geçmekte olan boyacı Roman çocuklar bağırmaya başlıyorlar: "Heyy !.. Hello Santana! Welcome İstanbul! I love you Santana!.."
Çay bahçesinin garsonları çocukları tersliyor. "Kesin ulan, bağırmayın, içeri falan da girmeyin, dağılın buradan, müşteriyi rahatsız etmeyin !" Santana rehberine diyor ki : "O çocukları buraya çağır, ben içeri gelmelerini istiyorum." Rehber çocuk hemen garsonlara durumu izah ediyor: "Aman abilerim, adam dünya starı, herkese rezil oluruz, boyacıları yanına istiyor, bırakın gelsinler..."
Çaresiz izin veriyorlar. Boyacı Roman çocuklar sandıklarıyla beraber dalıyorlar çay bahçesine... Rehber söylediklerine tercüman oluyor, başlıyorlar koca Santana'yla sohbete... Diyorlar ki, "Sen dünyanın en büyük gitar ustalarındansın. Senin çizmelerini boyayalım, kıyağımız olsun, beş kuruş istemeyiz.."
Santana çok mutlu oluyor, hem de çok şaşırıyor… Çocuklara gazoz, kola ısmarlıyor. Sonra da soruyor tabii : "Geldiğimden beri beni İstanbul'da kimse tanımadı. Peki bu çocuklar beni nasıl tanıdı?.." Çocuklar anlatıyorlar: "Biz boya yaparken bazı müşteriler gazete okur. Fırça sallarken arada gazetelere de bakıyoruz tabii. Resmini orada gördük. 'Dünya Yıldızı Santana İstanbul'a Geliyor' yazıyordu, oradan tanıdık seni."
Çizmelere boya cila yapılıyor. Santana para vermek istiyor ama çocuklar almıyor. "Peki," diyor Santana, "yarın akşam konserim var, beni dinlemek ister misiniz?" Çocuklar deli oluyor. "Hem de çok isteriz Santana. Sen delikanlı adamsın!.."
Rehberden ikişer kişilik davetiyelerden alıyor, çocuklara veriyor. Kardeşiniz varsa yanınızda getirebilirsiniz, diyor. Çocuklar çok mutlu, tabanları kıçlarına vurarak çıkıyorlar, çay bahçesinden caddeye doğru seğirtip kayboluyorlar...
Ertesi akşam Açıkhava'da müthiş bir izdiham var. Roman çocuklar ellerinde davetiyelerle konsere geliyorlar. Ana kapıdan giremiyorlar, çünkü Santana misafirlerine VIP davetiye vermiş, çocuklar nereden bilsin, VIP kapısına gelince kıyamet kopuyor... "Kimden çaldınız lan bu davetiyeleri ?" Çocuklar, "Biz kimseden çalmadık abey, biz Santana'nın misafirleriyiz, o verdi bunları bize…’’ deyince, ‘’Hadi ulan!’’ diyerek ve sille tokat tartaklayarak çocukların ellerinden davetiyeleri alıp kapıdan kovuyorlar.
Ama Santana'nın VIP misafirleri pes etmiyor... Sanatçıların arka giriş kapısını buluyorlar. Orada da aynı muamele tabii: "Hadi yürüyün lan!.." Çocuklar asla pes etmiyor. "Santanaaa ! Santanaaa !.. Help.. Help !.." diye hep bir ağızdan basıyorlar feryadı. Bir şekilde rehbere haber gidiyor, o da gidip durumu Santana'ya anlatıyor. Sonra da rehber gidiyor, çocukları alıp kulise, Santana'nın yanına getiriyor. Salya sümük, gözyaşları içinde başlarına geleni anlatıyorlar. Santana çok üzülüyor ve sinirleniyor: "Misafirlerim alın ve yerlerine oturtun."
Boyacı Roman çocuklar rehberle beraber sahne kenarından seyircinin arasına iniyorlar. Büyük sorun oluyor... Çocukları yerlerine çoktaan birileri oturmuş bile. Vali yardımcısının kızı, damadı… Belediye'den falancanın bacanağı, filancanın eltisi, görümcesi.. "Biz protokolüz kardeşim, kalkmıyoruz !" diyorlar.
Görevliler de durumun farkında ama korkudan bir şey yapamıyorlar... Dakikalar geçiyor ama sorun çözülemiyor. Sonunda merdiven basamaklarına birer minder koyulup Santana'nın VIP misafirlerini oraya oturtarak olayı bağlıyorlar.
Rehber tekrar Santana'nın yanına gidiyor ve olanları anlatıyor. Sanatçı diyor ki, "Git onlara söyle, benim misafirlerime kimse saygısızlık yapamaz... Eğer sahneye çıktığımda çocukları en ön sırada, koltuklarda görmezsem tek bir nota çalmam. Sahneye çıkarım, olayı anlatır, veda eder giderim. Tazminat falan da umurumda değil, bedeli ne olursa olsun öderim."
Konserin başlaması lazım ama bir türlü başlamıyor. Alkışlar, ıslıklar başlıyor. Ve işler karışıyor. VIP bölümünde bir kargaşa var... Bu defa görevliler durumun vahametinin farkında. Çocukların koltuklarına çöken baldız, bacanak, elti, görümce ve de enişte... Tek tek koltuklardan kaldırılıyorlar. En ön orta protokol koltuklarına Santana’nın VIP misafirleri olan Roman çocuklar oturuyorlar...
Arkaya "tamam" diye haber gidiyor, ışıklar açılıyor, sahne aydınlanıyor ve Carlos Santana sahneye çıkıyor… Yer yerinden oynuyor. İlk iş olarak ön tarafa bakıyor, misafirleri yerinde mi diye... Çocukları görüyor, bakıyor ki herkes mutlu… Başparmağını yukarı doğru çevirip VIP misafirlerine bir OK çekiyor. Sonrasında o sihirli parmaklar gitarının tellerine gömülüyor. Açıkhava'da sanki gitarından binlerce beyaz güvercin çıkıyor. Uçuyor, uçuyor, Santana'nın misafirlerinin üstünde sortiler yapıyor..
Onun içindir ki Santana gibi sanatçılara virtüöz, muhteşem, büyük star demeden önce ‘’Adam’’ diyorlar.
Gerçekten çok büyüksün... Viva Santana!..”
Öğretmen,
Doktor,
Mühendis,
Avukat,
İş adamı
Ve
Şöhretli olunabilinir.
Ama adam olmak her insanın olacağı bir zanaat değildir.
Yürek ister,
Mertlik ister,
Mütevazilik ister,
Bilgi ister.
Görgü ister
Ve birde,
Gönül ister!..