Kadınlar vardır, kadınlar vardır, kadınlar her yerde🎵🎵 💃🏻💃🏻✌🏻️✌🏻 #neredengeldik #salt80ler #saltbeyoglu #kadın #feminism #feminizm (SALT Beyoğlu)



#interview with the vampire#iwtv#the vampire armand#assad zaman
seen from T1
seen from United States
seen from China
seen from United States

seen from United States
seen from China

seen from United States

seen from Canada
seen from Canada
seen from United States
seen from United States

seen from United States

seen from Ukraine
seen from Malaysia
seen from South Korea
seen from United States
seen from Italy
seen from United Kingdom

seen from Ukraine

seen from South Korea
Kadınlar vardır, kadınlar vardır, kadınlar her yerde🎵🎵 💃🏻💃🏻✌🏻️✌🏻 #neredengeldik #salt80ler #saltbeyoglu #kadın #feminism #feminizm (SALT Beyoğlu)
Bugünün sorumluluğu: İfşa etmek
Sena Akalın
"Nerden geldik buraya" sergisi paralel programı "Türkiye'de Geçmişle Yüzleşme" kapsamında yazılmıştır.
Ayla İşler’in, Novum dergisinde yayımlanmış bir boya fabrikası reklamından alıntı görselle İnsan Hakları Derneği İstanbul Şubesi için hazırladığı afiş
24 Ekim Cumartesi günü, SALT’ın Nerden geldik buraya sergisi kapsamında Hafıza Merkezi kurucularından Murat Çelikkan’nın yönetiminde “Türkiye’de Geçmişle Yüzleşme” atölyesinde yaklaşık dört saat Türkiye’de yüzleşememe meselesini konuştuk. Murat Çelikkan, atölyenin ikinci kısmında bizlere: “Şimdi bu masada oturan sizler tarafından bir Hakikat Komisyonu kurduğumuzu varsayalım, komisyon üyeleri olarak bu ülkede yaşanan hangi katliamla, ağır insan hakları ihlallerinin gerçekleştiği hangi olayla yüzleşmeye karar verirdiniz?” diye sordu. Yüzleşmeye nereden başlasak? Ülke tarihimizde katliamlardan, işkencelerden, faili meçhullerden bol ne var? Ama nasıl bir sırayla yüzleşeceğiz? Her birimiz söz alıyoruz. Birimiz “En acil olarak Ermeni meselesiyle yüzleşmeliyiz çünkü en başa dönüp böyle büyük bir sorunla doğru düzgün yüzleşirsek bu bir nevi katarsis olur, diğer meselelerle de yüzleşebiliriz” diyor. Başka bir ses, “Dersim Katliamı” diyor, masanın başındaki biri söz alıp 12 Eylül darbesi suçlarına: Diyarbakır ve Madımak cezaevlerinde yaşanan korkunç cinayet ve işkencelere işaret ediyor. Yanımdaki arkadaşım “Sivas Katliamı” diyor, karşımdaki “90’larda gerçekleşen faili meçhulleri unutmamalıyız” diye ekliyor. Biri daha söz alıyor ve “Roboski Katliamı” diyor, bu liste Soma maden faciası, Vartinis Katliamı, 6-7 Eylül olayları şeklinde uzayıp gidiyor ve biz saydığımız korkunç olaylardan hangi biriyle yüzleşeceğimize bir türlü karar veremiyoruz. Dışarıdan biri baksa acısıyla nasıl başa çıkacağını şaşırmış bir toplumu temsil ettiğimizi düşünebilir. Hepimizin yüzleşmek istediği meseleler farklı, hatta bazılarımızın kişisel sebepleri bile var fakat kim söz alıp başka bir meseleye değinse hepimiz onu onaylıyoruz. O zaman karanlık geçmişimizde yaşanan bunca felaketin bir tanesiyle bile toplum olarak tam anlamıyla yüzleşememiş olmamızı nasıl açıklayabiliriz?
Yüzleşme korkusu
Murathan Mungan, “Yüzleşme Korkusu” başlıklı yazısında (Birikim sayı 210-Ekim 2006) ülke olarak bunca felaketle yüzleşemeyişimizi toplumun içine işlemiş olan ve toplumsal kimliğimizin bir parçası haline gelen yüzleşme korkusu olarak açıklıyor: “Türkiye insanı, yalnızca devletten, polisten ve benzerlerinden korkmaz; asıl gerçeklerle yüzleşmekten korkar; gerçeğin irili ufaklı her çeşidinden korkar. Onlarla nasıl başa çıkacağını bilemez çünkü. Yüzleşmeye kalktığı takdirde, bunun altından nasıl kalkabileceği konusunda, aileden, okuldan, toplumdan bir eğitim ve yardım almadığı gibi, bunu göze aldığında, köşeye kıstırılacağı kolektif bir tepkiyle karşılaşacağını da bilir. Ancak reddetmek, görmezden gelmek, yok saymak, bahaneler bulmak, kabul edilebilir gerekçeler uydurmak, akla yatkınlaştırmak ya da sorunu erteleyip durmak konusunda eğitilmiştir.”
Peki toplum olarak yüzleşmekten bu kadar korkarken acaba işlenen suçlara ortak olmuyor muyuz? Evet, en ufak bir sarsıntıya bile mahal vermek istemeden, etliye sütlüye karışmayıp hayatımıza devam ettikçe bu ülkede gözümüzün önünde insanlar katledilip, ailelerinden zorla koparılıp kaybedilseler bile katillere “Söz, kılımız bile kıpırdamayacak, buyurun siz devam edebilirsiniz” güvencesini veriyoruz. Bu güvenceyi vermekle kalmıyoruz ayrıca o çok söz edilen “gelecek nesillere bırakacağımız mirasa” da suskunluğumuzla eşsiz bir katkıda bulunuyoruz.
Kayıtsızlığımızla bilerek veya bilmeyerek yaptığımız şeylerden biri de devletin çoğu kez kendi güvenlik güçlerince işlenen suçlara karşı kullandığı cezasızlık zırhını güçlendirmek. Bu zırh, adalet mekanizması içerisinde faillerin yargılanmasında zaman aşımları, tanıkların korunmaması, delil yetersizlikleri gibi “teknik aksaklıklar” şeklinde işliyor. Bu davalar adliyelerin tozlu raflarına kaldırıldıkça, mağdurlar cezai anlamda bir kez daha mağdur ediliyorlar. Bir de mağdurların toplum hayatında mağdur edilme boyutu var ki bu da işte toplumun önlenemez suskunluğu ve duyarsızlığıyla ne yazık ki sürüp gidiyor.
İfşa sorumluluğu
Bundan beş sene önce, Buenos Aires’te yüksek lisans tezimi yazarken, saha araştırması kapsamında görüştüğüm kişilerden biri, Andrea’ydı. Andrea’nın babası 1976-1983 yılları arasında her yeri suça batmış askeri diktatörlükte, işkence merkezlerinde çalışırken birebir işkencelere katılmış kıdemli bir istihbarat memuruydu. Andrea’ya büyürken kendisinin ya da ailesinin babasının yaptıklarından haberdar olup olmadığını sorduğumda bana cevap olarak şöyle demişti: “Hayır babam bana ve herkese devlet memuru olduğunu söylemişti. Ama garip olan şuydu; babamın bu söylediğini kimse sorgulamıyor gibiydi. Annem ya da babamın ailesi, arkadaşları, babamın ortalama bir devlet memuruna göre eve çok daha fazla para getirmesini ya da gecenin alakasız saatlerinde “göreve gitmesini” sorgulamamıştı. Çünkü Arjantin’de askeri darbe boyunca topluma suskunluk ve korku egemendi. Kimse kimseye bir şey sormak, öğrenmek istemiyordu. Herkes kendi işini yaparak bir nevi gerçekleştirilen korkunç cinayetlerin sorumluluğundan kaçmak istiyordu”
Andrea, babasının bir işkenceci olduğunu darbe yıllarından çok sonra Menem iktidarının hukuki kanalların önünü kesip, darbe suçlarını hasır altı etmeye çalıştığı bir dönemde öğrendi. HIJOS (Hijos por la Identidad y la Justicia contra el Olvido y el Silencio-Unutmaya ve Sessizliğe karşı Kimlik ve Adalet için Çocuklar) örgütünün, Arjantin yargı mekanizmasının darbe suçlarının faillerini cezalandırmadaki isteksizliğini protesto etmek için düzenlediği ‘ecraches’ (maske düşürme) eylemleri kapsamında bir araya gelen “Adalet yoksa biz de ifşa ederiz” diyen kalabalıklar işkenceye katılmış askerlerin, istihbarat görevlilerinin evlerinin önünde toplanarak bu evleri fişleyip duvarlarına “Burada bir işkenceci yaşıyor” gibi cümleler yazmaya başladıklarında Andrea’nın babası, başına geleceklerden korkmuş ve ailesine işlediği suçları teker teker anlatmak zorunda kalmıştı.
Andrea, o günden beri babasıyla konuşmadığını söyledi bana. İfşa protestoları, Arjantin’de darbe döneminin yüksek rütbeli generallerinin yanı sıra işkencelerde görev almış istihbarat görevlilerini, işkence merkezlerinde işkencecilere tıbbi destek vermiş doktorları ve işkenceye maruz kalan hamile kadınların doğumdan sonra bebeklerini kaçıran kilise mensuplarını; kısacası darbe rejiminin suç mekanizmasında yer almış, ona doğrudan veya dolaylı yolla destek vermiş bütün failleri toplumun gözünde görünür kılmayı amaçlamıştı. Néstor Kirchner hükümeti göreve geldikten sonra tekrar hız kazanan dava süreçlerine kadar çoğu cezasızlık zırhıyla korunmuş bu kişiler, sivil toplum örgütlerinin ve halkın örgütlenmesiyle en azından toplumun gözünde cezasız kalmayacaklarını gördüler.
Türkiye’ye geri dönecek olursak bugün yüzleşmekten korkarak karanlığa gömdüğümüz geçmişin sadece bizim geçmişimiz olmadığını, 12 Eylül Darbesi’nin, Dersim’in, Sivas’ın, Roboski’nin mağdurlarının da geçmişi olduğunu unutmamalıyız. Devleti ‘vatandaştan’ koruyan güvenlik güçleri mensubu kamu görevlilerinin işlediği insan hakları ihlalleri devletin idari ve yargısal yollara başvurmasıyla cezasız kalıyor olabilir. Bu durumda bugün bu toplumun bir parçası olarak her birimize düşen en büyük sorumluluk Arjantin örneğinde olduğu gibi örgütlenerek ifşa etmek: Yazarak gündemde tutarak, protesto ederek, gerçeklerin göz ardı edildiği, mağdurun sessizleştirildiği söylemlere karşı gelip yaşanılan bütün haksızlıkları bıkmadan usanmadan hatırlatarak...
http://saltonline.org/tr/tag/17/sergiler, Sergiler, #ff0000 http://saltonline.org/tr/tag/4/salt-beyoglu, SALT Beyoğlu, #34495E http://saltonline.org/tr/tag/5/salt-galata, SALT Galata, #34495E
Nasıl kurduk burayı: Neoliberal toplumda mimari üretim
Aslı Can
“Her toplum ve her üretim tarzı kendi mekânını üretir” Henri Lefebvre
Türkiye’nin tarihi boyunca yaşadığı en büyük ekonomik dönüşüme karşılık gelen 80’li yıllar, 24 Ocak 1980 kararları ile birlikte neoliberal politikaların hüküm sürmeye başlayarak kapitalizmi güçlendirmesi şeklinde telaffuz edilir. İthal ikameci politikalardan ihracata dayalı bir sanayi modeline geçiş olarak ifade edilebilecek bu kırılma, yalnızca üretim biçimleri ya da finansal istatistiklerde değil, kaçınılmaz olarak kentsel mekân ve inşaat pratiklerinde de kendini gösterir. Zira “yaşamı değiştirmek kenti değiştirmek, kenti değiştirmek de yaşamı değiştirmektir.”1
Devletin teftiş mekanizmalarının piyasayı terk etmesi ile neoliberal kapitalizm rahatça hareket edebileceği bir alan bulur. Bu alan hem üretim biçimleri ve ekonomik işleyişler bağlamında metaforik hem de kentsel dönüşüm düzeyinde okunduğunda fizikseldir. Neoliberal kapitalizm, kentsel mekânın üretilmesinde kendi politikalarını oluşturur. David Harvey, kentleşmenin, kapitalizmin tarihi boyunca sermaye ve emek fazlasını sağlayan kilit yöntemlerden biri olduğunu iddia eder. Özellikle yapısal krizleri çözme dinamiklerinin zayıfladığı dönemlerde mekân, kapitalizm için kriz çözücü araçlardan biri olarak değer kazanır. Bu sistemde kentler, kapitalizmin kendini temellendirdiği artı değeri yaratan mekânlardır ve sermaye sahipleri artı değeri üretmek için artı ürün üretmek zorundadırlar.
80’ler boyunca ve sonrası değerlendirmelerde konut politikası ya da Dalan kaynaklı kentsel dönüşümlerin üzerinden okunan bu artı ürün yaratma biçiminin, yabancı sermaye destekli büyük ölçekli özel fonksiyonlu yapılar tarafından değerlendirilmesinin de zaruri olduğu bir gerçektir. Bu yapılar değerlendirilirken, aynı ulus inşası serüvenlerinde olduğu gibi, devletin, bu kez yeni üretim biçimleriyle temsil edildiği gerçeğinin unutulmaması gerekir. Örneğin erken Cumhuriyet döneminde büyük ölçekli meclis, okul ve bakanlık yapıları üzerinden tanımlanan devlet, neoliberal kapitalizme geçişte kendisini ithal ettiği yeni fonksiyonların yapı biçimleri üzerinden okunur kılar: Havaalanı, alışveriş merkezi, banka binaları gibi. Siteler ve toplu konut üretimleri hem mecburiyet hem de kentsel mekân dönüşümünde yarattıkları etki sebebiyle bu biçimlere eklemlenir. Burada devlet müdahalesi ile sermaye piyasasının ikili bir bütünlük ifade ettiğini de gözden kaçırmamak gerekir.
Benzeri keskinlikle, 19. yüzyıl İngiltere’sinde , kentteki farklı fonksiyon ihtiyacının ortaya çıkması sonucu değişen silüetin, dönemsel bir geçişe işaret ettiği düşünüldüğünde, 80’lerin İstanbul silüetinde farklılaşan kentin, bölgesel fonksiyon dönüşümlerinin, morfolojik olarak büyüyen yapıların ve değişen işlevlerin ne kadar kritik olduğu daha iyi anlaşılabilir.
Bu bağlamlarda 80’ler inşaat faaliyetleri karşımıza birçok “ilk” prototip yapı biçimleri ortaya çıkarır. Örneğin, 24 Ocak kararlarının, yurtdışına çıkış sınırlamasını kaldırmasıyla artan hava trafiğinin çözümü, tasarımı Hayati Tabanlıoğlu’na ait olan, Yeşilköy Havaalanı’nın yeniden düzenlenmesi ve yeni ve büyük bir Dış Hatlar Terminali’nin inşası ile (bugünkü İç Hatlar Terminali) hayata geçer (1983).
Serbest piyasa ekonomisinin meydana getirdiği ithalat artışı, yeni tüketim mallarının, sınırsız bir çeşitlilikle ülkeye girmesini sağlar. Bunun sonucunda Türkiye’nin modern anlamdaki ilk alışveriş merkezi olan Galleria’nın yapımı gündeme gelir. Galleria, Turgut Özal’ın girişimiyle mimar Hayati Tabanlıoğlu tarafından 1981-1986 yılları arasında tasarlanır; Barbaros Ticaret Merkezi, Yat Limanı, Holiday Inn Crowne Plaza ve Regatta Çarşısı gibi bileşenlerden oluşan Ataköy Turizm Kompleksi projesinin bir parçası olarak 1988’de açılır. Türkiye’nin 80’li yıllarda yaşadığı değişimin önemli bir öznesi olarak kabul edilen bina, 1989’da Tabanlıoğlu’na ICSC (Alışveriş Merkezleri Uluslararası Konseyi) En İyi Mimari Tasarım Ödülü’nü kazandırır ve açıldığı günden beri gündelik hayatın en önemli unsurlarından birine dönüşür. Şişli’de bulunan ve mimar Utarit İzgi tarafından tasarlanan Nova Baran Plaza, hem konut hem de alışveriş merkezi fonksiyonuyla, günümüz plazalarının ilk örneklerinden sayılmakla birlikte, 80’lerin alışveriş merkezi ihtiyacının bir diğer yansıması olarak kabul edilebilir.
Artık dünya kenti olarak tanıtılmaya başlanan İstanbul’un turistik anlamda potansiyelini arttırması, karşılığını Holiday Inn Crowne Plaza gibi büyük ölçekli otellerde bulur. Paranın hızlı dönüşümü ve işlenmesi, Garanti Bankası Genel Merkezi, Türkiye İş Bankası kuleleri ve benzeri banka binalarının yüksek yapı morfolojisinde kendilerini, özellikle büyümekte olan ve yeni finans aksı olarak kabul edilen Büyükdere Caddesi çevresinde göstermeleri üzerinden tariflenir. Yine 80’lerle özdeşleşmiş bir diğer yapı türü olarak iş merkezleri (Mecidiyeköy İş Merkezi, Maya İş Merkezi gibi) kent içinde önemli yerler kaplar hale gelir. Yeni küçük ya da büyük ticari girişimler bu yapıların içinde kendilerini mekânsal olarak var ederler.
Konut dönüşümlerinin ve büyük ölçekli kentsel dönüşümlerin yanı sıra 80’ler, ortaya çıkan yeni yapı fonksiyonları ile değişen morfolojiler üzerinden de kritik anlamda değerlendirilebilir. Zira dönemdeki inşaat faaliyetlerini yalnızca konut üzerinden okumak, eksik bir değerlendirmeye yol açacaktır. Kapitalist toplumlarda devlet ve sermaye kendini mekânlar üzerinden yeniden ve yeniden inşa eder. Bu durum İstanbul’u, dünyadaki benzeri metropollere benzetmiştir. Bu şekilde günümüze kadar ulaşan değişim, sermaye müdahalelerinin vahşileşmesi ile, ivmesi artarak devam etmektedir.
http://saltonline.org/tr/tag/17/sergiler, Sergiler, #ff0000 http://saltonline.org/tr/tag/4/salt-beyoglu, SALT Beyoğlu, #34495E http://saltonline.org/tr/tag/5/salt-galata, SALT Galata, #34495E
Örgen Uğurlu, “Neoliberal Politikalar Ekseninde Türkiye’de Kentsel Mekânın Yeniden Üretimi,” Türk Tabipler Birliği Meslek Sağlık ve Güvenlik Dergisi Ocak-Şubat-Mart (2013) ↩︎
Nerden geldik buraya
Erman Ata Uncu
Erman Ata Uncu’nun bu yazısı, “Arka Pencere” dergisinin 2-8 Ekim 2015 tarihli 310. sayısında yayımlanmıştı.
Aaahh Belinda! (1986) filminden bir kare ©Odak Film
Cinselliği keşfeden kadınlar, hezeyanlarında boğulan erkekler, yolu ya Ece Bar’dan ya da Çiçek Bar’dan geçen entelektüel tayfa, henüz palazlanmış reklamcılık sektöründen manzaralar, tercihen Atilla Özdemiroğlu’nun ‘synth’ ağırlıklı müziği ve tabii ki Müjde Ar… 1980’ler Türkiye sineması denince akla ilk gelenler, aslında döneme dair kalıp yargıları da doğrular nitelikte. Başka bir deyişle; 1980’lerin sinemasındaki dönüşümü, askerî darbenin tezahürlerinden biri olarak kabul etmek de; bu filmlerin kendilerinden başka kimseyi düşünmeyen karakterlerini bir semptomun cisimleşmiş hâli olarak görmek de çok kolay.
Ne var ki işin içine biraz daha nüfuz edince çoğu kalıp yargıda olduğu gibi bu genellemede de dikiş yerlerinin atacağı yerleri bulmak mümkün. Çünkü klasik Yeşilçam’dakilerinin aksine cinselliklerini “vamp” ve “saf genç kız” ekseni dışında yaşamaya başlayan kadınlar da, çoğunluğu erkek olan entelektüel karakterlerin hezeyanları da aslında 1980’ler Türkiye’sinin toplumsal çalkantılarından uzak bir yerlere düşmüyor. Ve işin daha da ilginci, ne bu karakterler ne de hikâyeleri 1980’lerin ‘depolitizasyon çağı’ olduğu iddiasını haklı çıkartacak nitelikte... En azından hazırlayanlar için, Nerden geldik buraya sergisinin araştırma sürecinde 1980’lere dair kronolojik bir anlatıya değil de farklı gruplar ve olaylar arasındaki dirsek temasına odaklanılması, dönemin sinemasının başka anlamlar kazanmasına yol açtı.
Örneğin, projenin yürütücüsü Merve Elveren’le beraber dönemin tanıklarıyla yaptığımız görüşmeler sonrasında Şerif Gören’in On Kadın’ının belge niteliği ortaya çıktı. Türkan Şoray’ın, her bir bölümünde farklı bir kadını canlandırdığı yapım, sadece kadın hareketinin ivmesini yansıtmakla kalmıyordu; Tuğrul Eryılmaz, Murat Belge, İbrahim Eren, Murat Çelikkan gibi isimlerden oluşan konuk oyuncu kadrosuyla 1980’ler entelijansiyasının resmi geçidine dönüşüyordu. Tutuklu ve yakınlarının hak mücadelesinde eşcinsellerin, kadın hakları aktivistlerinin, çevrecilerin katkılarına değinmesi, feminist karakterin evine gelen ziyaretçilerine üstüne basa basa “Nescafé” ikram edişi, annesinin Emel Sayın hayranlığına “Self Control” şarkısıyla karşı çıkan genç karakteri, On Kadın’ı döneminin tanığı yapan diğer unsurlardan sadece birkaçıydı…
Benzer bir şekilde toplu bilinçaltımıza kazınmış Aaahh Belinda!’yı bu çerçevede tekrar izlemek de onun belki de gizli kalan yanlarını ortaya çıkartıyordu. Tabii ki dönemin özgürleşen kadınının göz açıp kapayıncaya kadarki bir sürede aile, gelenek, örf cenderesine sokulması tehlikesi, feminist mücadele bağlamında düşünüldüğünde daha da anlamlıydı. Ancak Aaahh Belinda!’nın 1980’lere dair söylediği tek şey bu da değildi… Nokta dergisinin neredeyse her habere bir psikiyatrist görüşü iliştirdiği, “Türkiye depresyonda”, “Gençlik bunalıma girdi” manşetlerinin birbirini takip ettiği bu dönemde, Atıf Yılmaz’ın filmindeki “akıl ve ruh sağlığı” vurgusu da ayrı bir önem kazanıyordu. Psikiyatristlere “ev kadını Naciye değil, tiyatro oyuncusu Serap” olduğunu kanıtlamaya çalışan kadının ruh hali, arkasına 1980’lerin sıkışıklığını alınca bu kadar etkili bir şekilde ete kemiğe bürünebiliyordu. Bir tarafta Ece Bar, diğer tarafta pijamalarla, yaprak sarmalarla gidilen piknikler… Şampuan reklamlarında oynayarak Asiye Nasıl Kurtulur? gibi oyunlarda rol alma lüksünü karşılayabilen oyuncular… Torunlarını gulyabani masallarıyla korkutarak eğitmeye çalışan Cumhuriyet öğretmenleri… Böyle bir manzara düşünüldüğünde Serap/Naciye karakterini çıldırtanın bir paralel evren karmaşasından ibaret olduğunu söyleyebilir miyiz? Ya da Anayurt Oteli’nde Zebercet’in tıraş olduğu taşra berberinin televizyonunda Cure’un “In-between days” klibinin dönüyor olması, bir tesadüften mi ibaret? Öğrencilerin tek tip kostümleriyle uygun adım yürüdüğü bayram töreni sahnesinde bunaltının, tekdüzeliğin bu kadar ön plana çıkartılmasının, 1980’lerin ruh haliyle hiç mi bağlantısı yok?
Vatka, disko topu ve “apolitik gençlik” anlatılarının biraz dışına çıkıldığında dönemin popüler kültür unsurlarında bile bu çelişkilerin, ihtilafların izini bulmak mümkün. Darbenin hemen öncesinde en “Avrupalı” yıldızımız Ajda Pekkan’ı petrole aşk mektubu yazdığı bir şarkıyla Eurovision’a göndermiş bir ülkeyiz ne de olsa… Yaşı yetenler, dişe dokunur hiçbir temsilcimizin olmadığı buz pateni şampiyonalarının maaile nasıl pür dikkat seyredildiğini de, TRT spikerlerinin “Gün gelir, bizden de bir Katarina Witt çıkar belki” anonslarını da hatırlayacaktır… Çamaşır makinelerinin banyoya değil de açık mutfaklara konulduğu, ABD banliyölerinden fırlamış gibi duran Türkiyeli ailelerin cirit attığı reklam filmleri ise hâlâ üstesinden gelemediğimiz bir gedik olarak zihnimize kazılı.
1980’ler boyunca neoliberalizm, yepyeni vaatlerle kapıda. Ancak o vaatlere ulaşmak tabii ki o kadar kolay değil. Madalyonun diğer yüzünde acımasız rekabet ve vahşi kapitalizm var. Devlet televizyonu vakit doldurmak için de olsa uluslararası müzik endüstrisindeki video-klip devriminden örnekleri ekrana getiriyor. Ne var ki bu “hizmeti” sunarken “dış kaynaklı müzik” gibi bir tanımlamaya başvurmaları izleyicide neden bir hayal kırıklığına yol açıldığını az çok açıklıyor. Bir tarafta kadınlar, “biz de varız” diyerek meydanlara çıkıyor. Diğer tarafta ‘first lady’ Semra Özal, kurduğu “Türk Kadınını Güçlendirme ve Tanıtma Vakfı”nda (namı diğer “Papatyalar”) kadını sadece Türk ailesindeki konumu üzerinden değerlendiren bir ajandayla hareket ediyor, konuşmalarında Türk erkeklerine “korkmamalarını” telkin edebiliyor. Aziz Nesin’in öncülüğünde bir grup aydının kaleme aldığı “Türkiye’de Demokratik Düzene İlişkin Gözlem ve İstemler” metnini imzalamanın resmi makamlarca “vatan hainliği” sayıldığı bir ortamda evlerde yapılan Bilinç Yükseltme Toplantıları’nda feminist hareket şekillenebiliyor. 1988’de TRT’nin yayımladığı “Human Rights Now!” konserleri, 1989’da İnsan Hakları Derneği’ne “İnsan Hakları Yarın Değil Şimdi” konseri düzenlemeleri için ilham veriyor. Ancak 1 Ağustos genelgesini protesto için açlık grevindeki tutuklular yararına düzenlenen bu konsere yine resmi makamlarca engel çıkartılabiliyor. Kısacası baskıcı ortamda filizlenen muhalefet hareketleri ve onların alternatif yöntemleriyle, neoliberalizmin sunduğu, gerçekleşmesi imkansız hayallerle, uluslararası popüler kültürle kurduğu çok boyutlu ilişkiyle, 1980’ler Türkiye’si farklı damarların birbiriyle mücadele içinde olduğu, karşıtlıkların üstesinden gelinmeye çalışılan bir manzara sunuyor. Haliyle dönemin sinema kültürü de bu çatışmaların izini taşıyor.
Misal, sergide yer almasa da Atıf Yılmaz’ın kadın cinselliğini bir taraftan kutlarken diğer taraftan ona tehlike atfettiği Dul Bir Kadın’da bu çatışma iyice görünüyor. ‘Perşembe Sineması’ kapsamında gösterilen ‘Çıplak Vatandaş’ta dönemin atmosferini yansıtan unsurlar, yabancılaştırma efektlerine kaynaklık edecek kadar travmatik... Seyirciye seyrettiğinin gerçeklik değil de bir film olduğu, dönemin görsel kültürüne referanslarla (Özal’lı İcraatin İçinden programları, televizyon reklamları) hatırlatılıyor.
Bu çatışma, yurtdışından gelen filmlerin nasıl algılandığını da az çok belirleyen bir unsur. “Arthouse” ve gişe filmi melezleri, 1980’ler Türkiye’sinde belli davaların bayraktarlığı işlevini görüyor: Baghdad Café feminist hareketin referanslarından biri, Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği ise sol hareketin, geçmişiyle hesaplaşmasının örneği sayılıyor. Belki de en ilginci; dönemin kendine özgü yayınlarından Sokak’ın Tim Burton’ın Batman’iyle dalga geçen bir çizgi romanı sayfalarına taşırken, aynı zamanda 1989’daki seçimlerde “bizim cumhurbaşkanı adayımız” ibaresiyle yarı çıplak, gey imalı bir Batman görseli yayımlaması... Bir tarafta Hollywood’un yıllar sonra süper kahramanların kârlılığını yeniden keşfetmesine aracı olan bir gişe devi ve homoerotizm, diğer tarafta sancılı bir Cumhurbaşkanlığı seçimi… Tüm bunları aynı potada buluşturabilmek ancak, baskı altında hayatta kalma dürtüsünün bu kadar keskinleştiği 1980’lerde mümkün olabilirdi.
http://saltonline.org/tr/tag/17/sergiler, Sergiler, #ff0000 http://saltonline.org/tr/tag/4/salt-beyoglu, SALT Beyoğlu, #34495E http://saltonline.org/tr/tag/5/salt-galata, SALT Galata, #34495E
Neden gittik buradan: Babıâli
Gülsin Harman
Gazeteci-yazar Nazım Alpman'ın “Nerden geldik buraya” sergisi kapsamında gerçekleştirdiği “Bir Zamanlar Babıâli” (15 Ekim 2015) turu üzerine yazılmıştır.
Gazeteciliğin eski günlerinden kalma fotoğraflara bakmaya bayılırım. Gazetecilerin yazı işleri toplantısında, bir akşam yemeğinde rakı masasının etrafında, yeni açılan binanın kapısında toplanmış; matbaada ellerinde heyecanla basılan gazeteyi tutarken, daktilonun başında gülümserken, sandalyelerin üstünde perişan halde uyurken, eşek şakası yapılmış birisinin başında kahkaha atarken siyah beyaz ya da sepya hallerine bakmaya doyamam. O fotoğraflardan yayılan dostluk ve gazeteciliğe duyulan sevgiyi biraz kıskanarak seyrederim.
Kabul, Babıâli gazeteciliğinin renkli hikâyeleri “kayıp cennet” güzellemesine dönmeye çok müsait. Geçmişin, fizik kuralları gereği mutlak geri döndürülemezliği insanlara eskiyi idealize etme fırsatı sunduğu için gizlice sevilir mi? Büyük ihtimal. Nostaljiye hesap sorulamaz. Hafızamızın bize oynadığı oyunların en zalimleri arasında, geçmişin acı ve gerçek yanlarını törpüleyip önümüze mutlu anılar bırakmak yer alıyor.
Nazım Alpman gayet iyi hatırlıyor. Sonbahar ayazında etrafında topladıklarına “Anadolu Yakası'ndan gelenler Sirkeci'de inerdi vapurdan; basın kartıyla otobüs bedavaydı. Otobüs olmadı; taksilerin arkası dörtlenir, öyle çıkılırdı Cağaloğlu'na” derken gözleri o anda Eminönü'ne yaklaşan vapurda ama aslında gördüğü anıların belki canlı belki soluk kopyaları olmalı. Mekân, hafıza, hatırlamak, geçmiş kavramları üstüne derin düşüncelere dalmak isteyen ince ruhlu dinleyicileri ise önemli bir engel bekliyor. Alpman'ın sırtını verdiği tarihi binanın giriş katında, yeni açıldığı her halinden anlaşılan bir Kentucky Fried Chicken şubesi var.
Alpman; gazetecilerin ve yayıncıların hükümdarlığı altındaki Babıâli'yi anlatırken şimdiki zamanda bizim payımıza düşen, uğradığımız her adreste, merak soslu ama daha çok düşmanlık ağırlıklı “Bunlar niye gelmiş ki buraya, bu kadar kişi ne yapıyorlar” bakışları. Onlar “Niye gelmişler buraya” sorusuyla (çok kısa bir süre olsa da) meşgulken katılımcılar gidenlerle ilgililer. “Kaybolan zamanın izini” süreceksek, öncelikli sorular şunlar: Gazeteciler, gazeteler neden ve nasıl Babıâli'den; buradan gittiler?
SALT'ın Nerden geldik buraya sergisi kapsamında düzenlediği atölyeler arasında İstanbul'la, şehirle mekânsal bağlantının en kolay kurulduğu etkinlik; kendi deyimiyle “Babıâli'yi en son terk edenlerden” gazeteci-yazar Nazım Alpman'ın rehberliğindeki “Bir Zamanlar Babıâli” turuydu. Kökü Osmanlı devrine dayanan, şehrin kalbindeki basın faaliyetinin son dönemi olan 1980'ler çok uzak değil; hepi topu 30 yıl geçmiş. Fakat mekândaki izler İstanbul'un talana kurban edilmiş bitmek bilmeyen dönüşümüyle silinmeye yüz tutmuş. “Babıâli ruhu”nun izlerini şu anki medya düzeninde bulmak ise mekândaki ipuçlarını bulmaktan daha zor.
Alpman, Babıâli günlerini “Küçük, kompakt bir hayatımız vardı. Yaşam kolaydı” diyerek anlatıyor. Gazeteciler beraber vapurdan iniyor, aynı otobüse biniliyor, habere topluca gidiliyor; akşam içmesi yan yana, Cağaloğlu ya da Beyoğlu'ndaki meyhanelerde, lokallerde... Doğan Heper'in çalışma arkadaşı; Milliyet'in yazıişleri müdürü Turhan Aytul’un, meyhanede geceye noktaya koymayıp kendisini ziyaret ederse diye evde her zaman rakı ve mezeyi hazır tuttuğu; Cumhuriyet'in yazı işleri müdürü Okay Gönensin'in öğle arasında gidip evlendiği, İstanbul dışına çıkılınca ilk iş gidilen şehirdeki büronun ziyaret edildiği devirler...
Dönemin en önemli özelliği, gazetelerin ayakta kalmak için tiraja, satmak için iyi habere muhtaç yaşamaları ve basın patronlarının da bizzat gazeteci olması. Günaydın ve Hürriyet gazetelerinin sahibi Simavi ailesi, Milliyet'te Karacan ailesi, Akşam'ın sahibi Ilıcaklar, Cumhuriyet'te etkili Nadi ve Uşaklıgil aileleri; gazetelerin iş ilişkilerine alet edilmediği, patronların gazetecilerle haber tartışmak için yazı işleri masasına oturdukları bir zaman, bugünden bakınca inanması güç gözüküyor. Gazeteci olmayan bir patron fikri o kadar sıradışı geliyor ki; 8 Ekim 1979'da Aydın Doğan'ın Milliyet'in yayın kuruluna yüzde 25 hisseyle girdiği duyuruluyor. Doğan'ın gerçekte satın aldığı yüzde 75 hisse tepkiyi azaltmak için aradan zaman geçmesi için beklenip ancak, bir yıl sonra 6 Ekim 1980'de açıklanıyor. 1988'de Asil Nadir'in Günaydın'ı satın almasıyla hızlanan dönüşüm, işin içine televizyonun da girmesiyle her şeyiyle apayrı bir medya düzenine evriliyor.
Can Kozanoğlu'nun kurgu/hakikat melezi anıları Yalan Yıllar’da, “Gazetecilik anılarım biraz gariban işi maalesef. Asil Nadir duvarları yumruklarken odada yoktum. Hürriyet'in kaderi değişirken, geceye benim vurucu cümlemle nokta konmadı. Sabah ve ATV'deki depremlerin en büyüğünde, o en gergin akşamda, 'Bakın Dinç Bey...' diye söze başlayabilecek bir konumda değildim” cümleleriyle dalga geçtiği “patrona yakın gazeteci” tiplemesi de Babıâli'yi terk edişle basın hayatına giriyor. Alpman, acı acı gülerek “Ertuğrul Özkök, Türkiye Gazeteciler Cemiyeti değil TÜSİAD üyesidir” diyor. Sabah'ın eski sahibi Dinç Bilgin, 2013'te Fatih Vural'a verdiği söyleşide “Eski sol kökenli gazeteciler iyi para kazanmaya başlayınca, dünya görüşleri değişiyor. Sınıflarına ihanet ettiler!” yorumunu yapıyor.
Gazeteciler mesleklerinin en önemli kaidesi “teması ve mesafeyi korumayı” önce patronlarına karşı unuttular. İyi gazetecilik yetmezdi (hatta belki de hiç gerekmezdi), patronun hadi o da olmadı; patronun yakın çevresinde büyük bir konfor içerisinde yaşayan dar kadronun adamı olmak ilk hedefti. Medyadan para kazanmayan patronlar başka işleri için iktidara yakınlaştıkça, yani onlar da “mesafeyi korumayı” gözardı edince bugünlere geldik: Artık bizzat iktidar gazetecilerin patronu. Resmi ziyaretleri takip etmek için uçağa binmekten işinden etme kararına varana kadar... Milliyet'in genel yayın yönetmeni Abdi İpekçi'nin Türkiye Gazeteciler Sendikası başkanı olduğu göz önüne alındığında varılan noktanın vahameti daha da iyi anlaşılıyor.
7 Ekim 1993 günü çıkan Milliyet, okurlarına bir dönemin kapandığını “Doğan Medya Center”a taşındığını “müjdeleyerek” duyuruyor. Gazetecilerin matbaayla aynı binada çalışmasının maliyet açısından getirdiği kolaylıklar; okuyucuya “modernleşme, çağa ayak uydurma” olarak sunulmuş. Dinç Bilgin'in ise ekonomik gerekçeyle (“İkitelli'den başka çare yoktu. En ekonomik şekli, şehir dışında arsa bulmaktı”) savunduğu plazalara geçişle gazeteciler kendilerini şehrin çeperinde, pencereleri açılmayan, giriş kartıyla girilen bir çalışma ortamında buldu. Çimenli bahçeleri hava almak için lütuf sayarak hemen işe dönmek için hızlı hızlı sigara içen, bir sabah girişte kartının okunmayacağı, dolayısıyla işten atıldığını bir anda öğrenebileceği ihtimalini bilerek çalışan gazeteciler...
"Bir Zamanlar Babıâli" turu; 1980 darbesi sonrası en zor dönemde toplumsal muhalefet, mücadeleyi konu alan Nerden geldik buraya sergisinin kendisi gibi umut kırıntılarını arama ya da derin bir ümitsizliğin içine düşme olasılığını barındırıyordu. Sergi, basının ezici bölümünün devletten yana saf tuttuğu, gazetelerin toplatıldığı ve kapatıldığı, cunta görevlilerinin haberleri dikte ettirdiği; Arthur Miller ve Harold Pinter'ın tutuklu yazarlara destek için 1985'te Uluslararası PEN adına Türkiye'ye geldiği zamanlarda gerçekleştirdikleri küçük ama etkili başkaldırışlara hak ettiği yeri veriyor.
Nazım Alpman'la gezintimiz ise 6 Nisan 1909'da gazeteci Hasan Fehmi'nin öldürüldüğü Galata Köprüsü'nden başlayıp 1945'te basılıp kundaklanan Tan gazetesinin işhanına dönüşmüş binası (en alt katta dönemin sol entelektüellerini barındıran Tan'ı anlatan süresiz bir sergi var) ve Cumhuriyet'in otele dönüştürülmek üzere satılmış ilk binası Kırmızı Köşk'ten geçerek Genel Sekreter Sibel Güneş'in “Vaktimizin çoğu dava açmakla geçiyor” dediği Türkiye Gazeteciler Cemiyeti'nde bitiyor. Duvarlarda yine o fotoğraflar... Lokalde yemeklerin neşeli anlarında basılan deklanşörlerin yerini vesikalıklar, toplantılardaki ciddi ifadeler almış. Gazeteciler açısından geçmişin ve belki de şimdinin daha gerçekçi bir tasviri...
http://saltonline.org/tr/tag/17/sergiler, Sergiler, #ff0000 http://saltonline.org/tr/tag/4/salt-beyoglu, SALT Beyoğlu, #34495E http://saltonline.org/tr/tag/5/salt-galata, SALT Galata, #34495E
80’lerin Feminist Adımları
İlhan Ozan
"Nerden geldik buraya" sergisi paralel programı "Ele Güne Karşı Yapayalnız: 80'ler Türkiye Sinemasında Kadınların Özgürlüğü" kapsamında yazılmıştır.
Siyahlı Kadınlar, 07.09.1989. Arşiv: Yücel Tunca
SALT Beyoğlu ve SALT Galata’da gösterimde olan Nerden geldik buraya sergisini gezerken, serginin ana hatlarından birinin 12 Eylül darbesiyle bastırılan sol/sosyalist hareketin ardından savaş karşıtları, eşcinseller, çevreci ve yeşil hareket gibi farklı grupların hak mücadeleleri içinde nasıl ortaya çıktıkları olduğu görülüyor. Sergide 1980’ler boyunca bu grupların düzenledikleri eylemler, çıkardıkları yayınlar veya kimi yerlerde kendi aralarındaki toplantılar gibi çeşitli belgeler bu hareketlerin gelişim süreçlerini farklı derecelerde takip etme olanağı sağlıyor. Yeni muhalif hareketler olarak tanımlanabilecek bu hareketler arasındaysa kadın hareketi dönemin öne çıkan gruplarından. Sergide kadın hareketinin 1981’den itibaren bilinç yükseltme toplantıları olarak başlayıp, 1980’lerin sonuna gelindiğinde “radikal feministler” ve “sosyalist feministler” olarak kendi içlerinde ayrılmalarına kadarki gelişim sürecini takip etmek mümkün.
Sergide birçok arşiv malzemesi ve işlerin yanı sıra dönemin sinemasından Ömer Kavur’un Anayurt Oteli (1987), Erden Kıral’ın Hakkâri’de Bir Mevsim’i (1983), Atıf Yılmaz’ın Aaahh Belinda’sı (1986) ve Şerif Gören’in On Kadın’ı (1987) gibi örnekler de bulunuyor. Bu filmlerin işledikleri konular birbirinden farklı olmakla birlikte, filmler 1980 sonrası değişmekte olan toplumsal yapıya paralel olarak bireye odaklanırken sergide yer alan konulara farklı yönlerden bağlanıyor.
Serginin bu iki önemli parçası feminizm ve sinema, 3 Ekim Cumartesi günü SALT Galata’da düzenlenen “Ele Güne Karşı Yapayalnız: 80'ler Türkiye Sinemasında Kadınların Özgürlüğü” adlı atölyede bir arada düşünülerek tartışıldı. Atölyenin yürütücüğünü yapansa o dönemden bu yana feminist hareketin içinde bulunan Ayşe Düzkan’dı. Konu sergide yer alan filmler üzerinden değil, Bir Yudum Sevgi (1984), Adı Vasfiye (1985), Mine (1985) filmleriyle Duygu Asena'nın Kadının Adı Yok (1987) romanı üzerinden değerlendirildi. Bu örnekler üzerinden gitmek bir anlamda söz konusu tüm filmler dahilinde sinema alanındaki grup çalışmasına da dikkat çekmiş oldu.
Bu filmlerin kadrolarına bakıldığında serginin tümünde var olan bir özellik, bu dönemde insanların küçük gruplar halinde bir araya gelerek ortak üretimlere imza atmaları, bir kez daha görülüyor. Bu birliktelikler bir eylem etrafında gerçekleşebildiği gibi sinemadaki bu örneklere benzer şekilde sanatsal üretimlerde de kendini gösteriyor. Örneğin, Mine’nin yapımcıları arasında olan Ömer Kavur sergide gösterilen Anayurt Oteli’nin yönetmeni olarak karşımıza çıkıyor. Mine’nin başrol oyuncusu Türkan Şoray yine sergide yer alan On Kadın filminde oynuyor. Barış Pirhasan Aaah Belinda ve Adı Vasfiye’nin senaristliğini yaparken, Macit Koper’i Anayurt Oteli ve Aaah Belinda’da izliyoruz. Diğer grupların birliktelikleri gibi sinema çevresindeki bu birliktelik de, bu kişilerin hayata bakışlarıyla söz konusu dönemde kendine özgü bir yerde durur.
Atölyede değerlendirilen filmlerde ilk göze çarpan, üçünün de yönetmenliğini Atıf Yılmaz’ın yapması ve dönemin en güçlü muhalif hareketlerinden olan kadın hareketinin bu filmlere yansımış olması. Yılmaz’ın kadın filmleri olarak da bilinen bu filmlerinin konuları, kadınların toplumsal baskı içinde yeni bir hayat kurma çabasını gösterirken, filmlerde işlenen kadının bireysel varoluşu dönemin Yeşilçam sinema anlayışına göre radikal bir çıkış olur. Bu filmlerin başrollerindeyse dönemin önde gelen kadın oyuncuları ve bir anlamda ideal kadın temsilleri olan Hale Soygazi (Bir Yudum Sevgi), Türkan Şoray (Mine) ve Müjde Ar (Adı Vasfiye) oynar.
Bu filmlerde kadının özgürlüğü anlatımı bir yanda kadının toplum içindeki baskılardan kurtulup kendi hayatını kurabilmesini, öte yandan arzuları ve cinselliği gibi bireysel varoluşa dair konuları içerir. Fakat bu durum, atölyede yapıldığı gibi, filmlere daha yakından eleştirel olarak bakıldığında değişebiliyor. Mesela filmlerde farklı kadın karakterler tasvir edilmekle birlikte kadınların çoğunlukla arzularıyla özdeşleştirilmesi ve arzularının peşinde cinselliği yaşaması; kimi durumlarda erkeklerin kadınların yeni hayat kurmasında çekim noktası olması; erkeklerin farklı kadınlarla ilişkilerinde erkeklerin farklı ihtiyaçlarını karşılar bir durumda görünmesi bu yönde tartışılabilecek noktalardan bazıları. Dolayısıyla dönemin sinema anlatımında kadının toplumsal rolü içinde sıkışmışlığını, kimlik arayışını anlatan özgürleşme hikâyelerine rağmen bugün bakıldığında farklı bir değerlendirme yapılması mümkün, ki atölye çalışmasında da benzer bir yaklaşım izlendi.
Dolayısıyla bu fimlerde kadınlar üzerindeki toplumsal baskılar ve özgürleşme çabaları anlatılırken aynı zamanda siyaseten hatalı olarak ifade edilebilecek örnekler bulunuyor. Bu noktada soru bu filmlerin bugün ne anlam ifade edebileceği. Kuşkusuz gerek sinemada gerekse başka alanlarda yapılmış çalışmaları geriye dönerek eleştirel olarak incelemek önemli. Fakat söz konusu üretimleri, bu durumda filmleri, yapıldıkları dönem içerisinde konumlandırmak döneme dair anlayışı derinleştirirken üretimlerin daha doğru bir değerlendirmesinin de yapılmasına olanak sağlar. Bu açıdan yaklaşıldığında sergi benzer bir bağlamın yakalanması adına önemli belge ve kayıtlar sunuyor.
Bunlardan birisi SALT Beyoğlu’nda 2. katta yer alan “Feminist Adımlar”. 1987-1988 yıllarında kadın hareketinin düzenlediği üç eylemin video kayıtlarından oluşan “Feminist Adımlar”, kadın hareketinin dönemin en güçlü muhalif damarlarından olduğunun göstergelerinden. İlk feminist eylem dayağa ve aile içi şiddete karşı o dönemki feminist gruplardan Kadın Çevresi’nin girişimiyle 17 Mayıs 1987’de Kadıköy Yoğurtçu Partkı’nda “Dayağa Karşı Dayanışma Yürüyüşü” adıyla yapılır. Eylemi tetikleyense Çankırı’da eşinden dayak yiyen bir kadının açtığı boşanma davasında, hakimin “kadının karnından sıpayı, sırtından sopayı eksik etmeyeceksin” ifadesi olur. 12 Eylül’ün ardından yasal izinle yapılan ilk yürüyüş olma özelliğini taşıyan bu eylemde, kadın hareketinin birkaç yıl öncesinde yapılan bilinç yükseltme toplantılarından sonra ne kadar büyüdüğü ve organize olduğu görülüyor.
Bunu takiben 4 Ekim 1987’de “Dayağa Karşı Dayanışma” kampanyası kapsamında Kariye Müzesi’nde bir başka eylem düzenlenir. Bu eylemin yine ayırıcı özelliğiyse ilk defa bir eylemin şenlik olarak düzenlenmesi olur. Sergi, 1980 sonrası farklı grupların birlikteliklerinin yanı sıra, kitlesel yürüyüşler dışında yeni eylem modelleri arayışının izini sürerken, Kariye Şenlikleri olarak da bilinen bu eylem bunun en iyi örneklerinden biri olarak kendini gösteriyor. “Feminist Adımlar”daki bir diğer videoysa 8 Mart 1988 Dünya Kadınlar Günü’nde İstanbul Reklamevi’nde gerçekleştirilen “Geçici Modern Kadın Müzesi” adlı etkinliğe ait. Yine yaratıcı bir eylem yöntemi olan bu etkinlikte kadınların gündelik hayatlarında yer alan nesneler kullanılarak bir sergi yapılır ve bu sergi görünmeyen kadın emeğine vurgu yaparken gizli yaşanmak durumunda bırakılan kadınlık hallerine dikkat çeker.
1987-1988 yıllarında gerçekleşen bu üç eylem sergideki kadın hareketine dair diğer belgelerle birlikte atölyede tartışılan filmlerden belki ayrı bir yerde ama bir arada durur. Filmlerin yapım tarihleri bu eylemlerin öncesi ve sonrasına denk gelirken, bu kesişme kuşkusuz Atıf Yılmaz’ı kadın sorunları ve özgürlüğüyle ilgili film yapmaya yönlendiren ortamı sağlamıştır. Dolayısıyla birey sinemasının öne çıktığı ve kadın hareketinin yeşermekte olduğu bu dönemde Yılmaz’ın filmlerini diğer toplumsal dinamiklerle bir arada düşünmek bu filmleri daha iyi anlama olanağı sunuyor.
http://saltonline.org/tr/tag/17/sergiler, Sergiler, #ff0000 http://saltonline.org/tr/tag/4/salt-beyoglu, SALT Beyoğlu, #34495E http://saltonline.org/tr/tag/5/salt-galata, SALT Galata, #34495E
“Son yirmi yıl”ı ayrıştırmak için notlar*
Tanıl Bora
(*) Bu yazıdaki sesli düşünmeye Ulus Baker, Aksu Bora, Abdullah Onay ve Kerem Ünüvar’ın verdiği katkıları belirtmeliyim. Kemal Çan’la “kuşaklar meselesi” üzerine yıllardır çok konuştuk; onun da yazı üzerinde manevî hakkı vardır.
Tanıl Bora’nın bu yazısı Birikim dergisinin Aralık 2001-0cak 2002 tarihli 152-153. sayısında yayımlanmıştı.
Yazının orijinaline sadık kalınmıştır.
Yaşama Hakkına Saygı, 27.11.1988. Arşiv: Murat Çelikkan
I
Tarihsel zaman üzerine düşünürken kuşakları odak almanın, nostaljiye, melankoliye, muhafazakâr bir içe kapanışa kapı aralama riski vardır. Öte yandan kuşaklar “belleğin mekânları”dırlar1; belirli sosyalleşme örüntülerini, ortak deneyimleri, ortak travmaları, ortak ruh hallerini çerçevelerler, böylece ortak referanslar kurarlar. Bu ortak referansların adlandırılması, vurgulanması, güzellenmesi ölçüsünde ilâveten etkinlik kazanırlar. Dolayısıyla toplumsal tarihi kuşaklar üzerinden düşünmenin öğreteceği bir şeyler vardır.
Türkiye’de sol muhalefetin tarihsel değerlendirmesini yaparken, kuşaklarla ilgili belirlemelerden, “kuşakbilgisi”nden nasıl yardım alınabilir? Halihazırda bu kolay görünmüyor, zira “eski” kuşaklar, “‘68’lilik” mitolojisinden başlayarak, deneyimlerini eleştirel bir değerlendirmeyle nesnelleştir(e)memişler, nostaljik diyebileceğimiz bir eğilime kaymışlardır. Deneyimleri biriktirmeyi, süzmeyi güçleştiren, belleksizleştirici bir kuşak bilinci baskındır. Bir yanıyla, sol adına “güzel zamanları” tarihsel gündemin elverişliliğine bağlayan nesnelci indirgemecilik. Bir yanıyla, bir kuşağın cesaretini, “temizliğini”, ahlâkî yüksekliğini yücelten öznelci iradecilik.
“‘80 sonrası kuşaklar” kalıbında da bu belleksizlik ve deneyimi nesnelleştirme eksikliği kendini göstermiyor mu? Her şeyden önce, “‘80 sonrası kuşakları” yekpâre bir soy olarak düşünmek doğru mu? Kabaca dört beş yıllık döneme ayıralım: Çocukluk ve ergenliklerini 12 Eylül rejiminin içinde yaşayanlar, Özal devrinde yaşayanlar, Kürt Savaşının en yüksek ânında yaşayanlar, ‘90’ların ikinci yarısında yaşayanlar... Sol muhalefetin mevsimleriyle bakarsak: Sinme döneminin gençleri, “derleniş” döneminin gençleri, Kürt hareketinin yükselişi döneminin gençleri, milliyetçi kabarış döneminin gençleri, “müstakil” öğrenci hareketinin ‘90’ların ortalarındaki silkiniş döneminin gençleri, parti-temelli ayrışmanın damgasını vurduğu son dönemin gençleri... Bu tasnif kuşkusuz tartışılabilir; her koşulda, sürekliliklerin yanısıra önemli farklar içeren deneyimlerin yaşandığı ortadadır. Demek ki, kırılmalar, tıkanmalar, yitikler üzerine düşünmek gerekir; oysa bu deneyimler, solun kollektif belleğinde, Tanpınar’ın dizeleriyle “yekpâre, geniş bir ânın parçalanmaz akışında” savrulur dururlar-iyi ihtimalle. Zira, böyle bulanık bir deneyim bilgisine bile dönüşmeksizin, yaşandıklarıyla kaldıkları da vakidir. “‘80 sonrasını” düzleyen bu toptancı kuşaklaştırma, bir bellek mekânı olarak 1980 sonrasının, genel olarak tarihsel sürecin tahlilindeki zaafın göstergesidir.2
“‘80 sonrası”nı yekpare bir zaman olarak düşünmek problemlidir. 1980 kuşkusuz bir büyük darbe, bir büyük kopuştur. Ancak 1990’larla birlikte yaşanan politik ve toplumsal gelişmelerin, 1980-sonrası değişimin ürünü olarak değerlendirilebilecek olsalar dahi, kendi başına bir kopuşa (yani, bir kopuşa daha) yol açtıkları iddiasındayım.
II
Önce, 1980’lerin politik ortamını ele alalım. Bu dönemi, “zamanın ruhu” da diyebiliriz, sol açısından ve sola açık toplumsal muhalefet açısından nasıl tasvir edebiliriz?
12 Eylül, sol ve demokratik muhalefet açısından açık bir yenilgiydi. Bir baskı ve terör rejimini kurumlaştırdı. Askerî yönetim, toplumu faşizan bir ideolojik bombardımana tâbi tuttu. “İdeolojik bombardıman” klişesi burada yerli yerindedir; zira topluma nüfuz eden, “sıradan insan/sokaktaki adam” çoğunluğunun coşkulu katılımını sağlayan bir ideolojik etkiden çok, gücünden (ve “terörü bitirip istikrarı sağlama” yeteneğinden) ötürü rıza gösterilen, pasif biçimde onaylanan bir basınç söz konusudur. Devletine sadık “Sessiz Çoğunluk”, rejimin söylemini büyük ölçüde dışsal bir “resmî görüş” olarak benimsemiştir. Siyah-beyaz TRT’deki, topluma ortaokul çocukları muamelesi yapan müsameremsi Ertürk Yöndem “belgeselleri”, zamanın ruhunun özetidir.
Ancak bu dönemde (kabaca 1980-83’ten söz ediyoruz) “‘80-öncesi”nin hâlâ zihinlerde canlı olduğunu, hâlâ bir kıyas çerçevesi sunduğunu unutmamak gerek. ‘80-öncesi referansları, diyebiliriz ki, 1980’lerin sonuna/1990’ların başına dek bir dip dalga olarak geçerliliğini korumuştur. 12 Eylül’le ilgili bir revanşizm talebinin yaşarlığı olmasının, bu zihinsel dip dalgasıyla da ilgisi vardır. Sadece sol açısından geçerli değildir bu; örneğin DYP’nin yaşar kalmasında bizatihi bir etkendir.
12 Eylül darbesinin sol üzerinde büyük bir travmatik etkisi oldu. Hem kollektif kimliğiyle solun kendini ve dünyayı algılamasında sarsıntılar yarattı; hem de sol politikaya angaje insanların birçoğunu fizikî ve psişik travmalara maruz bıraktı. Bu travmayla başetmek-başedememek, başlıbaşına önemli bir meseledir. Erdoğan Özmen, kayıpların yasını tutmaksızın, yaşanan acılarla ilgili bir yas emeği sarfetmeksizin, mağdur kahraman rolünün muhafazası içinde kalarak hayatına/faaliyetine devam etmenin yol açtığı psişik gediğe dikkat çekmişti.3 ‘80 sonrasında giderek derinleşen böyle bir gedik oluştuğunu iddia etmek yanlış olmayacaktır. Sezai Sarıoğlu’nun Nar Taneleri kitabının4 gördüğü ilgi, bu gediğin nice sonra terkedilmesinde, kapatılmaya çalışılmasında bir adım olmasından kaynaklanmıyor mu?
“Her türlü muhasebeyi daima yapılar, örgütler, güç dengeleri, sınıf pozisyonları vs. üzerinden yapmakta beis görmeme anlayışı”nın yol açtığı psişik gedik, söz konusu “nesnel-yapısal muhasebenin lâyıkıyla yapıldığı anlamına alınmasın sakın! Muhasebe veya özeleştiri girişimleri, talepleri, çoğunlukla bireyselleştirilip dışlandı. Sonraları, “merkezî” yapıların uygun bulduğu ânlarda uygun bulunan muhasebeler yapıldı; bunların bir kısmının daha önce gayrınizamî sayılarak dışlanan eleştirilerle örtüşüyor olması da pek kimseyi rahatsız etmedi. (Rahatsız olanlar iyice sustular.) “Geçmiş değerlendirmesi”, giderek, sol içi iktidar yapılarını tahkim etmeye dönük çabaların bir belirtisine dönüştü.
Kendiyle, deneyimiyle yüzleşmeyle ilgili bu “görevsizlik kararı” bunun ne ölçüde nedeniydi, ne ölçüde sonucuydu, tartışmaya açıktır; ama her halükârda ‘80’li yılların akışı içinde, mevcudun toparlanmasına dayalı bir sol derleniş umudu varlığını korudu. En azından birçok solcuyu güdülemeyi sürdürdü.
Bir başka umut nüvesi olarak, örgütlü grupların ve onların etki alanının dışında, “bağımsız duruşlu” bağımsız sosyalist eğilimli genç nüfus içinde, ‘80’li yıllarda sol teoriye ilginin yükseldiğini de söyleyebiliriz. “Büyük yenilgi”ye büyük sebepler ve çareler düşünme ihtiyacı, politik ilişki angajmanının dışında olmanın kendine vazife çıkartan boşluğu ve yolunu kendi aramak durumunda olmanın etkisiyle, iştahlı bir okuma dönemiydi bu. Hâlâ medya-öncesi zamandı, uzun, ağır yazılara ilgi ve hürmet vardı. Bunlar ‘90’ların okuyucularını cezbeden akademik-teorik metinlerden çok, politik-teorik metinlerdi. Okuyucular da politik saikli okuyuculardı; pekçoğu, yeni bir sol ve politika görüşü edinme, yeni bir eylem kılavuzu edinme saikiyle okuyorlardı.
Bu “devam” ya da “yeniden başlama” umudunu, büyük şehir üniversitelerinin ortamının hâlâ bir “sol” ortam oluşuyla birlikte düşünmeliyiz. Solculuk, saklılığına, sakıncalı sayılmasına rağmen cazibesini koruyordu, dahası “normal”di.
1980’lerin ortalarından itibaren SODEP-SHP muhalefeti de, sınırlılığına rağmen önemlidir. 1980’lerin sonlarına doğru, işçi ve sendika muhalefeti önemlidir. Özalcılığın, umumiyetle sağcılığın, ideolojik hegemonyasını kurmasına rağmen kapsayamadığı, direnç gördüğü bir gayrımemnunlar bloku vardır. Azınlıkta olsa bile marjinalize olmamış, kamusal ifadesi ve sosyal bağları güçlü bir muhalefettir. Ünlü depolitizasyon eğilimine karşılık, bizzat depolitizasyon lâfzının bile ajite etmeye yettiği bir politik ilgi potansiyeli kendini göstermektedir.
1990’ların politik ortamına damgasını vuracak olan iki oluşum, İslâmcılık ve Kürt hareketi, 1980’lerde henüz gündem belirleyici değildir; sol açısından bir meydan okuma olarak değerlendirilmemişlerdir. Kürt meselesini, müstakbel bir sol politizasyonun ikincil bir bileşeni olarak görme eğilimi yaygındır. Şunu da eklemeli: 1990’lardaki milliyetçi uyanışın kitleselleştireceği, meşrulaştıracağı MHP/MÇP, bu dönemde marjinalleşmiş görünmektedir.
‘80’ler, neo-liberalizmin nüfuzunun yeni ve görece yüzeyde olduğu bir dönemdir. “‘80-sonrası...” toptancılığının, 1983 seçimleriyle behemahal başlamış gibi tasvir ettiği kültürel ve ahlâkî dönüşüm, henüz ergenlik devresindedir. Küstah öncülerinin ergence aşırılıklarla bir liberal çağın gelişini reklam etmektedirler, ama bu “yeni hayat” henüz olgunlaşmamıştır, “eski hayat”ın -vesayetine demeyeceksek de- kâh yabancılayıcı kâh kınayıcı nazarlarına, tekdirlerine tâbidir. İktisadî akıl mutlaklaşmamıştır. Liberal vaadlerin, refahın, konforun artmasının beraberinde getirdiği iyimserliği ve buna bağlı nispî saflığı unutmayalım. Bu vaadler ve zenginleşen “maddî uygarlık” unsurları, geniş bir orta sınıflar kalabalığınca, -Ayfer Tunç’un kitabına5 atıfla söylersek- tasarruf ve komşuluk/ahbaplık çağının ‘dünya görüşü’ içinde, “eski” değerlerin, “eski” hayat görüşünün araç parkını geliştirecek donanım olarak görülebilmekte; araçsal, dışsal bir anlam yüklenebilmededir.
Şöyle toparlayabiliriz: ‘80’ler, sol ve sola açık toplumsal muhalefet açısından, henüz hem tamamına ermemiş hem tamamıyla idrak edilmemiş bir gerileme ve mağlubiyet dönemidir.
Bu mâhiyetiyle, sol “kitle” tarafından, bir hayli “naiflik” içinde algılanmıştır. Naifliğin olumlu yanı, süreklilik duygusunun, “tarih bilincinin” yitirilmemesidir, diyebiliriz sanırım. Olumsuz yanı ise, tekrar olacak, kendiyle ve deneyimiyle yüzleşmeyi ertelemesi, ihmal ettirmesidir.
Burada biraz daha kuşak spekalüsyonu yapalım: ‘80’li yıllarda ergenliğini, sosyalleşmesini, -varsa- politizasyonunu yaşayarak yetişen kuşaklar, Tuna Erdem’in zikrettiğim yazısında üstünde durduğu gibi, bir alacakaranlık kuşağıdır gerçekten; iki hayat arasında, iki kültür arasında, iki çağ arasındadırlar. Ama özellikle solcu veya sola açık kuşaklara bakarken, yine şubelere ayrıştırmak gerektiğini söylüyorum: ‘62’li ilâ ‘65’liler (yaklaşık, elbette), ‘80-öncesinden ‘80-sonrasına geçişe canlı tanıklık eden, ‘70’leri ‘80’lere uzatma, nakletme ya da uyarlama çabasında olan, ‘en’ ara kuşaktır (“bu satırların yazarı” o kuşaktan oluyor). ‘65’li ilâ ‘68’liler (12 Eylül rejimi esnasında lise çağında olanlar), ‘başka’ bir çocukluktan ve ilkgençlikten gelip, solu, muhalefeti ve umumiyetle gençliği sindirmeye, rüşdünü tez elden boğmaya dönük bir basınca marûz kalmışlardır. Bu ‘muameleyle’ başedebilenler, çoğunlukla, ‘hazır’ bir demokratik-muhalif ortama dayanmadan, kendi yordamlarıyla yapabilmişlerdir bunu. Dolayısıyla bu kuşaktan sivrilenlerin kendi kelimeleriyle konuşma yeteneği yüksektir. (Yoksa “yüksekti”, mi demeli?) ‘69’lulardan itibaren birkaç senenin ‘mahsûlü’ için ise, ‘80-öncesinin artık mişli geçmişe dönüştüğünü söyleyebilirsiniz. llkgençliklerini askerî rejim sonrasının görece ferahlamış toplumsal atmosferinde idrak ederken, serpilen tüketim ve pop-kültürünün gençliği cezbeden etkisine çekirdekten marûz kalmışlar; bu kültür içinde aykırı-muhalif sözleri, imgeleri keşfedip ayıklamak birçokları için esaslı bir politizasyon yolu olmuştur. Artık solculuğun ayrıksılaştıgı belki ilk devre olan bu kuşağın, “şenlikli muhalefete” istidâdı yüksektir. (Yoksa “yüksekti”, mi demeli? İkinci kez belirttiğim bu şüpheleri doğuran, bu kuşakların ‘90’lardaki politik angajmanlarındaki -düşük- performanslarıdır.)6
Sonraki ayırdedilebilir kuşak, sanırım, ilkgençliklerini 1991-95’in iç savaşımsı atmosferinde idrak edenlerdir. Onlar da, ‘80’lerin derleniş umudu ve iddiası ile ‘90’ların kâbusu arasında bir başka alacakaranlık kuşağı...
III
1990’lara gelelim. ‘90’larda, 1980-sonrası rejiminin oturaklı hale geldiğini görürüz. Bunda sadece geçen sürenin pekiştiriciliği değil, 1991 sonrası gelişmelerin ağırlığı da etkendir.
1991 sonrasının temel etkeni, hiç kuşku yok, Kürt meselesinin düşük yoğunluklu çatışma boyutlarına tırmanıp bir “sivil savaşa” dönüşme istidadı kazanarak toplumsal ve politik ortamı terörize etmesidir. Bir olağanüstü hal rejiminin süreklileşmesine7, devlet şiddetinin 12 Eylül askerî yönetimi dönemini geride bırakacak kadar yoğunlaşmasına yol açan bu etkeni uzun uzadıya açıklamaya gerek yok.
Bu sürekli olağanüstü hal rejimi, 12 Eylül askerî yönetiminden sadece sertliğiyle ayırdedilmemelidir. 12 Eylül rejimi, parlamentoyu iptal eden bir açık baskı rejimiydi. Yukarda da değindik; toplumla mesafeli, rıza üretimini “emir-komuta zinciri içinde ve emirle” gerçekleştirmeye çalışan, resmî-otoriter bir rejimdi. Bu, onun faşizan yanını zayıflatıyordu. 1990’larda, özellikle 1991-95 döneminde ise, bir sivil faşizm seferberliğinden söz edebiliriz. Milliyetçiliğin ideolojik iktidarını kurduğu atmosferde, rıza üretimi, kuşkusuz yine resmî politikanın direktifleri doğrultusunda, fakat çoğulcu parlamenter rejim peyzajı içinde, geniş ve çok kanallı bir toplumsal katılımla gerçekleştirilmiştir. 1990’larda sivil ve kendiliğinden faşizm etmenleri8, 1980’lerdekinden çok daha fazla güçlüdür. ‘90’ların faşizan otoritarizminin Halkla İlişkiler’i, ‘80’lerdekinden daha beceriklidir.
Özel televizyonların/radyoların doğması ve basının medyalaşması, başlıbaşına, iktidarın/“sistem”in nüfuz gücünü geliştirmenin yanında, kamuoyu rejimini değiştiren bir etmendir. İletişim/‘konuşma’/müzakere koşulları açısından demokratik yapılanma geleneklerinin zaten zayıf olduğu Türkiye’de, medyalaşma, dolaşımdaki ‘aleniyet kazanmış’ söz miktarını enflasyonist ölçülere ulaştırırken, söz bağlamlarını tahrip eden bir etki yaratmıştır. Söylemlerin medya-odaklı kuruluşu, ‘işlevsel’ olmayan sözü abes sayan anti-entelektüalizmin çoğaltanı olmuştur. Denebilir ki, muhalif söz, politika ve devrim çağrısı, ‘80’ler Türkiye’sinde esasen susturma/bastırma yoluyla güçsüzleştirilirken, ‘90’lar Türkiye’sinde lâf kalabalığına boğularak da güçsüzleştirilmektedir.9 Artık “sözünü geçirmek” daha zordur.
‘80’ler Türkiye’si, kamilen piyasa toplumu olmaya doğru giden bir toplumken, ‘90’lar Türkiye’si, piyasa toplumu olmuş bir toplumdur. İktisadî rasyonalite, Özal’ın ‘80’lerdeki provokasyonlarından çıkmış, gündelik hayata yayılmıştır. Burası artık imtiyazlı, sınıflı bir toplumdur; ‘70’lerde siyaseten bölünmüş mahalleler ve okullar (ve dahi camiler!) şimdi sınıfsal olarak bölünmektedir. Sınıfsal yarılmanın ve toplumsal atomizasyonun, bireysel biyografilerin iç ayrışmasının telâfi edicisi olarak, kendi özcü ayrışmalarını teklif eden cemaat ve kimlik siyaseti rağbet bulmuştur. Kapitalizmin yeni modernleşme merhalesinin ‘80’lerdeki vaadkâr başlangıcının ardından, yoksulluk, eşitsizlik, hayal kırıklığı sökün etmiştir:
“Vitrinin ışıltısını yitirdiği, imkânların daraldığı, vaadin sınırlarının göründüğü bir dönemdeyiz artık. Başlangıçtaki hafiflik duygusunun dağıldığı, heves ve iştahın yerini daha karanlık duygulara bıraktığı, yerine getirilemeyen vaadlerin insanlarda artık istek değil hınç uyandırdığı, sokağın zihinlere bir kez daha bir suç alanı olarak kazındığı yıllar. Kentteki paylaşım kavgasının artık çok daha acımasız bir ortamda, çok daha gergin, çok daha vahşi koşullarda yürütüldüğü tekinsiz yıllar.”10
‘90’lar Türkiyesi, her şeyden evvel, daha kötüdür.
Eşitsizliklerle parçalanmış ‘90’lar ve sonrasının sınıflı toplum niteliği şimdiye dek olmadığı kadar bariz Türkiye’sinin sol açısından problemli bir yanı, alt sınıflar, ast-proletarya, sınıf-altı kesimler ile sol arasındaki bağlantısızlıktır. Orta sınıflar ile proleter ve sınıf-altı kesimler arasındaki yarılmanın belki en doğrudan yansıması burada görülebilir. Daha doğrusu şöyledir: Orta sınıflara ve orta sınıf kimliğinden büsbütün ayrışmamış düzenli iş sahibi, örgütlü emekçi tabanına dayanan solla, ‘en alt’ sınıfların -kurtuluş ve özgürleşme talebinden çok- isyanını, öfkesini temsil eden solun dünyaları, şimdiye dek olmadığı kadar ayrışmıştır. Bu sosyal-sınıfsal mesafenin, Türk soluyla Kürt solu arasındaki mesafeden daha fazla açıldığını ileri sürebiliriz. Öte yandan, özellikle Batı’da ve kentlerde, bu iki ayrım hattının örtüştüğü gözlenebilecektir.
‘90’larda, ‘80-öncesi, hatırlama menzilinden çıktığı gibi, şöhretini de yitirmiştir. Hattâ ‘90-öncesi de çıkmıştır hatırlama menzilinden. Reel politikanın nursuz yüzüne bakmak bile yeterlidir bunu görmek için: 1991 Seçimleri öncesindeki sosyal demokrat ve liberal-sağ muhalefetin, 1982 Anayasasının değiştirilmesini ve temel hak ve hürriyetlerin eksiksiz tanınmasını bir millî mutabakat olarak benimsemiş görünen, toplumsal ve politik hayatın en azından ‘ferahlamasına’ dönük beklentiler yaratan taleplerinin ve politik hedeflerinin unutulması, 1991’de koalisyon halinde iktidar olan bu muhalefet tarafından bizzat unutturulması, Türkiye siyaset esnaflığı tarihinin sıradan bir “vaadlerini tutmama” hikâyesine benzemeyecek kadar travmatik bir unutuştur. Politikanın idare tekniğine indirgenmesinde ve ‘anlamsızlaşmasında’ önemli bir eşiktir bu. Ardından, sosyal demokrat parti, muhalifliğini ve herhangi bir toplum tasarımına sahip olma yeteneğini yitirecek, çare olarak da bir asrî zaman Kasım Güleçliğinden ötesini düşünemez hale gelecektir.11
‘80-öncesinin hattâ ‘90-öncesinin hatırlama menzilinden çıkması, daha derin bir unutuşla, toplumun (toplum içinde anlamlı bir çokluğun ve kanaat önderleri zümresinin) kendini bir tarihsel akış içinde görmekten, “tarih bilinci”nden büsbütün uzaklaşmasıyla bağlantılıdır. Geçmişle, daha sarih bir ifadeyle geçmişlerle hesaplaşma iradesiyse, toplumun toplumsallığa olan yeteneğinin nirengi noktalarından biri olmalı. ‘90’ların Türkiye toplumu, sıfat haliyle, daha az toplumdur.
IV
Solun ve -yine ekleyeceğim- sola açık toplumsal muhalefetin, 1990’ların kötülüğü karşısındaki çaresizliğinde, 1980’leri, alman darbenin, yaşanan dönüşümün üzerinden atlayarak “geçmiş”/geçiştirmiş olmasının bir payı mutlaka vardır. Ama öncesi de vardır.
Şimdiye dek hep “iç politik gelişmeler” üzerinden konuştuk. Oysa “son yirmi yıl”, sadece Türkiye’de değil, dünyada da bir çağ dönümüdür. Belki daha doğrusu, son 25-30 yıl; zira en geç ‘70’lerin sonlarında alâmetler belirmiştir: Batı’da sosyal refah devletinin tıkanması ve neo-liberal “karşı-devrim” tarafından tasfiyesine girişilmesi, SSCB’nin ve reel sosyalist sistemin 1989’da sönümlenmek üzere erimesi, Üçüncü Dünya’nın ulusal kurtuluş tazeliğinden ve “üçüncü yol” umutlarından uzaklaşıp otoriter yönetimlerin ve yoksulluğun hapsine kapatılışı... “Son yirmi yıl”, aslında “daha önceden bağlanmış bir kaderdi” -deyim Ulus Baker’in.
Türkiye’de sol, kendi yenilgisi ve gerilemesiyle solun global yenilgisi ve gerilemesi arasındaki bağı enine boyuna düşündü mü? Daha doğrusu, solun durumunu global düzeyde düşündü mü? Emperyalizmin bir rutin içinde yorumlanan stratejileriyle ilgili rutin tespitlerde bulunup bu durumdan rutin vazifeler çıkartmak, çoğu kez, yeterli görüldü. Artan seyyâriyete, “dünyaya açık” birey sayısındaki artışa ve beynelmilel literatür referansı kullanımındaki gelişmeye rağmen, kollektif kimliğiyle Türkiye solu, esasen mahallîdir.
V
‘80-öncesinin hesaplaşılmamış yükü, ‘80’lerin hesaplaşılmamış yükü ve ‘90’ların hesaplaşılmamış yükünün üstüste gelmesi, biriken travmatizasyon, bir akıl tutulması ve felç haline yol açmıştır.
‘80-öncesinde ve ‘80’lere de taşınarak, “eski hayatın” göreli bütüncüllüğüyle de uyumlu biçimde bir topyekûn politik ve toplumsal-kültürel bağlanma olan solculuğun; ‘90’larda, “yeni hayatın” parçalılığıyla da uyumlu biçimde tedricen bir kimlik (ya da ‘üst-kimliğe’) ve o kimliğin ifadesi olmaya hasredilmiş kimi faaliyetler -galiba daha çok kültürel faaliyetler, ki verili biçimiyle siyasal faaliyet de bunlardan biri olabilir- anlamına büründüğünü görebiliyoruz. “Son yirmi yıl”ın belirgin görünümlerinden biri... Kendi üzerine düşünmeyi güçleştiren zihin ve ruh bölünmelerine (“işbölümüne”) yol açmış olabilir mi? Muhtemeldir. Bu tespitin sonucu, ahlâkçı bir tepkiyle, tam-zamanlı angajman ve totalite talep etmek olmamalı. Çoğul, çok cepheli bir toplumsal oluş, “kötü” değildir, zaten iptal edilebilir, geri çevrilebilir değildir. Ancak, çok basitçe, yapılanlar ve söylenenler üzerine eleştirel düşünme gereğine de işaret ediyor. Hem özgül durumlar üzerine, hem bunların birbiriyle olan devingen ilişkiselliği, rabıtası üzerine. Eksikliği çekilen, totalite değil rabıtadır.
http://saltonline.org/tr/tag/17/sergiler, Sergiler, #ff0000 http://saltonline.org/tr/tag/4/salt-beyoglu, SALT Beyoğlu, #34495E http://saltonline.org/tr/tag/5/salt-galata, SALT Galata, #34495E
Pierre Nora’dan aktaran François Georgeon, “Türkiye’de Aydınlanmanın Fikrî Kökenleri”, Türkiye'de Aydınlanma Hareketi- Server Tanilli’ye Saygı içinde, Adam Yay., 1997, s. 93-4. ↩︎
Tuna Erdem, ‘80 sonrası kuşağı -dünyada ve zamanda başka örnekleri bulunan “kayıp kuşaklara” da atıfla- “alacakaranlık kuşağı” olarak tanımlayan yazısında, önemli bir hatırlatmada bulunmuştu: “‘80 kuşağı, adını aldığı ‘80 darbesinin yarattığı değişimlerden ve buna eşzamanlı olarak dünyadaki değişimlerden etkilenek biçimlendiği kadar, 70 kuşağının bu değişimler karşısına aldığı tutumlardan ve bunlara verdiği tepkilerden de etkilenerek oluşmuş bir kuşak.” (Defter, Sayı 37, s. * 82.) ↩︎
“İnsanın sol hali”, Birikim 139 (Kasım 2000), s. 9-12. ↩︎
İletişim Yayınları, İstanbul 2001. Unutulmasınlar Diye... de (Bireşim Yayınları, İstanbul 1993) bu yönde açılımı olabilecek bir girişimdi. “Eline silah alarak toplumun huzurunu kaçıran, devlet ve toplum düşmanı olarak tanımlanan arkadaşlarımızın resmiyet dünyasının tarifleri dışında, kendi gerçekliğinde ve kendi kendilerini tanımladıkları biçimlerde, sadece siyasal değil, insanî boyutta da sergilenmesi...”, “...her biri hakkında, onları birbirlerinden ayırdedecek kişisel özellikleri, yetenekleri, korkuları, sevdaları, zayıflıkları, merakları...”nın ortaya konması amaçlanmıştı (agy. s. 10). Yayınlayanlar, bu niyetlerine uygun bilgiler toplayamadıklarından yakınıyor, öldürülen bu insanların yakınlarına, bilenlerine çağrı yapıyorlardı. Herhalde bu çağrıya dolgun bir karşılık gelmemiş olacak ki -umarım yanılıyor olalım-, iş Unutulmasınlar Diye...’de kaldı. ↩︎
Bir Maniniz Yoksa Annemler Size Gelecek, Yapı Kredi Yayınları, İstanbul 2001. ↩︎
Sol veya sola açık muhitlerin “‘80-sonrası” kuşaklarını devrelere ayırmayı deneyen bu spekülasyon (altını çiziyorum: spekülasyon), bu devrelerin “‘80-öncesi” kuşaklarla (ki onların da “‘47’liler” ve “‘58’liler”den ibaret olmayan devreleri vardır) ilişki biçimlerini, hukuklarını da hesaba katmalıdır. Tuna Erdem’in vurguladığı gibi (bkz. 2. dipnot)... ‘En’ ara kuşağın mesafesiz veya az mesafeli olarak taşıdığı bu ilişki, sonraki iki devrede (baskı ortamının ve hapisliklerin etkisiyle) büyük ölçüde seyrelmiş; ‘80’lerin sonlarında “eskilerin” hayata katılmaları, çoğu durumda, zorlu bir uyarlanma emeğini gerektirmiştir. “80 öncesi” ve “80 sonrası” kuşaklar arasındaki ilişkinin sürekliliğini sağlayan nesnel, dışsal zeminler (politik ve toplumsal faaliyetler) vardı kuşkusuz; birbirlerini bir kuşaklararası diyalog problemine boğmaları anlamlı olmazdı. Ancak, kesinlikle yine söz konusu nesnel zemin üzerinde, deneyimlerinin ve zamanlarının düşünülmüş bir muhasebesini ve mukayesesini yapmakta yeterince üretken ve açık zihinli bir ilişki kurduklarını galiba söyleyemeyeceğiz. “Yeni" kuşakların -bu ilişkide- reşit bir tutumdan geri kalmalarının da bunda payı yok mudur? Tartışmaya değer... ↩︎
Mithat Sancar’ın, 11 Eylül 2001 New York katliamı sonrası gelişmeler vesilesiyle, olağanüstü hal rejimlerinin olağanlaşma dinamiğini ve mantığını işlediği güçlü yazısını burada hatırlatmalıyım: “Kalıcı global olağanüstü hal”, Birikim 151 (Kasım 2001), s. 12-21. ↩︎
Kavramsal bir tartışma için: Tanıl Bora, “Faşizmin halleri", Birikim 133 (Mayıs 2000), s. 21-34. ↩︎
Bu konuda sözün özü, Şükrü Argın’ın “Modern zamanlarda sözün statüsü” yazısındadır: Birikim 124 (Ağustos 1999), s. 16-38. ↩︎
Nurdan Gürbilek, Kötü Çocuk Türk, Metis Yayınları, İstanbul 2001, s. 8. Kentteki paylaşım kavgasının vahşetinden söz edince, elbette: Oğuz Işık-Melih Pınarcıoğlu, Nöbetleşe Yoksulluk, İletişim Yayınları, İstanbul 2001. ↩︎
Kasım Gülek’in ‘50’lerde asa-çarıklı memleket gezileriyle eski devletlû Tek-Parti CHP’yi ‘halka indirme’ teşebbüsü ne idiyse, Deniz Baykal’ın Ricky Martin melodileriyle pembe sislerin arasından hızlı hızlı merdiven inerek dinamizm temsil etmesi de o değil mi? ↩︎
Bir ümit kalmasa, ve seni sevmesem, öyle kolay kolay paylaşamam*
Haziran Düzkan
Kanat Atkaya'nın “Nerden geldik buraya” sergisi kapsamında gerçekleştirdiği “Ne dinledik, ne okuduk?” (9 Ekim, SALT Beyoğlu) başlıklı konuşması üzerine yazılmıştır.
*Nilüfer, "Bazen Hayaller Kurarım", Geceler (1987)
Söz: Kayahan - Müzik: Luiz Bonfa
Nerden geldik buraya sergisinden. Fotoğraf: Mustafa Hazneci, SALT Beyoğlu, 2015.
Kanat Atkaya’nın SALT Beyoğlu’nda gerçekleştirdiği söyleşiye yüksek bir katılım var. Farklı yaş gruplarından insanlarla, sevdiğimiz bir gazetecinin bir dinleyici olarak kişisel müzik yolculuğunu takip ediyoruz. Atkaya ile akran olan kimi katılımcılar, ortak bir deneyime sahip olmanın tanışıklığıyla yer yer söze giriyor. Aynı televizyon ve radyo programlarını her hafta hasretle beklemiş, aynı dergileri okumuş; aynı dükkânlarda, pasajlarda takılmış, sinema salonlarındaki konserlerde yer almış, yolu kesişmiş insanlar. Hepimiz kalbi bir dönem gitar müziğiyle atmış, belli bir havayı koklamış, içimizde aynı tohumu filizlendirmiş insanlarız. 80’lerden günümüze, bu ülke gençliğinin hep mahkûm olduğu kasvetli atmosfere benzer tınılarla katlanmışız. Atkaya’nın ve diğer katılımcıların, ana akımdan farklı bir dünyayı didikleme heveslerini çok büyük bir keyifle dinliyorum; onlar burun kıvırdıkları dergileri, insanları anlatırken ben de dahil herkesin yüzünde, bilmiş bir gülümseme var. Ta ki o dönem kendilerini heyecanlandıran kimi müzisyenlerin isimleri telaffuz edilene kadar.
Solcu bir ailenin Barışarock’lara giden solcu bir kızı olarak, elbette ki tüm Bulutsuzluk Özlemi albümlerini dinledim. Ancak yetişkinlik yıllarımda Bulutsuzluk Özlemi’ne müzikal olarak hiçbir ilgi duymadım ve bu durum baki. Mozaik’in ismini duydum. Bu yazı vesilesiyle müziklerini bir kez daha dinledim. O zaman neler dinlediklerini, nelerden ilham aldıklarını tahmin etmeye, ne yapmayı hedeflediklerini elimden geldiğince anlamaya çalıştım. Bunu da bir ölçüde başarabildiğime inanıyorum. Fakat maalesef, Mozaik’in hiçbir biçimde bana hitap etmediğini söyleyebilirim. Bu sürecin sonunda, yine müzikle yakından ilgilenen birkaç arkadaşımla birlikte, Ajda Pekkan dinleyip kulaklarımızın pasını silmeye karar verdik. Mükemmel altyapılar, güçlü sözler, akılda kalıcı bir beste ve harika bir enstrümantasyon; sonuç olarak da, dönemler-üstü bir klasikle karşı karşıyayız. Ajda Pekkan’ı ne camp’e olan ilgim nedeniyle ne de nostaljik hislerle, gerçek bir müzik düşkünü olarak seviyor, takdir ediyorum. Bu konuda yalnız olmadığıma da eminim.
Alternatif müzikle meşgul olan, ancak 80’lerin popüler müziğini, alternatif sahnesinden daha enteresan bulan insanlar hiç de azımsanmayacak bir kitleyi oluşturuyor. Ana akıma çok da hitap etmeyen müzisyenlerin Sezen Aksu, Seyyal Taner, Nilüfer şarkılarını yorumlaya yorumlaya bitirememesi bir yana, Türkçe sözlü rock da hâlâ 2000’lerin arabesk dalgasında sörf yapıyor. Bu tablo ister istemez şu soruyu sorduruyor insana: Bundan 35 yıl sonra bize benzeyen, hatta ortak güncel zevklere sahip olacağımız insanlar için, bugün eleştirmenlerden tam not alan Ceylan Ertem, Gaye Su Akyol yahut Büyük Ev Ablukada mı, yoksa Yaşar, Deniz Seki ve hatta Merve Özbey mi daha ilgi çekici olacak? Ve bizler, bunca yıldır Peyote orta katta, festivallerin küçük sahnelerinin önünde kendimizi çok orijinal hissederken, günün birinde burnumuzun dibindeki cevherleri görmemiş olmaktan dolayı suçluluk mu hissedeceğiz?
Peki müzik eleştirmenlerinin bu döngüyü kırması, yıllar sonra da anlamlı olabilecek şeyler söylemesi mümkün mü? 80’lerde MFÖ, 90’larda Mirkelam, 2000’lerde Göksel, 2010’larda ise Mabel Matiz için güzel şeyler yazmak mümkündü. Ama ya iş Soner Sarıkabadayı, Hadise, Gülşen ve hatta Serdar Ortaç, evet Serdar Ortaç hakkında anlamlı bir şeyler yazmaya geldiğinde durum nasıl? Maalesef, yerli popüler müziğe dair derinlikli bir biçimde yorumlama çabası, hem yeni hem de şimdilik durumu pek parlak görünmeyen bir uğraş. Basın bu konuda zaten kısır. Ancak yerli pop hayranları tarafından yazılan kısıtlı sayıdaki blog da, kritik namına yüksek bir tezahürat yahut alay yüklü tatminsizlik ifadelerinden başka bir şey sunamıyor. Zira konu pop müzik olduğunda, neyin aylarca dile dolanacak kadar iyi, neyinse ilk dinleyişten sonra unutulmaya mahkûm olduğunu nesnel ifadelerle belirlemek çok zor. Facebook beğenileriyle hoplayan, mavi Whatsapp tikleriyle kırılan, kısacası en gündelik dertlerle kavrulan yürekleri elinde tutan pop müzisyeniyle dinleyicisi arasındaki ilişkide, müzik eleştirmeni öylesine davetsiz bir misafir ki. Ne geçmişe ne geleceğe, sadece bugüne dair, bugünü hedefleyen bu şarkıların potansiyelini görsek dahi, onlar hakkında ağzımızdan çıkan her kelime, çok gereksiz, çok üstten ve hatta bir miktar da münasebetsiz geliyor kulağa.
Asıl anlaşılmaz olan ise, Türkiyeli müzik eleştirmenlerinin alternatif müzik sahnesi mensupları için de bir kritik geleneği oluşturamaması. Tuttuğu takıma toz konduramayan, sürekli federasyonu suçlayan futbol yazarları gibi, müzik eleştirmenleri de ana akım dışı her şeyi değeri anlaşılmayan yeni bir soluk olarak değerlendirmeye meyilli. Kanat Atkaya da, gençliğine nazaran çok daha az seçici olduğunu, alternatif olan çoğu müzisyeni sevdiğini söylüyor. Oysa durum pek de yaşla alakalı değil, hepimiz yerli müzisyenlere dair pozitif hislerle doluyuz. Çoğu geçimini müzikle sağlayamayan, muhtemelen hiçbir zaman da sağlayamayacak olan; hasbelkader profesyonelleşse dahi asla stadyum konserlerine, büyük albüm satışlarına kavuşamayacağını bilen; radyoların burun kıvırdığı albümlerini geniş kitlelerle buluşturmak için sosyal medyaya mahkûm olan; buna rağmen sanata dair içten bir inançla müzik yapmaya çalışan bu müzisyenlere destek olmak elbette önemli. Ancak internetin yarattığı imkânlar da düşünüldüğünde, her müzisyene yanlış zamanda yanlış yerde doğmuş birer idealist muamelesi yapmak pek gerçekçi olmuyor. Örneğin ben, bu satırları yazarken bir yandan da Kaan Tangöze’nin kısa zaman önce yayımladığı solo albümü dinliyorum. Bu albümü, Duman’ın altın yıllarının gençliğine denk gelmesinden dolayı çok mutlu olan, şarkılarının da on yıllar boyunca dillere pelesenk olacağına dair şüphe duymayan birisi olarak dinlediğimi bilmenizi isterim. Albüm, çoğunlukla hükümet karşıtı sözlere sahip, fakat yer yer klişeye düşüyor; daha acısı, melodik olarak da çok güçlü olduğu söylenemez. Çok az şarkı insanda ikinci kez dinleme isteği uyandırıyor. Kimi şarkıların, son yıllarda siyasetle daha meşgul olan ve bununla birlikte, her geçen gün kendini daha da yenik hisseden kuşağımızın ortak ruh halini çok içli bir biçimde yansıttığını söylemek mümkün ama hep bir ağızdan söylenecekleri konusunda kuşku duymamak imkânsız. Gitar ve mızıka dışında bir enstrümanın kullanılmadığı bu akustik albümün, son derece samimi hislerle kaydedildiği aşikâr. Ancak sırtını dayadığı politik-folk geleneğinin inceliğine, ruhuna ulaştığını söylemek çok zor. Müzik basınında çalışmış/çalışan birkaç arkadaşımla da konuşuyorum; çoğu bahsettiklerim konusunda hemfikir. Ancak maalesef ne ana akım basın, ne bağımsız kültür-sanat yayınları ne de bloglar bundan bahsedecek. Zira, değil ki böyle bir albümü ölümüne gömmek, şefkatli bir biçimde eleştirmek dahi, gerek siyasi gerekse sanatsal olarak bizim tarafımızda duran bir ismin cesaretini kırmaya eş değer addedilecek.
Sırf bir grup kibirli eleştirmen burun kıvırdı diye müzisyenler daha üstüne düşünülmüş albümler yayınlar mı, bunu bilemeyiz. Ancak Tangöze örneğinden gidersek sırf bir grup kibirli eleştirmen burun kıvırdı diye, politik müziğin kitleselleşmesinin önü bıçak gibi kesilecek değil. Belki birkaç dostu küstürürüz, belki birkaç röportajdan oluruz ancak hem dinleyicinin daha iyi müziği, hem müzisyenin daha adil bir kritiği hak ettiğini dosta düşmana göstersek, fena mı olur? Bu ülkeden, bu ülkenin güzel ama yalnız müzisyenlerinden bir ümidimiz kalmasaydı, sevmeseydik bunları içimize atar, paylaşmazdık. Ancak, dostun biraz da acı söylemesinin zamanı gelmedi mi?
http://saltonline.org/tr/tag/17/sergiler, Sergiler, #ff0000 http://saltonline.org/tr/tag/4/salt-beyoglu, SALT Beyoğlu, #34495E http://saltonline.org/tr/tag/5/salt-galata, SALT Galata, #34495E