Gülten Akın’ın Bavulu / Haydar Ergülen
Akif Kurtuluş, ‘aşki’ bir şiirinde “açılmış bir defter kapanmaz ki” demişti. Akif sonra baktı ki açık defter şiirle dolacak gibi değil, romana da gönül verdi... Şiirin söyleyemediğini roman nasıl anlatsın behey şairler! Onlardan biri de Kemal Varol. Ama konumuz bu değil. Sıra onların bavuluna da gelince bu hususları açarız bir bir!
Gülten Akın da açılmış defter gibi bavulunu hiç kapatmayanlardan. Hem defter niyetine hem dert yerine, hem memleket yoluna hem de gurbet eline. Şiir onun molası. Hayattan, evden, evlattan, Ankara’dan, Yozgat’tan, ülkeden soluklandığı zamanlarda bavulunu açık defter yerine kullanmış, oturup şiirini yazmış.
O elinde bavulu olmasa da varmış gibi sorumluluk taşıyan rüzgârlı kızlardan. Hep taşınacak bir yükü, aşılacak bir dağı, yürünecek bir yolu, çekilecek bir derdi, açılacak bir bavulu ve elbette yazılacak bir şiiri olan. Sonra rüzgârını bırakıp kendisi gidenlerden. Bir de rüzgâra sardığı şiirini armağan olarak bir top gül yerine atanlardan. İyi ki olan, iyi ki olmuş olan, iyi ki var olan. O olmasa cumhuriyet rüzgârsız olurdu. Cumhuriyetin rüzgârı olmazdı. Rüzgârsız bir cumhuriyet de...
Yaşamında da hem öyle rüzgârlılar var, hem de fırtınalar. “Ağır öğretmen” dediği, ‘insan, insaf’ dedesi var. Orhan Veli’nin sevgilisi, Cemal Süreya’nın “Cumhuriyet gibi kadın” diye övdüğü Nahit Hanım (Fıratlı) var edebiyat öğretmeni. Ve eşi Yaşar Cankoçak var. Anadolu’da çeşitli kasabalarda çalışırken adı ‘sosyalist kaymakam’a çıkan. Gülten Akın’ın “Sonra bana benzeyen bir adam gördüm. İkimiz çıktık cenneti aramaya.” dediği adam. Cennet: Kumluca, Şavşat, Gevaş, Alucra, Haymana, Kumru, Gerze, Saray, Maraş... Yaşar Cankoçak’ın TİP’e yakınlığı ve ağalara karşı toprak reformuna destek vermesi, şairin de hem avukat hem öğretmen olarak halkın yanında yer alması sürgünle ve şiirle sonuçlanır: “Git oldu can, sürgün geldi dayandı/ Sürgün yine geldi dayandı/ Kitapları topladım, çocukları giydirdim./ Hadi de doğrulalım Dranaz’ın karına.”
Gülten Akın’ın bavulu şiir topluyor, şiiri sürgün topluyor, sürgünü kar topluyor. Ama en çok da rüzgâr topluyor. Rüzgâr toplamayan bir sözcük girdiği şiiri de kurutur çünkü. Gülten Akın’ın ilk kitabı 23 yaşındayken yayımladığı Rüzgâr Saati. İlk işaret fişeği, ilk rüzgâr ıslığı: “Aklım ıslıklarla türkülerle/ Rüzgâr saatleri evde tutamam/ Essin esmesin yollardadır.” Şiir de biraz rüzgâr aklı değil midir? “Deli Kızın Türküsü” de rüzgârakıllı bir şiirdir. Ama “Kör Aynadan İnce Kıza” şiiri, Gülten Akın şiirinin tüm genişliğini, yüksekliğini, derinliğini daha baştan gösterir: “Ben insanı tüm gösteren aynalardanım.”
Ayna oldu ve her şeyi gördü, gösterdi. Acıların onurlandırdığı ve ülkesinin ödüllendirdiği bir büyük şair: Dilinde bir pas, içinde bir acı olarak kalan Yozgat’tan, kışta kıyamette çoluk çocuk yaşanan sürgünlere, faşist darbelerin ülkeye yaşattıklarından, oğlunun siyasal nedenlerle mahkûm olup işkence görmesine, mapusane mapusane dolaştırılmasına, ‘şair ana’ ya da ‘şairler annesi’ Gülten Akın’ın da oğlu Murat’ın peşinde mapusaneleri yol etmesine kadar. Açılmış bir defter rüzgâra da açıktır, açık bir deftere benzeyen bavulsa acılardan kapanmaz. Şiiri büyük olanın acısı da büyük olur memleketimizde çoğu kez, bir anlamda ‘acı onur ödülü’dür şiirinin, yaşadıklarının karşılığında eline geçen.
İronik mi, değil. İronik, olağan zamanların, düzenli hayatların, yolunda giden şeylerin, işlerin, işleyişlerin olduğu yerlerde vuku bulan bir durumdur. Bizde ironik olan zaten gerçek olandır. Ve bu nedenle de ironi yapmak, hariçten gazel okumak sayılır. Hem de sayılmalıdır. İronik değildir Gülten Akın’ın durumu. Hem ülkesinin, dilinin yaşayan en büyük şairi seçilmesi, hem de en çok acıya çarptırılan şairlerin başında gelmesi. Bunun neresi ironik?
İstenirse tam bir şair yaşamı da denilebilir buna. Şair taşta gerek. Çeliğe su verilince sertleşir, şiire su verilince incelir. Akın’ın şiiri de inceldikçe sağlamlaşan bir şiir oldu. Dayanıklı. Sanki kayalara, taşlara oyulmuş bir gülümseme gibi, pasa, toza, zamana aldırmadan, iyiliğini, saflığını, temizliğini gösterdi durdu.
Temiz bir şiirdir Gülten Akın şiiri. Katıksız, katışıksız. Dünyayı, hayatı, insan ilişkilerini temize çekmez elbette. ‘İyi kalpli’, ‘kalbi temiz’, doğru/dürüst ve haklı bir şiirdir. Temiz şiir deyişim bundan. Bir de hesabını vermiş, varsa borçlarını ödemiş. Ve bütün büyük şiirler gibi, alacağı olan, alacaklı bir şiir. Onu da bağışlamış. Bağışlamak da temiz şiire dâhil.
Ona ne çok şey yakıştırdık. ‘Biricik’ sayılırdı çünkü biraz da. Sennur Sezer’in şiire başlaması daha sonradır. Muazzez Menemencioğlu vardır, Türkan İldeniz Taşra Kızının Deliceleri ile ‘kadınlar vardır’ demiştir ama, sürdürmedikleri için orada da iş Gülten Akın’a kalmıştır. En çok da direnci yakıştırdık ona. Tıpkı onun da Metin Göktepe’nin annesine yakıştırdığı gibi. “Anneler İlahisi” şiiri hem iki anneyi, hem de onlarla direnmeyi buluşturan bir şiirdir. Yüreğin tartıldığı bir zamanda, hesabını yüreğiyle veren bir şiir: “Yüreğin tartıldı orda burda/ bozuk mu düzgün mü tartılarda/ durdun/ söylenmemiş, anlatılmamış, söylenememiş olanı/ anlaşılır kıldı duruşun/ [...]/ öyle bakıyorsun/ içinde dolaştırdıkları o karışık ayna/ senin çıplak gözlerine/ ne kadar ne kadar yabancı.”
Neredeyse kendi yaşamını ve şiirini de daha açık ve ‘anlaşılır’ kılar bu dizelerle. Şiir, sınanmış, büyük bir sevgi duyuşunu deyişe çevirir: “Anneler olmasa kim kimi severdi/ saklı tuttun o insanı insana bağlayan güvenci/ yollar boyu, eskitilmiş alanlarda /solgun bir bedeni gezdirmedin Metin’in annesi.”
Gülten Akın’ın şiiri de açık, bavulu da. Elbette böyle rüzgârlı bir şiir hiçbir bavula sığmaz. Bavulu hep açık dursun, şiirine hep rüzgâr vursun, onları merhamet, adalet, şefkat, iyilik, temizlik ve direnç olarak savursun. “Umudumuz var ki katlanıyoruz” diyenlerin yoldaşı olsun ki, “Göğü gördüm imkâna tutuldum düşü sevdim” diye durup, “ince şeyleri anlamaya” da vaktimiz olsun!
- Haydar Ergülen, Gülten Akın’ın Bavulu
(Şairin Bavulu / Portreler)
- Görsel: Rewhat Arslan (Gülten Akın)