“O kaybolan yılları hatırladı. Sanki tozlu bir pencereden bakar gibi. Geçmiş, görebildiği ama dokunamadığı bir şeydi.”
Fa Yeung Nin Wa - 2000
(In the Mood For Love | Aşk Zamanı)
Wong Kar-wai
seen from Türkiye
seen from Italy
seen from Italy

seen from United States
seen from Lebanon
seen from United States

seen from United States
seen from Lebanon

seen from United States

seen from Lebanon
seen from United States
seen from Russia
seen from Russia

seen from United States
seen from Yemen
seen from Japan

seen from United States

seen from Angola
seen from United States
seen from United States
“O kaybolan yılları hatırladı. Sanki tozlu bir pencereden bakar gibi. Geçmiş, görebildiği ama dokunamadığı bir şeydi.”
Fa Yeung Nin Wa - 2000
(In the Mood For Love | Aşk Zamanı)
Wong Kar-wai
Fight Club (1999. David Fincher) (Cinematographer: Jeff Cronenweth)
L'enfer,
ilişkilerdeki travmalarla dibe vuran hayatlar için "cehennem"in aslında bu dünyada da yaşanabileceğini anlatan film. izlemem öyle bir zamana denk geldi ki... tuhaf...
kıskançlığın psikopatolojisini araştıran chabrol filmi. aşk ve tutku komasına eşlik eden saplantı ve kıskançlık bütün boyutlarıyla incelenmiş, ortaya incelikli bir eser çıkmıştır.
şu muhteşem sahnede:
erkek, rüyasında sayıklayan karısını uyandırarak ona "ne görüyorsun?" diye sorar. sevdiğimiz kişinin rüyalarını da görebilseydik onun hakkında ne düşünürdük? fiziken sahip olduğumuzu sandığımız kişinin rüyalarına da sahip olduğumuzda aşktan ve evlilikten geriye ne kalırdı? bu sorular en az şu kadınlar ne ister adlı filmdeki fantezi gibi baştan çıkartıcı ve tehlikelidir. sözüm ona kadınların aklından geçenleri okusaydık her şey daha mı kolay olurdu, yoksa daha da mı zorlaşırdı?
ya kadının gözünden gördüğümüz rüya değil de kâbus ise? bir ötekinin rüyalarını bile neden kıskanalım? hayatta gizem ve belirsizlik olmasaydı her şey yapaylaşır ve hatta sanata bile gerek kalmazdı halbuki.
kıskançlık hakikaten bir cehennem...bunu tüm anlamıyla hissettiren bir film..
milla.
Marriage Story
Marriage Story boşanma sürecinde arkadaş kalmaya çalışan ve değişen hayatları hakkında bir yere varmak isteyen,oğulları olan bir çifti anlatıyor. Onları hiç birbirlerini tutku ile severken görmedik ama anlattıklarına göre bir hayli aşık olmuş olmalılar. En azından Nicole, Charlie’ye aşık.
Film oldukça yoğun duygular içeren, aynı anda iki dostunuz dert anlatıyor da ikisine de ‘‘Haklısın’‘ diyorsunuz gibi hissettiren bir filmdi.
Oldukça güzel küçük ayrıntıları var ve ben aslında anlatarak bunları öldürmek istemiyorum. Fakat en sevdiğim şey filmin çekilme şekli ; sinematografisiydi.
Bu iki insan tiyatro sanatçısı ve tiyatro yönetmeni. Film de aynen öyle bize bir tiyatro izletiyor adeta, ışıklar, renkler, sahne geçişleri ve hatta performanslar bile olağanüstü. Film müzikleri ve vurucu yakın plan çekimleri ile hisleri çok sade bir biçimde bize aktarmış.
Scarlett Johansson’ ı o kadar uzun süredir Marvel’ da izledim ki, filmi izlerken onu rolün içinde görememekten korkmuştum. Fakat ilk sahneden itibaren onu oğlu ile vakit geçiren Nicole olarak gördüm. Adam Driver’ı ise ilk kez bu filmde tanıdım.
Performanslar ve filmi ileri taşıyan ayrıntılar seyircinin gözüne sokulmadan işlenmişti. Zarif bir filmdi diyebilirim. Herkesin bildiği meşhur olmuş kavga sahnesini ben de dört gözle bekledim. Fakat beni ağlatan en vurucu sahne mektup sahnesiydi.
Bazen hayatımız kontrolü ele alamadığımız bir yola girer ve tek yapabileceğimiz izlemektir.
Yönetmen Charlie’ nin yaşadıklarını bize göstermiş, Nicole’unkileri ise oğulları tarafından seyirciye aktarmış; ki bu da bizim hikayeyi tam olarak Charlie’nin gözünden izlediğimiz hissine kapılmamızı sağlıyor. Aslında filmin ilk yarısını Nicole’ ün neden bu evliliğin artık yürümediğini anlatması ile tamamladığımız için her ikisine de hikayelerini anlatmaları için zaman verilmiş.
Bu film giriş-gelişme-sonuç isteyen insanlara uygun bir film değil. Bu film insanları ve zorlukları hissetmek ve yaşananlara yakından tanıklık etmek isteyenlere göre bir film. Ve çok da başarılı olmuş. 5/5 bir film. İyi seyirler.
"Hakan: Muhâfız" mı?
Radyo tiyatrosu olması yeterli olabilecekken, 2 saatlik bir sinema filmi olabilecekken; tutup da bu kadar ucuz bir fikri niçin 10 bölümlük bir dizi yaptıklarını anlamadım.
"Hakan: Muhafız" İçerde, Kâbuslar Evi ve Av Mevsimi adlı çalışmaların bir kolajı olmak derekesinden yukarıya, hangi niteliğiyle, hangi farkıyla çıkabilir?
Gerçekten radyo tiyatrosu olması dahi yeterliyken böyle bir fikrin TV dizisi olabileceğine kendilerini nasıl inandırmışlar anlamak mümkün değil. Yani bu çalışmanın hangi görülmeye değer yönünden dolayı, kafamı çevirip de -sâdece sesinden her şeyi anlayabiliyorken- herhangi bir sahnesini görmeye tenezzül edeyim, bilemedim. Bir israf projesine daha değerli vaktimizi, onlara istemeden iştirak edip yine biz de onlar gibi yine israf etmiş olduk. Harcadığım vakte çok üzüldüm.
Son 2 bölüm hiç çekilmese olmaz mıymış; yapımcıyla 10 bölüm için mi anlaşma yapılmış, bilemiyoruz.
Tıpkı o İçerde dizisinde olduğu gibi bitmek bilmeyen sahneler, uzun diyaloglar, uzun tiratlar; yazarlarının kendilerinin dahi inanamadığı o çürük, ipe sapa gelmez, dakka süresince dahi işlenmemiş ham tezi, seyirci karşısında mantıkî bir temele oturtmaya çalışma zavallılığı. Mutfakta görülmesi gereken işlerin sunumda kotarılmaya çalışılması...
Tez üzerinde düşünülmemiş, tez işlenmemiş; tez, tarihin tarlasında dolaşırken tesâdüfen yerde bulunmuş, yıkanmamış, cevheri toprağından ayıklanmamış; eritilip kalıba dökmek şöyle dursun, ateş değil ten sıcaklığı bile görmemiş...
Sorumsuzluk.
Osman Uygar Kandemir
"Sen hiç aşık oldun mu ?" . . Kaçaklar, 1971 🌻
Korku üzerinden insanların sınırlandıralamayacağını ele alan bir film önereceğim sizlere: M. Night Shyamalan'ın yönetmenliğini yaptığı 2004 yılında yayımlanan Amerikan yapımı The Village filmi. Adından da anlaşılacağı gibi köy hayatını ele alıyor. Ama filmdeki köy bildiğimiz köylerden değil. Bir grup akıllı insan toplanıyor ve kentle bağını tamamen koparmış bir köy tasavvur ediyorlar. Bu köyü kentten tamamen koparmak için ise bir takım yollara başvurdular. Şu kadarını söyleyeyim korku temelli bir plan kurdular. Bu köyde kentin tehlikelerinden uzak bir yaşam hayal ettiler. Köy halkı her ne kadar kendilerini 1800lü yıllarda yaşadığını sansa da filmin sonunda bir gazetede göze çarpan tarih 2004ü gösteriyor. Bu da köy halkının ne kadar izole yaşadığını gösteriyor. Bu noktada akla Amerika'nın 11 eylül ile beraber yaşadığı içe kapanık topluma dönüşme dönemi geliyor. Filmde bu hususa inçe bir atıf var gibi. Peki bu mümkün mü? Filmi izlerken aklımı kurcalayan bazı noktalar oldu. Filmde her şey imece usulü yapılıyor ve kendi imkanlarını kullanıyorlar. Çünkü dışarıyla hiçbir bağlantıları yok. Ama buna rağmen kıyafet, su temini gibi temel hususları nasıl sağladıklarına dair bir ipucu bulamadım. İnsan filmi izlerken böyle bir şey gerçekten olur mu diye düşünürken böyle noktalar insanın aklını kurcalıyor. Tabi bir de insanın sınır tanımaz ufkunu da devre dışı bırakamıyoruz ki filmde de bunu görüyoruz. (Daha fazla spoiler vermemeyim;) ) Filmi izlerken aklıma gelen bir başka şey ise Huteryanlar oldu. Huteryanlar Kanada'da yaşayan Hristiyan bir mezhep. Komün hayati yaşayan teknolojiyi olabildiğince hayatlarından uzak tutan Amişlere benzeyen bir grup. Köy de bu gruba fazlasıyla benziyor. Huteryanlar hakkında NatGeo güzel bir belgesel hazırlamış. Merak edenler izleyebilir. Filmin sinematografisi büyüleyici. Doğa, orman, köy hayatı çok gerçekçi yansıtılmış beyaz perdeye. Müzikleri ise ödül almış. Görüntü ile müzik bu kadar uyuşabilir. İyi seyirler…