- Fazıl Hüsnü Dağlarca ile Kadıköy Vagon Kıraathanesi’nde - “Yaşımı bırak, beni çek” diyor ve öylece kalıyor gözlerinin gülen bebeği fotoğraf makinesinin objektifinde. Kadıköy’de “Vagon” kıraathanesi. İki genç bilardo oynuyor hemen girişte. Bilardo masasının önünde, pencere kenarında başka iki genç iddialı bir tavlaya dalmış. O, sol elini bastonuna dayamış, tavla oynayanları seyrediyor. O, Türkçenin yaşayan en büyük şairi... O, ülkesinde ve dünyada on beşe yakın ödülün sahibi... Evet, Fazıl Hüsnü Dağlarca. Gözleri tavlanın pullarında ama, aklı şiirde. Sağ elini omuzuma koyarak anlatıyor: “Ben şimdi gideceğim. O büyük hesaplaşma günü tanrı bana soracak, “Ramazan’da içki içtin, hayatın boyunca üç kez camiye gittin.” Günahlarımı sıralayacak yani. Ben ne diyeceğim? Ey tanrım, her yüzyılda her ülkeden iki-üç büyük şair çıkardın. Ama Türkiye’den her yıl beş yüz şair. Bu da şiir adına bir günah değil mi?” “Tanrı gecinden versin” diyeceğim sözüm ağzımda kalıyor. “Yok” diyor, “Ölüm o kadar kolay değil. Ben evi Azrail’in oturduğu mahalleye taşıdım. Beni gördü mü kaçıyor. Korkuyor benden.” Aslında bugün “Vagon”da küçük bir ödül töreni var. Birazdan Demirtaş Ceyhun gelecek, Edebiyatçılar Derneği’nin Onur Ödülü’nü verecek Dağlarca’ya. Dağlarca’nın, Ceyhun’un ve benim katılacağım bir ödül töreni... Ve geliyor Demirtaş Ceyhun. Çantasından hemen plaketle ödül belgesini çıkarıyor. Plaket küçük kırmızı bir kutuda, belge kırmızı kurdeleye sarılı bir kâğıt. “Plaketi boynuma as” diyor Dağlarca ama, ipi yok. Birlikte belgeyi okuyoruz: “Edebiyatçılar Onur Ödülü Altın Madalyası, evrensel sanata ve edebiyatımıza getirdikleri katkılar dolayısıyla Sayın Fazıl Hüsnü Dağlarca’ya verilmiştir, ödüllendirme kararı, gerekçesiyle birlikte dernek onur ödülü kütüğünün 2. sayfasına 2 sayı ile işlenmiş ve bunun göstergesi olarak bu belge hazırlanarak sahibine sunulmuştur.” Demirtaş Ceyhun, madalyanın iki milyon değerinde altın olduğunu söylüyor. Dağlarca, “Bende bunun çelengi var” diyor, “1974’de almıştım, bir bankanın kasasında duruyor. Ne yapacağımı bilemiyorum. Devlete vermem, bir özel banka sahip çıksa da bağışlasam.” “Yeni şiirler” diyorum. Beş defter dolusu şiir, yayımlanmaya hazır. Her defterde üç yüz şiir var. Bunların dışında bin yedi yüz kadar da dörtlük. “Gece yatıyorum” diyor, “sokaktan bir adam geçiyor, ’baltacııı’ diye bağırıyor. Kalkıp hemen şiirini yazıyorum.” Nasıl mı? Çünkü yatağının başucunda bir defteri var ve kalemi. Bu defterin adı “Nöbetçi Şiir Defteri.” “O an yazmasam uçup gidiyor” diye ekliyor. Yanımızdaki iki genç tavlanın başından kalkıyor. Bu kez tavlanın başına Dağlarca geçiyor, karşısına Demirtaş Ceyhun’u alıyor. “Nesine?” diye soruyor Ceyhun. “Sen yabancı değilsin, on bin lirasına olsun” diyor Dağlarca da. İlk oyun Ceyhun’un, ikinci oyun da... Bu sırada Enver Ercan, Dağlarca'ya Varlık Yayınları’ndan telif hakkını getiriyor. Dağlarca, “Tabii” diyor, “Paranın kokusunu aldın, tavlayı kazanırsın." Üçüncü oyun da Ceyhun’un. Artık mücadelenin gereği yok. Dağlarca cüzdanından iki beş bin lirayı Demirtaş Ceyhun’un önüne bırakıyor. Şimdi de ödül almak sırası Demirtaş Ceyhun’da. Bir değil, hem de iki ödül... İki tane Dağlarca imzalı beş bin Türk Lirası. Ve yeni bir ödül töreninde pazartesi günü buluşmak üzere tavla kapatılıyor. Çünkü Dağlarca bir gün kahveye çıkıyor, bir gün çıkmıyor. Azrail’i kandırmanın bir başka yolu da bu... - Refik Durbaş, Şairin Nöbetçi Şiir Defteri (Fotoğraf: İbrahim Günel)














