Show & Tell

PR's Tumblrdome
noise dept.

No title available
Monterey Bay Aquarium
will byers stan first human second
Xuebing Du
art blog(derogatory)
No title available

oozey mess
d e v o n

Discoholic 🪩
ojovivo
todays bird
Stranger Things
PUT YOUR BEARD IN MY MOUTH
sheepfilms

Jar Jar Binks Fan Club
RMH
𓃗

seen from Ireland
seen from United States

seen from Türkiye
seen from France
seen from France
seen from Philippines
seen from Malaysia

seen from United States

seen from Ireland
seen from United States

seen from Argentina
seen from Colombia

seen from Russia

seen from Vietnam

seen from Ireland

seen from United Kingdom
seen from United Kingdom

seen from United States
seen from Philippines
seen from Malaysia
"Eğer andlaşmalarından sonra, yeminlerini bozarlar, dininize dil uzatırlarsa, inkarda önde gidenlerle savaşın, çünkü onların yeminleri sayıl
Bizim zayıflığımız azlığımızdan değil. Bizim zayıflığımız güçsüzlüğümüzden değil. Bizim zayıflığımız unutkanlığımızdan....
Allah bizi nasıl yaratıyor?
Güzel sorular güzel tefekkürlerin kapısıdır. Ve zaten güzel sorular güzel zekalardan haber verir. Sorusu olmayanın tefekkürü de olmaz. İmam Muhammed rahimehullahın, daha küçücük bir çocukken, İmam-ı Âzâm rahimehullaha kendisini bir soruyla farkettirdiği anlatılır. Soruyu cevaplayan İmam-ı Âzâm Hazretleri şaşkınlıkla sormuştur: "Çocuk, bu soruyu sen mi düşündün, birinden mi duydun?" İmam Muhammed rahimehullah "Ben düşündüm!" deyince onun 'derslerine gelmesini' istemiştir. Ve o güzel sorulu yiğit çocuktan Hanefî imamlarının en büyüklerinden birisi çıkmıştır. Maşaallah. Barekallah. (İmam Muhammed, Bağdat hayatında yanında misafir kalan, İmam Şafiî rahimehullahın dahi zekasını övdüğü birisidir.) İmam-ı Âzâm rahimehullahın her türlü faziletinin yanısıra hem de bir 'insan sarrafı' olduğu anlaşılıyor. Hatta yine Hanefî imamlarının en büyüklerinden İmam Ebu Yusuf rahimehullahı da, annesinin göndermek istememesi üzerine, maaşla derslerine getirttiği biliniyor. Yani, Hazret, talebenin sağlamını bulunca 'cebinden masrafını karşılamakla olsun' tutuyordu.
Benim de güzel sorular soran arkadaşlarım var. Gerçi, ahirzaman çocuğuyuz, bizim sorumuz hiç bitmez. Biraz da zamanın gereği olarak şüphelerle yaralıyız. Ancak aynı zamanda o şüphelerle imkanlıyız. Cenab-ı Mevla Furkan'ında 'uğruna cihad edenlere yollarını göstereceğini' vaadediyor. Cevap arayışlarımızın da bir cihad olduğunu düşünürsek bu ayetin kapsama alanına dahiliz demektir. Hüda elbette bizi istikamete hidayet edecektir. Yeter ki cihada ihlas ile devam edelim.
Geçenlerde de bir arkadaşım bana şöyle sordu: "Abi, herşey tamam da, Allah bizi nasıl yaratıyor?" Kimileri böyle soruları "Sen yaratmıyorsun ya! Ne düşünüyorsun? Senin işin mi?" şeklinde bastırabilir. Ben öyle bir yolu tercih etmem. Üzerine bir müddet konuştuk. Elbette bizim gibi arızî vücud dairesinde varolan şeylerin Vacibü'l-Vücud'un nasıl başka vücudları halkettiğini kavraması mümkün değil. Ancak zihnimizin gerginliğini genişliğe kalbedecek şöyle şeyleri düşündük:
Benzetmek gibi olmasın. Daha üst/çok boyutlu bir varlığın daha alt/az boyutlu bir varlığa tasarrufu üstlüğün-altlığın, çokluğun-azlığın dereceği nisbetinde, daha kolaydır. Sözgelimi: Ben bir çizgifilm çizeri olsam, o iki boyutlu çizgi âleminde, kolaylıkla yeni bir âlem kurar-kaldırırım. Dilersem Andromeda galaksisine giderim. Dilersem Mars'ta yerleşirim. Dilersem bir atomun içinde yaşarım. Bir çizer için bunları kurgulamak pek kolaydır. Zira çalıştığı âlem kendisinden daha düşük boyutludur. Yine, bir oyun tasarımcısı olsam, bilgisayarımın başında yazdığım kodlarla dünyalar kurabilirim. Dağlar koyup kaldırabilirim.
Evet. Bizler dört boyutlu canlılarız: En, boy, derinlik ve zaman. Fakat bir çizgifilmin/oyunun bizimki gibi fizikî bir derinliği yoktur. İki boyutludur. Yüzeyden ibarettir. Oradaki karakterlere istediğim şeyi yaptırabilirim bu sayede. Tabir-i caizse, ben ne dersem, o olurlar. Dilersem havada yürürler. Dilersem dağları delerler. Dilersem uçarlar. Çünkü o alt vücud sahasında rakibim olabilecek bir vücud engeli yoktur. Lakin kendi boyutuma geldiğimde işler hiç de böyle kolay yürümez.
Tom ile Jerry'iyi gerçek hayatta oluşturmam sözkonusu olamaz. Çizgifilmde yaptıklarını da gerçek hayatta yaptırmam mümkün değildir. Çünkü bu defa daha üst/çok boyutlu olan değilim. Kendi boyutumdayım. Kendi vücud dairemdeyim. Buradaki şeyler en az benim kadar 'şey'dirler. O nedenle bana karşı koyarlar. Kendi varlıklarının hakkını bana/irademe karşı savunurlar. Direnirler. Savaşırlar. Bu yüzden 'teknoloji ile' kenarlarından dolaşmaya çalışırım. Birşeyin yapılmasındaki zorluk/kolaylık, biz arızîler için, bize karşı koyan vücudların gücü nisbetindedir. Buzun üzerinde kaymak kolaydır. Buz sizi tutmaya çalışmaz. Ama bataklıkta kaymak zordur. Çünkü bataklık sizi tutar. Eğer karşımızda bize eşit veya bizden güçlü bir vücud varsa bizim eyleme gücümüz azalıyor. Eşitler birbirine diş geçirebiliyor. Bir de üst boyuttan engellendiğinizi düşünün. Hiçbirşey yapamazsınız. Zira sizin de o üst boyuttaki tasarrufa karşı nisbetiniz Tom ile Jerry'nin size nisbeti gibi olur.
Bunun birazcık ilerisi hayalimizdir. Hayalimizi tek boyut olarak düşünelim. Orada birşeyin varolması bizim onu düşünmemizle hemen gerçekleşiyor gibidir. 'Yok' değildir. Vardır. Varlığına kendi içimizde şahidizdir. "Bir hayalim var!" diye konuşuruz o yüzden. Fakat vücudu bizim vücudumuza nisbetle o kadar zayıftır ki, dilegetirmek dışında, tutup kimseye gösteremeyiz. Üstelik üzerinde işçilik yapmak da çok kolaydır bizim için. Hayallerimizi sık sık değiştirebiliriz. Detaylarıyla paşa gönlümüzün istediği şekilde oynayabiliriz. Bize bu imkanı veren onun vücud dairesinin bizim vücud dairemizden aşağı oluşudur. Duygularımızın dairesi sanki 'tek boyutlular dairesi' gibidir yine. Dışımızda yaşanan hadiseler o dairede vücudlara sebebiyet verirler. "Beni kızdırdı!" deriz. "Beni kırdı!" söyleriz. "Beni sevindirdi!" düşünürüz. Bunlar o alt dairede vücudlardır.
Nihayetinde bunları da yaratan biz değiliz amma sanki bir emrimizle/isteğimizle oluyorlar gibidir. Peki niye yaratan biz değiliz? Çünkü, bizim üstümüzde, Vacibü'l-Vücud seviyesinde varolan bir 'İrade-i Külliye' sahibi var. O celle celaluhu öyle bir nihayetsiz ilme, iradeye, kudrete sahip ki, Onun "Ol!" demediğinden başka hiçbirşey, sırf istememizle vücuda çıkamaz. Onun vücud üzerindeki mutlak tasarrufu bizim sözde bütün tasarruflarımızı bastırır. O izin verirse olur. Vermezse asla olmaz. Üstelik, O, 'vahdet-ehadiyet' sahibidir. Yani kendi vücud dairesinde dengi yoktur. Tasarrufuna karşı koyacak başkası yoktur.
Doğrusu, hiçbir kaynakta denk gelmediğim, ama İbn-i Arabî Hazretlerine atfen işittiğim "Âlem Allah'ın rüyasıdır!" cümlesini böyle te'vil ederim ben. Hâşâ, elbette Cenab-ı Mevla'yı hiçbir uyku tutmaz, böylesi kusurlar mahlukata aittir. Ancak burada, işte yukarıda tarif etmeye çalıştığım, 'farklı vücud mertebeleri' tasviri var gibidir. Yani, lâ teşbih velâ temsil, benzetmek gibi olmasın, insanın vücud dairesinin rüyasının vücud dairesine üstünlüğü neyse, ondan çok çok çok çok... yani nihayetsiz derece çok şekilde Cenab-ı Hakkın vücud dairesinin de bizim vücud dairemize üstünlüğü vardır. İnsana rüyasının kolaylığı nisbetinde, yok-hayır, o nisbetten sonsuz derece daha fazla, Mevla Teala'ya da bizim hilkatimiz kolaydır. O öyle bir dairedir ki biz ancak ona 'subhaniyet' ile işaret edebiliriz. Yoksa anlamamız mümkün değildir. 'Subhaniyet' de zaten esasında 'ulaşamadığımızın, anlayamayacağımızın, bizim gibi olmadığının' ifadesidir. 'Subhanallah' dediğimizde biz Rabbü'l-Âlemîn'e "Sen bizim gibi olmaktan münezzehsin!" demiş oluruz. Mantıklı olan da budur. Ki o yüzden Bediüzzaman Hazretleri diyor:
"İşte, şu vaziyette bir insana hakikî mâbud olacak, yalnız, herşeyin dizgini elinde, herşeyin hazinesi yanında, herşeyin yanında nâzır, her mekânda hazır, mekândan münezzeh, aczden müberrâ, kusurdan mukaddes, nakstan muallâ bir Kadîr-i Zülcelâl, bir Rahîm-i Zülcemâl, bir Hakîm-i Zülkemâl olabilir. Çünkü, nihayetsiz hâcât-ı insaniyeyi ifa edecek, ancak nihayetsiz bir kudret ve muhit bir ilim sahibi olabilir. Öyle ise mâbudiyete lâyık yalnız O'dur."
Toparlarsam: Kendi vücud dairemizden bakarak "Allah vücudumuzu nasıl halkediyor?" diye düşünmek bizi müşküle sokuyor. Zira biz kendimiz kadar var şeylerin içinde bir hilkati asla başaramıyoruz. Yoktan vara çıkaramıyoruz. Bunu kavramak için kendimizden daha düşük vücud dairelerine bakmalıyız. Onlarla aramızdaki nisbeti düşünerek bir parça Hüda'nın bizi nasıl yarattığını tefekküre yeltenebiliriz. Ancak burada da teşbihten sakınmak elzemdir. Çünkü, hakikatte orayı kavrayabiliyor değiliz, kavramak mümkün de değildir. "İmanımızı kurtaracak kadar ihata bize yeter!" derim, vesselam.
AK Parti ne iyi kalpli bir parti. Dünyada eşi-benzeri yoktur. Yani, düşünsenize, yıllardır anamuhalefet fırkası olarak emdiği sütü burnundan
Nurcular kişilere reddiye yapmaz mı?
Zorluk bazen keyfî bir zindandır. Kendimizi kapattığımız bir zindan. İçeri girip, kapısını kilitleyip, sonra da anahtarını yuttuğumuz. Evet. Hani Hadîd sûresinin 27. ayetinde kısa mealiyle buyrulur: "Ruhbanlığa gelince. Biz onu farz kılmamıştık. Allah’ın rızasını kazanmak için kendileri icat etmişlerdi. Fakat ona da gereği gibi uymadılar." Bu hükmün hakikatinin delili bugün dahi Katoliklerin yaşamaktan kurtulamadıkları cinsel skandallardır. Vatikan her sene 'sapık rahipler' yüzünden açılmış davalarlar uğraşır. Yüksek tazminatlar öder. Özürler diler. Çünkü nikah fıtrîdir. Bekarlığı din adamlığı için mecburî tutarsanız bedelini de böyle rezaletlerle ödersiniz. Burada kabahat elbette ruhbanlığı uyduranlara aittir. Hâşâ, Allah'a ait değildir, zira Hak Subhanehu ve Teala hakiki İsevîlikte rahiplere böyle bir zorunluluk yüklememiştir. Zorluğu kendilerine kendileri uydurmuştur.
Tabii, ayet-i celile, evvelemirde muharref hristiyanlığı muhatap alıyor. Fakat, elbette, sadece onlarla konuşmuyor. Hepimize bir uyarıda bulunuyor. "Cenab-ı Hakkın rahmetiyle cadde kadar geniş tuttuğu yollarda, siz dar sokakları dayatırsanız illa, isterse takva niyetiyle olsun bu, altından kalkamayabilirsiniz!" deniliyor. O yüzden, âdemoğlunun özbir nefsine 'azimet' gözüyle bakması övülmüş, fakat kardeşlerine 'ruhsat dairesi genişliğinde' acıması tavsiye edilmiştir. Eğer kendi nefsine 'ruhsat dairesi genişliğinde' bakıp da kardeşlerinden 'azimeti' bekliyorsa, bu, muvazenesizliğe hamledilmiştir. Zira Fetih sûresinin 29. ayetinde de denilmiştir ki: "Onlar, kâfirlere karşı şiddetli, kendi aralarında pek merhametlidirler." Merhametin şânı 'caddeyi dar sokak kılmak' değildir.
Bazen biz nurcular da, mürşidimizin hiç böyle bir muradı olmamasına rağmen, kardeşlerimize dar sokaklar sunabiliyoruz. Ehl-i Sünnet ve'l-Cemaat caddesini ellerinden alıyoruz. "Adalet namazında kıbleniz dört mezhep olsun!" ölçüsünde konuşmuyoruz. Niyetimiz iyi aslında. Daha müttaki bir meslek inşa etmeye çalışıyoruz. Ancak ruhbanlığın ortaya çıkışı da böyle değil miydi? Onlar Allah'ın helal dairesini daralttılar. Ve helal dairesini daraltmak 'rahmetten kaçmak' manasına da gelirdi. Çünkü ruhsat da rahmettendir. Bedeliniyse sonraki nesiller öder.
Geçenlerde, tevafuk, çeşitli meclislerde 'reddiye meselesini' müzakere etmek nasip oldu. Mevzu gidip şöyle bir eşiğe dayandı nihayet: "Risale-i Nur mesleğinde kişilere değil fikirlere reddiye yapılır." Kaide çıkarmanın tatbik/tefekkür kolaylığı sağladığını kabul etmekle birlikte, isterim ki, o kaide yanlış olmasın. Yani cümlenin dilegeliş güzelliği bizi hakikati budama hamakatine düşürmesin. Çünkü kişi reddiyesinin reddedildiğine dair Bediüzzaman Hazretlerinin sarih bir beyanı yoktur. Bu daha çok çıkarıma benzemektedir. Ancak bu çıkarımın da metinlerle mizana vurulması gerekir. Umberto Eco'nun da tarifiyle, yorumun 'aşırı yorum' olmaması, ancak 'bütüne uyumuyla' ortaya çıkar. Ve, evet, bu kaidenin Risale-i Nur'la mihenge vurulması başının-gözünün yaralanmasıyla sonuçlanmaktadır.
Çünkü Bediüzzaman Hazretleri de kişileri anarak tenkidlerde bulunmaktadır. Mesela? Mesela: "Biraderim Derviş Vahdetî Bey'e..." makalesinde isim vererek uyarmıştır. Yine, İşaratü'l-İ'caz'da, "Mısır Müftüsü Şeyh Muhammed Abduh'un telâkkisine göre..." diye başlayan bölümde hatasına dikkat çekilmektedir. Buna mümasil Eski Said döneminde, isimleri zâhiren geçmese de, kişilere yazıldığı meşhur makaleler mevcuttur. Bunlar içinde, Cenab Şehabeddin'e yazılmış olan, İçtihad Risalesi'nin de özünü içeren, makale sayılabilir. Necmeddin Şahiner abi, Bilinmeyen Taraflarıyla Bediüzzaman Said Nursî'de, bu makalenin Cenab Şehabeddin'in Daru'l-Hikmeti'l-İslamiye'ye yaptığı tenkide cevap olduğunu aktarmaktadır. Başkaları da vardır. Uzatmamak için bu kadarla iktifa edeyim.
Tabii, ben bu misalleri getirince, "Eski Said döneminde öyleydi. Yeni Said döneminde terketmiştir. Artık kişileri anmamıştır!" gibi birşey de söyleniyor. Efendim, bu da hatalıdır, yanlıştır. Başta Vahdetü'l-Vücud meselesinin tenkidinde İbn-i Arabî Hazretlerini ismen anmaktan geri durmayışı apaçık bir delildir. Yine, konuyla ilgili olarak, Mustafa Sabri Efendi merhum ile Musa Bekûf'un görüşlerini kıyasladığı mektubunda da bundan teberri etmemiştir. Hatta, 8. Mektub'un başlarında, "Bir üstadım olan İmam-ı Rabbânî'ye muhalif olarak diyorum ki..." diyerek söze girmesi kişileri anmakta sakınca görmediğine misaldir.
Böyle sarih anmalar haricinde "Eğirdir Müftüsüne son ihtar!" denilerek başlayan metnin de kime yazıldığı müdakkiklerce bilinir. Yine 'İhtiyar Hoca' hakkında yazılmış mektuplarda kastedilenin kim olduğu ehline malumdur. Yahut "İmam Ömer Efendinin suali ki, bedbaht bir doktor, Hazret-i İsâ aleyhisselâmın pederi varmış diye..." başlayan mektubun bir meşhuru nişan aldığı pek bellidir. Bizim bu kişileri 'peşine düşmediğimizden' bilmeyişimiz 'kişilerin olmadığı' anlamına gelmez. (Ayetlerin esbab-ı nüzûlü de avam-ı müslimîn için böyledir. Ama bizim bilmeyişimiz esbabı ortadan kaldırmaz.) Metnin dokusu "Kişi de konuya dahildir!" demektedir çünkü. Eğer kişi hiç hesaba katılmayacak olsa metnin yapısının buna göre kurulması gerekirdi. Sözgelimi: Ayetü'l-Kübra Risalesi gibi olabilirdi. Ancak Bediüzzaman Hazretleri bu gibi metinlerde hedefine kişileri de aldığını üslûbuyla belli etmiştir.
Toparlarsam: Kişilere reddiye yapmak da fikirlere reddiye yapmak da Ehl-i Sünnet ve'l-Cemaat ulemasının İslam tarihi boyunca istimal ettikleri yollardır. Bazen sadece fikirlere reddiye yapılır. Bazen de gerekli görülüp kişilere reddiye yapılır. Kişilere reddiye yapmanın cevazının Tebbet sûresinden alındığı söylenir. (Orada, bizzat Cenab-ı Hak, Ebu Leheb'i anmıştır.) Buna mümasil sünnette de delilleri vardır. Ulemamız da zaten bu hikmetlerden hareketle tarih boyunca kişilere reddiye yapmayı sürdürmüşlerdir. Bunu yapmalarının sebebi sorunun kaynağı olan kişinin mü'minlerce tanınmasının gerekliliğidir. Kişinin arızası bilinmezse mü'minler onu müstakim görerek istifadeye devam edebilirler. (Cerh ve Ta'dîl ulemasına binler rahmet olsun.) Böyle bir sapmadan hassaten avam-ı müslimîni korumak salih ulemanın vazifelerindedir. Ki Bediüzzaman Hazretleri de İşaratü'l-İ'caz'da der:
"Bir şahıs, bir şahsı, nasîhatle fena birşeyden menetmek üzere şöyle tevcih-i kelâmda bulunur: Ey kişi! Aklın varsa şu yapmak istediğin şey muhaldir, hem nefsine zarardır. Hem iyiyi kötüyü tefrik edecek bir hissin yok mudur? Anlaşılan, hakikatı hurafe, tatlıyı acı gösteren seciyende bir hastalık vardır. Şüphesiz o hastalıktan kurtulup şifayab olmak istiyorsun. Fakat senin bu halin, o hastalığı izale değil, tezyid ediyor. Eğer bu halinle bir lezzet, bir zevk istersen, en şedit bir elemi intaç eden bir azap eline geçer. En nihayet sarhoşluktan ayrılıp, kötü halinden vazgeçmediğin takdirde, fesadın başkalara geçmemek üzere hortumun üzerine, bir damganın vurulmasıyla seni teşhir ve ilân etmek lâzımdır."
Evet. Öyledir. Zehirlemekten vazgeçmeyenlerin fesadının başkalarına sirayet etmemesi için burunlarına damga vurmak lazımdır. Hırsızın eli kesilir. İslam uleması tarih boyunca bunu yapmıştır. Bediüzzaman Hazretleri de, hikmeti iktiza ettiğinde, bu yola başvurmuştur. Durum böyle olduğu halde "Risale-i Nur mesleğinde kişilere değil fikirlere reddiye yapılır!" demek, tıpkı ruhbanlığın icadı gibi, kendine bir güçlük inşa etmektir. Bence nurcular da, tıpkı ruhbanlar gibi, icad ettikleri bu güçlüğün altından kalkamıyorlar. Kişilere çok sayıda reddiye yapıyorlar. Bunları medyada veya sosyalmedyada sıklıkla neşrediyorlar. (Mesela: Mustafa İslamoğlu'nun, Mustafa Öztürk'ün vs. Bediüzzaman Hazretlerine yaptıkları bühtanlardan sonra yazılan cevapları hatırlayalım.) Fakat şöyle birşey oluyor:
Diyelim bir nurcu başka bir nurcunun yaptığı tenkidi, herhangi bir hikmetle, doğru bulmazsa onu bu şekilde vazgeçirmeye çalışıyor: "Risale-i Nur mesleğinde kişilere değil fikirlere reddiye yapılır!" Eğer tenkidi beğenirse hiç bu konuya girmiyor. Neyse. Bence bu taktiksel uygulama artık rafa kalkmalı. Elbette Risale-i Nur mesleğinde de kişilere tenkid/reddiye yapılabilir. (Yapılıyor da!) Zira Risale-i Nur'un dairesi Ehl-i Sünnet ve'l-Cemaat dairesidir. Başka birşey değiliz ki caddemiz elimizden alınsın. Ha kişi kendisine sokağı meslek tutar. Takvasıdır, seçimidir, birşey demeyiz. Ama dayatmak? Aslaaa!
Fosforlu Kalem'de yeni misafirim
@ikalin1'ın İslam ve Batı'sı.
Mizah tarafsız değildir. Her mizah ait olduğu ideolojik dünyadan doğar. Ve güldürdüğü yere kendi itikadını taşır. Bunun Kur'an-ı Hakîm'deki.
#FosforluKalem'de yeni misafirim: İmam Gazâlî rahimehullahın "Ey Oğul!" eseri. Ben bu kitabı Akif Yayınları'ndan okudum ama yayınevini kesinlikle tavsiye etmiyorum. Hayatımda böyle kötü işçilik görmedim. Başkasından okuyun: