Müzik Eğitiminde Sanatsallık
Bir çok şeyin ciddi bir şekilde yeniden tanımlandığı, tanımlanmaya çalışıldığı bir döneme giriyoruz. Örneğin çağdaşımız Fransız tarihçi ve arkeolog Jean Clottes, “Cave of Forgotten Dreams (Unutulmuş Düşler Mağarası)” belgeselinde, insanı tanımlamak için Homo Sapiens yerine Homo Spritualis demeyi öneriyor ve ekliyor “Bizler; bilen, bilge ya da akıllı olmaktan çok manevi varlıklarız.” Dolayısıyla insanı yeniden tanımlamalıyız. İnsan, eğitim, çocuk, sanat ve daha bir çok kavram, tarihin bu döneminde tekrar tanımlanmaya çalışılıyor.
Bu yeniden tanımlama etkinliğinin başarısı; bu kavramların nesnel, etimolojik ya da tarihi köklerine inilerek yapılmaya çalışıldığı sürece yüzeysel kalma tehlikesiyle yüz yüze. Bu yüzeysellikten en büyük payı da maalesef sanat ve müzik alıyor. Bu yüzeysellikten kurtulabilmek için onların, insan için ne ifade ettiğine bakmamız gerekiyor. Daha çok da, çocuk için ne ifade ettiğine.
En başta kabul etmemiz gereken önemli bir nokta var. Yetişkinler gerçek insanlar değildir. Gerçek insanlar çocuklardır. Yetişkin olmak; yaşanılan çağın, içinde varolunan kültürün ve ailenin akıl dışılıklarını özümsemek anlamına da gelmektedir çünkü. Bu durumu en iyi şekilde, paradigmalara bakarak görebiliriz.
Paradigmalar, tarihin belirli bir dönemindeki insan, dünya ve evren hakkındaki kanaatler bütünüdür ve ister istemez içinde bir çok akıl dışılık barındırır. Örneğin batı orta çağı paradigmasında insan doğuştan günahkardır. Batı orta çağında yaşayan neredeyse her yetişkin bu akıl dışılığı paylaşmaktadır. Oysa tarihin hiç bir döneminde çocuklar bu akıl dışılığa sahip olmamıştır. Bu akıl dışılığı biz yetişkinler onlara özümsetiriz. Yaşadığımız çağın paradigması da (biz farkında olalım ya da olmayalım) bir çok akıl dışılığı barındırmaktadır. Konumuzla ilgili olan akıl dışılıklardan biri ise sanatın yetenekle ilgi olduğu; sadece yetenekli insanların sanatsal edimlere yönelme lüksüne sahip olduklarıdır. Biz yetişkinlerin büyük çoğunluğu buna gerçekten inanmış durumdayız. Peki çocuklar bu konuda ne düşünüyor; daha doğrusu çocuklar bu konuda nasıl bir tutum takınıyorlar?
Bir çocuğun önüne kağıt ve boya koyun ve kendinizi o büyülü ana bırakın. Eğer o çocuk henüz biz yetişkinler tarafından ‘bozulmamışsa’ kağıdın üzerine hemen çizgiler ve formlar çizmeye başlayacaktır. Asıl büyülü kısmı ise bu çizgi ve formların ifadesel olduklarını fark ettiğimiz an. Çocuk bu farkındalığa kendiliğinden sahip değildir. O tamamen akıştadır. Sanat ve yaratıcılık da işte tam olarak buradadır. Dünyanın en önemli yaratıcılık, sanatsallık çalışmalarını yapan düşünürler, bilim insanları, (farkında olsunlar ya da olmasınlar) çocukları ve çocukların bu büyülü anını resmederler. İşte size “Yaratıcı Beyin[1]” adlı kitaptan ilginç bir örnek.
40’lı yıllarda bir grup Amerikalı araştırmacı, yaratıcı insanı incelemek için kolları sıvar ve “Nobel ya da diğer güvenilir ödüller gibi onur ödüllerini almış bireyler” seçerler. “Anne Roe ve diğerlerinin vaka incelemeleri hem kişilik testlerini hem de uzun ve ayrıntılı yüz yüze görüşmeleri kapsıyordu. Çalışmalar yaratıcı kişinin neye benzediği hakkında bir kişilik profili ortaya çıkarmıştı.” İşte size sonuç: “...maceraperesttirler. Keşfetmeyi severler. Keşfederken de sosyal geleneklerin sınırlarını zorlayabilirler. Dışarıdan dayatılan kuralları sevmezler, kendi içlerinden gelen yönelimlerin itkisiyle hareket ederler.” Yazarın iddiasına göre bu paragraf, sadece çok sıra dışı bazı yetişkinlerin kişilik özellikleridir. Oysa bu paragraf aynı zamanda, çevrenizde görebileceğiniz herhangi bir çocuğu da anlatmaktadır.[2]
Peki çocuk, bizlerin “sanat” olarak isimlendirdiği bazı hareket ve ifade formları karşısında nasıl bu şekilde bir tutuma sahip olmaktadır? Nasıl oluyor da resim, müzik, dans gibi edimler, çocuk için gayet doğal, kendiliğinden bir etkinlik olabiliyor? Cevabı basit aslında. Çocuk, kendi doğasına henüz yabancılaşmamıştır.
Çocuk için tüm sanatsal edimler aynı durumdadır. Sanat, çocuğun -yani gerçek insanın- (tıpkı yürüme, koşma, ağlama, oyun oynama ya da dil yetisi gibi) doğasında bulunan ve “yapabildiği” diğer herhangi bir şeyden ayrı düşünmediği bir edimdir. Tamamen akışta olduğu doğal bir ifade biçimidir. Sanatı biz yetişkinler, dil ile ayırdeder, nesneleştiririz ve hiç de mantıksal olmayan bir sonuca götürürüz onu: Sadece “yetenekli” insanlar sanatçı olabilir. Bazı insanların, bazı konularda diğer insanlardan daha iyi olduğunu söyleriz. Ama mesele daha iyi olmak değil, tamamen akışta olarak kendini ifade etmektir. Kendini ifade etmek için kendini ifade etmek de değildir üstüne üstlük. Öylesine, kendiliğinden olan bir şeydir. Suyun akışta olmasından farklı değildir. Su akmak için akmaz; sadece akar. Suyun doğasında akmak, insanın doğasında sanat vardır. Peki ama nedir sanat?
Sanat nedir sorusuna ciddi bir şekilde yanıt aramaya başladığımda yaptığım ilk şey, sanat felsefesi kitaplarına gitmek oldu. Neredeyse her hafta yaratıcılık, sanat ve müzik üzerine yeni yeni kitapların raflarda yerini aldığını gördükçe başta iştahım kabarmış ve heyecanlanmıştım. Ancak hepsinde çok garip iki ortak nokta vardı. Birincisi sanatı aramaya eserden başlıyorlar hatta alt metinleri iyi okursanız sanatı esere indirgiyorlardı. İkincisi ise yetenek bağlamında ele alınmış bir normal insan ve sanatçı ayrımı vardı.
Sanatı, sanat eserine indirgemek çağımızın hastalığı gibi bir şey aslında. Sınıfta bir çocuk sürekli olarak yapılan etkinliği bozacak şekilde arkadaşlarını rahatsız ediyor ve öğretmenin defalarca uyarmasına rağmen bu tutumundan vazgeçmiyor olsun. Maalesef çoğu öğretmenin zihninden şöyle bir düşünce geçer: “Bu çocuk, arkadaşlarını rahatsız ediyor. Arkadaşlarını rahatsız etmek kötü bir şey. Ona bunu söylememe ve onu uyarmama rağmen yapmaya devam ediyor. Demek ki bu, yaramaz ve kötü bir çocuk.” Burada öğretmen “eser”e bakmıştır yani “arkadaşlarını rahatsız etme” tutumuna. Oysa “eser” bize, “gerçekte” orada olanı, kendiliğinden vermez. Gerçekte orada olan “eserin ardındaki insani motivasyondur, güdüdür”. Yani bu çocuğun, o tutumu sergilemesine sebep olan motivasyon.[3]
Sanat nedir? Müzik nedir? gibi soruları yanıtlamak için de esere gidemezsiniz. Sanat eseri nesnel bir varoluşa sahiptir ve sizi yanıltır. Önemli bir felsefeci olan Ömer Naci Soykan’ın Doğu Batı Dergisi’nde çıkan “Müzik Nedir? - Felsefi Bir Araştırma” adlı yazısında da benzer bir durum var.
“Müzik tonların sanatıdır. Biz tonları algılarız. Tonlar bir şeyi ifade etmediği için, onların anlaşılması, kavranmasından söz edilemez. Bu nedenle müzik salt bir algı sanatıdır. Ses çıkaran her nesne müzik aleti olabilir. Müzik iki sesle başlar denir. İki sesin oluşması için arada sessizliğin olması gerekir. ... Bu arada müziğin aletten çıkışında değil, fakat kulakta başladığını da göz önünde bulundurmak gerektiği belirtilmelidir.”
Doğasındaki sanatsallığa sırtını dönmüş, müzisyenler ile kendi arasına aşılmaz mesafeler koymuş birinin bakış açısı bu. Ve çok ilginç bir şekilde neredeyse her sanat ve müzik felsefesi kitabında çok benzer bir yaklaşım var. Beni, bu paragrafta en çok düşündüren kısım, müziğin kulakta başladığının söylenmesi. Müziği yaşayan, müziği üreten insan için müzik gerçekten kulakta mı başlar? Müziğin kulakta başladığını söylemek müzikal sanatsallığı bir anlamda esere indirgemek değil midir?
Sanat, sanat eseri değildir. Evet eserde nesneleşir ama sanat orada değildir. Müzik kulakta, resim gözde başlamaz... Peki nerede sanat? Ya da sanat nedir?
Çocuklarla çalışırken onlara ilk sorduğum soru müziğin nerede olduğu. Elbette yanıltıcı bir soru bu ama verdikleri cevaplar ilginç gerçekten. İlk olarak müzik setini gösteriyorlar. Hemen gidip bakıyorum. Gösterdikleri şey elektronik bir alet. Müzik, elektronik bir alet mi yoksa? Çocuklar büyük bir keyifle aptallığıma gülümseyerek “hayır müzik onun içinden çıkıyor” diyorlar. Yani bu elektronik aleti açıp içine baksam müziği mi bulacağım?
Sonra oturup blok flüt çalmaya başlıyorum ve soruyorum “şimdi müzik var mı sınıfta? Varsa nerede?” Hemen evet deyip flütü gösteriyorlar. Açıp flütün içine bakıyoruz ama müzik burada da değil; içinde sadece hava var flütün. Çocuklar yine aptallığıma keyifli keyifli gülümseyip “sen çaldığın zaman müzik çıkıyor” diyorlar ama ben inatla sormaya devam ediyorum. Tamam ben çaldığım zaman müzik çıkıyor ama müzik nerede? Ona sarılmak istiyorum.
Sonra beden perküsyonu çalıp, şarkı söylemeye başlıyorum. Peki şimdi müzik var mı sınıfta? Evet deyip ellerimi ve ağzımı gösteriyorlar. Ellerime ve ağzıma bakıyorum. Hepimiz birbirimizin ağzının içine ve ellerine bakıyoruz. Yok! Nerede bu müzik yahu! Ben çalarken müzik var ama ben durduğumda nereye gidiyor müzik? Bir şey varken yok, yokken var olmaz. Biz onu duymuyorken bir yerde saklanıyor olması lazım.
Son bir soru. “Şimdi müzik var mı sınıfta” deyip hiç ses çıkarmamaya çalışarak, sessizce salınmaya, dans etmeye başlıyorum. Önce şüpheyle seyrediyorlar sonra beni gösteriyorlar. Ben mi? Müzik ben miyim? Hayır diyorlar müzik içinde, zihninde, beyninde, kafanda. Galiba yakaladık en sonunda. Müzik içimizde :) .
Bu küçük oyun bize önemli bir şey anlatmaya çalışıyor. Müzik (ve sanat) nesnel, olgusal olmaktan öte bir şeydir. Evet, elbette onun nesnel yönleri vardır ama her zaman değil. Onun temel varoluş biçimi nesnel değildir. Sanat ve müzik; insanın doğasında olan ve güdüsel olarak çıkmaya hazır bir kuvve; bir potansiyeldir. Tıpkı çocukların yaşadığı gibi.
İnsanın davranışlarının kökeninde güdüler vardır. Açlık güdüsü (motivasyonu) insanı, yemek bulmaya götüren hareket ve tutumlara yönlendirir. Kendini yaşama güdüsü de insanı, kendini ifade etmeye götüren hareket ve tutumlara yönlendirir ve bizler bu hareket ve tutumların bazılarına sanat adını veririz.
Bu hareketlerin koşulu bilinçlilik değildir. Hatta çoğu davranış ve tutumlarımız bilinçdışıdır.[4] Sanatı, sanatsallığı GERÇEKten anlamak istiyorsak eğer, suyun doğasındaki akış hep aklımızın bir köşesinde olmalı. Bu bilinçdışılık Freudçu bir bilinçdışılık değil, Jungçu bir bilinçdışılıktır. Freudçu bakış, insanın yanlış bir tanımıdır. Freudçu bakış açısından insanın tüm davranış ve tutumları cinsel güdülere indirgenir. Oysa Carl Gustav Jung[5] insanın manevi bir varlık olduğunu ortaya koymuştur. Çocuklarla çalıştıkça Jung’un ne kadar haklı olduğunu giderek daha çok görüyor insan.
Öyleyse müziği ve genel olarak sanatı açıklamaya, anlamaya ve tanımlamaya eserden değil o esere sebep olan güdüden başlayabiliriz.
Peki günümüzdeki müzik eğitimi, sanatın bu yanlış tanımından nasıl etkileniyor? Gerçekten sanatsal bir müzik eğitimi yapılabiliyor mu? Gelin üşenmeyelim biraz başından ele alalım konuyu.
Bizlerin bilinci, farkında olalım ya da olmayalım, bir “gerçeklik üretme aygıtıdır”. Dışımızdaki ve içimizdeki doğanın bilincimizden bağımsız, kendinde bir gerçekliği olmasına rağmen bizler, bilincimizde başka bir geçeklik inşa ederiz. Örneğin aynı kadına bakan iki erkeğin, o aynı kadınla ilgili iki farklı gerçeklik algısı olabilir. Birinci erkek o kadını güzel ve çekici bir eş olarak hayal edebilirken, diğeri aynı kadının tam bir aşüfte olduğunu, başına gelebilecek her kötülüğü hak ettiğini düşünebilir. Peki bu durumun sebebi nedir? Bütün algılardan bağımsız bir şekilde, kendinde bir gerçekliği olan tek bir kadın hakkında nasıl oluyor da birbirinden bu kadar farklı gerçeklik algıları oluşabiliyor? Çünkü içinde var olduğumuz kültürün akıl dışılıklarından bağımsız düşünebilmemiz çok zordur. İkinci erkeğin kadınlara dair ciddi bir akıl dışılığa sahip olduğu kesin. Sonuçları da çok iyi bildiğimiz gibi oldukça vahim olabiliyor. Bizler çocukluğumuzda gerçek birer insanken, ailemizin mensubu olduğu akıl dışılıklar bütününü yavaş yavaş özümsemeye başlarız ve gerçeklik algımız ciddi bir şekilde çarpılır; özümüzden uzaklaşırız.
Eğer siz sanata ve müziğe dair gerçeklik algınızı “herkes sanatçı olamaz”, “bazı insanlar sanatçı olabilir ama herkes Mozart olamaz”, “müzik tonların sanatıdır”, “müzik kulakta başlar”, “müzik keman, piyano gibi çalgılarla yapılır” gibi akıldışı önermelerle inşa ettiyseniz, müziği ve insanı gerçeğine uygun olmayan bir şekilde tanımlarsınız. Sunacağınız sanat ve müzik eğitimi de tek boyutlu olur.
Günümüzde kurumsal müzik eğitimi, çalgıda virtüözite eğitimine indirgenmiştir. Müzik eğitimi kurumları, yukarıda bahsetmeye çalıştığımız; insanın, sanatın ve müziğin yanlış tanımlarından yola çıkıyor gibi görünüyorlar. Özellikle müzik eğitiminde, öğrencinin içindeki, doğasındaki müzikal sanatsallık onları neredeyse hiç ilgilendirmez. Parmak pozisyonlarınız “doğru mu”, başkasına ait eserdeki “belirlenmiş” dinamikleri doğru verebiliyor musunuz? Bunun gibi şeyler eğitim konusudur. Karikatürize ettiğim eleştirisi gelebilir ama lütfen bir konservatuvar öğrencisine beste yapıp yapmadığını sorun ya da ondan enstrümanıyla doğaçlama yapmasını hatta belli bir melodiyi kulaktan çıkarmasını isteyin ve durumun, çizdiğim tablodan çok daha vahim olduğunu kendi gözlerinizle görün. Konservatuvarlar bırakın insanın doğasındaki sanatsallığı, müzikalliği ortaya çıkarmayı tam tersine onu baskılamaktadırlar. Farkında bile olmadan, insanı kendi doğasına uzaklaştırırlar.
Peki müzik nedir? Müziğin ve sanatın, eserdeki nesnelliğinin ötesinde bir kuvve (potansiyel) olarak insanın doğasında bulunduğunu söyledik ama nedir gerçekten müzik? Yıllar önce Özdemir Nutku’nun tiyatro ile ilgili çok keyifli bir yazısını okumuştum. Tiyatronun ne olduğunu anlayabilmek için, onun özünü bulabilmek için çok keyifli bir akıl yürütme yapıyordu. Bir benzerini biz yapmaya çalışalım.
Müziğin nesneleştiği anlardan birini, bir konseri hayal edelim. Kocaman bir konser salonu da olabilir burası, Envai Kahve’nin sıcacık salonu da. Müziği dinleyenler, müziği üretenler, nota kağıtları, enstrumanlar, belki mikrofonlar ve çeşitli elektronik aletler var bu mekanda. Oyunumuz şöyle:
Bu tablodaki öğeleri tek tek çıkaracağız... ta ki çıkaramayacağımız öğe ya da öğelere ulaşıncaya kadar. Mesela mikrofon ve diğer elektronik aletleri çıkardığımızda müzik varlığını sürdürebilir mi? Evet akustik konserler böyleler. Peki nota kağıtlarını çıkarabilir miyiz? Yani icra edilen bir eser olmadan müzik varlığını sürdürebilir mi? Kesinlikle evet. Doğaçlama müzik yapan bir grubun konseri olabilir bu. Ne kaldı elimizde. Müziği üretenler, müziği dinleyenler ve enstrumanlar... Hadi enstrumanları da çıkaralım. Müzik hala olabilir mi bu tabloda? Evet... Sadece vokal ya da beden perküsyonu ile yapılan konserler var. Peki müziği dinleyenleri çıkarırsak ne olur? Müzik yine devam eder mi? Müziği üreten, müziği yaşayan insan her zaman dinleyenlere çalmaz; hatta çoğu zaman kendi kendine çalar. Sırf prova yapmak için de değil; müzikal hazzı, doğasındaki sanatsallığı, maneviyatı yaşamak için de kendi başına müziği üretir, ‘müziği yaşar’ insan. Peki elimizde ne kaldı? Gözümüzde canlandırmaya çalışalım. Hareket ve seslerle içindeki sanatsallığı yaşayan bir grup insan kalmıyor mu geriye?
Bu sanatsallık zaman zaman oyun olarak çıkabilir karşımıza, zaman zaman da ağıt gibi salt duygunun ifadesi olarak. Her halükarda müziğin ne olduğunu söyleyebiliriz artık. Kendinizi yaşama güdüsüyle (içinizdeki sanatsallığı, maneviyatı yaşama güdüsüyle); hareket ve seslerle her ne yapıyorsanız odur müzik.
Yazıyı çok uzattım biliyorum ama Carl Orff’tan bahsetmeden bitirmem mümkün değil. Çünkü bu yazının, bu fikirlerin bende uyanmasının en önemli sebeplerinden biri Carl Orff. Bakın Carl Orff müziğin başladığı yeri ve müzik eğitimini nasıl açıklıyor bir yazısında:
“Müzik insanın içinde başlar, dolayısıyla hiç bir yönerge olmamalıdır. Müziğin başlangıcı ne enstrümanda ne ilk parmak basışta ne ilk pozisyonda ne de şu ya da bu akordadır . Başlangıç noktası kişinin dinginliği, kendisini dinlemesi, "müziğe hazır olması" ve kendi kalp atışı ve nefesini dinlemesidir.
Çocuklar için müziğe giriş, tıpkı böylesi bir girizgaha ihtiyaç duyan yetişkinlerde olduğu gibi böylesi bir esasta, genel, kapsamlı ve "içeriden dışarıya doğru" olmalıdır. Olası tüm yanlış anlamaları bertaraf etmek için hemen vurgulamalıyız ki burada profesyonel eğitim hakkında konuşmuyoruz fakat gerçek bir müzik eğitiminin ön koşulu olan şartlar ve temel adımları ve de müziğin kendisi için bir anlam taşıması gereken her insan için eşit derecede önemli olan hazırlanma hakkında; müziğe giden yol ve zemini temizlemek hakkında konuşuyoruz.” [6]
Carl Orff ve arkadaşları 1920′lerden itibaren, Orff-Schulwerk adıyla anılan çok çok çok değerli bir müzik ve hareket eğitimi yaklaşımı geliştirmişlerdir. Yaşadıkları iki dünya savaşı arası dönem oldukça büyülü bir uyanışın yaşanmaya başladığı bir dönemdir ve Pilates, Laban, Jung, Moreno gibi insanlarla aynı özden beslenmiş ve birbirleriyle etkileşimde olmuşlardır.
Orff-Schulwerk Müzik ve Hareket Pedagojisi; Kodaly, Suzuki gibi bir müzik eğitimi değildir. Orff’a göre müzik, öğrenilecek ve icra edilecek bir nesne değildir. Müzik ve sanat, insanın doğasında bir kuvve olarak hazır bulunur ve manevi özün hareket ve sesle zuhur etmesidir. Orff-Schulwerk bizleri çok değerli bir şeye, kendi doğamıza yakın olmaya davet ediyor. Gelin bu çağrıya kulak verelim - Gelin bu çağrıya el verelim :)... Ve gelin bu muhteşem sanat pedagogu ve muhteşem sanatçının bir sözüyle bitirelim yazımızı:
“Bugün dünyanın her yerinde fazlaca tartışılan eğitim reformu sorunları hakkında teknik olarak konuşmak istemediğim için kolay anlaşılabilmesi bakımından düşüncelerimi teknik olmayan bir şekilde ifade etmeliyim. Bunun için doğaya dönmeliyiz. Elementer müzik , kelime ve hareket, oyun, ruh gücüyle canlanan ve gelişen her şey bu ruhun “humus”udur, bu “humus” olmadan manevi erozyon tehlikesiyle karşı karşıya kalırız. Erozyon doğada ne anlama gelir? Toprak yanlış bir şekilde kullanıldığında; Örneğin doğal su kaynakları aşırı derecede ekinlerde kullanıldığı zaman veya faydacıl sebepler için ormanlar ve bitkiler çizim tahtası mantığının kurbanı olarak mahvolduğu zaman; kısaca müdahalelerle doğanın dengesi bozulduğu zaman. Benzer şekilde tekrar etmek isterim ki: İnsan kendini özünden uzaklaştırırsa manevi erozyona maruz kalır ve böylece dengesi bozulur.” [7]
Envai Dergisi için yazılmıştır.
[1] Yaratıcı Beyin - Dr. Nancy C. Andreasen – Arkadaş Yayınevi
[2] Çocuklar şirin değil, gerçektirler. Bu yüzden eğer yüzünüzde “ayy evet ne tatlı şey şu çocuklar” ya da benzeri bir ifade varsa lütfen uzaklaştırmaya çalışın bu düşünceleri. Onları biz yetişkinlerin gözünde ‘şirin’ ya da benzeri bir şey yapan, onların bizlerle henüz aynı akıl dışılığı paylaşmıyor olmalarını hoş görebiliyor oluşumuzdur. Yani onlar şirin değil gerçektirler ve gerçek kalabilmek, kendin olabilmek (biz akıl dışı yetişkinlerin arasında) çok çok çok zordur.
[3] Eğer öğretmen esere değil eserin arkasındaki motivasyona bakmış olsaydı bu çocuğun –mesela- dokunulmaya, görünmeye ihtiyacı olduğunu ve bu ihtiyacını karşılayabilmek için böyle bir tutum takındığını görebilecekti. Ve onu uyarmak yerine yanına gidip ona kocaman, sıcacık bir sarılma verip, kulağına ‘sen çok güzel bir çocuksun’ diye fısıldayabilecekti.
[4] “Incognito” adlı eğlenceli ve etkileyici kitaba bakabilirsiniz. David Eagleman Domingo Yayınevi (Bkz Yayıncılık)
[5] Jung’un maneviyat vurgusu dinsel bir vurgu olarak algılanmıştır ama gerçek tam olarak bu değildir. Sünni bir müslüman ya da katolik bir hıristiyan olarak yetiştiyseniz Jung’un maneviyat vurgusunu yanlış anlamanız mümkün. Oysa eğer Yunus Emre’ye, Mevlana’ya ya da Tao’ya bakarsanız, Jung ile çok benzer bir maneviyattan bahsettiklerini görürsünüz. Jung’u merak edenler için, Jung’un kendi kitabı olan “İnsan Ruhuna Yöneliş” keyifli bir başlangıç olabilir.
[6] Carl Orff, Text on Theory and Practice of Orff-Schulwerk “Thoughts about Music with Children and Non-professionals” sf:66
[7] Carl Orff Orff-Schulwerk: Geçmiş ve Gelecek (1963) İnfo Dergisi Sayı:14 Çeviri: Dr. Banu Özevin