Refikler Çiftliği/Fethiye - Başka bir hayat mümkün
Yurtdışındaki asıl yolculuğum başlamadan önce Türkiye'de ısınma turu tadında yaptığım Refikler Çiftliği ziyareti önceden karar verdiğim ve planladığım tek etkinlik idi.
Refikler Çiftliğini ilk defa Yeşiller Derneği'nin toplum destekli tarım çalıştayında tanıştığım birinden duymuştum. “Çok keyifli bir yer, mutlaka gitmelisin.” demişti. Refikler, TaTuTa'ya üye çiftliklerden bir tanesi. TaTuTa ise Buğday Derneği tarafından yürütülen ekolojik çiftliklerde tarım turizmi ve gönüllü bilgi, tecrübe takası projesi. Bu proje, gönüllü olarak gidip bu çiftliklerde çalışıp, organik tarımı/permakültürü/ekolojik hayatı deneyimleme ve öğrenme şansı sunuyor. Konaklama ve yeme-içme de çiftlik tarafından karşılanıyor. Bu esnada çiftlikler de sizin gönüllü iş gücünüzden faydalanmış, birikim ve pratiklerini paylaşmış oluyor. Bu işe dünyada wwoofing deniyor.
Refikler'in TaTuTa'daki açıklamasını gördüğümde bayılmıştım, aynen paylaşayım.
“2 yıl önce Fethiye’ye 25 km. uzaklıkta, bir vadinin dağa doğru yamacında, orman içinde yerleşim birimlerinden uzak, 10 dönüm arazide Şifalı Bitkiler ve Doğal Tarım yapmak ve de kolektif bir yaşam tasavvurunu gerçekleştirmek üzere başladık çalışmaya. Tarıma elverişsiz hale gelmiş araziyi temizlemek, düzenlemek epeyce zamanımızı aldı. 2 yıllık süre içinde, düzenleme ve kalacak yerlerin inşası yanı sıra, 55 çeşit olmak üzere 400’ü aşkın ağaç diktik. 100 çeşitten fazla 20.000 civarında şifalı bitki fidanı yetiştirdik, diktik. 30 çeşit üzeri de sebze – bakliyat benzeri yemek için yetiştiriyoruz. Önceden dikili 200 civarında genç zeytin ağacı da şimdilik zeytin ihtiyacımızı karşılıyor. Seneye zeytinyağımız da çıkacak görünüyor. Kovanlarımız var, balımız oluyor, nar ekşisi, turunç ekşisi, turşular, zeytin salamurası, baharatlar, domates biber patlıcan kurusu, harnup pekmezi yapıyoruz. Kendi ürettiklerimiz yanı sıra doğadan da epeyce çeşit şifalı bitki topluyoruz. Bitki esansları çıkarıp kremler, yağlar yapıyoruz. Aynısefa, kantaron, kudret narı yağı vb. Uğraşı çok. Çeşit çok. Hiçbir şeyden çok çok yapmıyoruz, kitlesel üretimden uzak duracağız. Doğal hayatı korumaya, kirletmemeye özen gösteriyoruz. Dağda yayılmış hayvan gübresi dışında hiçbir “organik” gübre ya da ilaç kullanmıyoruz. Çok organize ve düzenli olmak, çok hesap kitapla uğraşmak istemiyoruz. Çok çalıştığımız zamanlar da oluyor, gevşek çalıştığımız zamanlarda. Yaşamı sadeleştirme ve basitleştirmeden yanayız. Kendine yeterliliği önemsiyor, yaptıklarımızın “zenginleşmenin” konusu haline gelmemesine dikkat ediyoruz. Bakkal kalalım, market olmayalım diyoruz. Tanıdığa, tanıdığın tanıdığına, iki çift laf edebileceğimiz insanlara, doğrudan, bakkal defteri kadar hesap çapında kalacak bir alışveriş ilişkimiz olsun derdindeyiz. Sürekli okuduğumuz, üzerine muhabbet ettiğimiz, geceleri muhabbete ve okumaya ayırdığımız bir ortamımız var. Ortak alanı çoğaltan, zamanı yumuşatma ve yavaşlatma çabasında, silik ve kalıcı olmayan bir iş bölümü içerisinde, açıklığı ve sadeliği, zihinsel gelişkinliği önemseyen, hayal ettiği yaşamı ertelemeyi dışarıda bırakmaya çalışan bir seyrüsefer için buradayız. Eşimiz, dostumuz, misafirimiz eksik olmuyor. Münzevi ve arınmacı bir yerde durmuyoruz. Yol arkadaşlarına (refakate) ve misafire, muhabbete her zaman kapımız açık.”
Öyle güzel özetlemişler ki bu yazıda aslında. Ben 10 gün kaldım. Kendi deneyimlerimi de üzerine ek yapayım. Öncelikle bir vadinin dağa doğru yamacında, yerleşim birimlerinden uzak tabirinin doğruluğu ile başlayayım. Minibüse atlayayım gideyim denebilecek bir yerde değil Refikler, o yüzden ulaşım için sizi gelip kendi araçları ile alıyorlar. Gittiğinizde sizi karşılayan manzara ise dağın yamacında yemyeşilin içinde birkaç kulübe, yamaçta çeşit çeşit meyve, sebze, çiçeklerden oluşan bir tarla ve dağlara karşı sallandığınız bir salıncak.
5 kişilik bir komün aslında burası. Beraber, ortak yaşama inanan, kendi kendine yeter, sade bir hayatın peşinde olan 5 kişi. Sayılarını da artırma niyetindeler komüne katılmak isteyenler ile.
Burada elektrik kısıtlı. Güneş panelinden üretilen elektrik gece led aydınlatmasına ve telefon şarj etmeye yetiyor. Elektrikli alet kavramı yok. Her evin demirbaşı olan buzdolabı, çamaşır makinası, ocak da yok. Eee yemekler nasıl oluyor, saklanıyor sorusu geliyor ilk akla. Günlük tüketim var. Pişirdiğini o gün yiyorsun. Depolama maksadıyla erzak alınmıyor. Yemekler kuzinede yapılıyor. Ekmek bile orada yapılıyor. Bildiğiniz köy hayatı yani, bazılarına hiç yabancı gelmeyecektir ama benim gibi köy geçmişi olmayan biriyseniz herşey farklı bir deneyim oluyor. Kendi kendine yeterliliği ve bağımsızlığı özellikle bürokrasi ile olan ilişkilerinizi minimize etmenin, tüketim kültüründen uzak durmanın da bedelleri var tabi; günümüz konforundan uzaklaşmak ya da yazın o sıcaklarda soğuk su içememek gibi :) Oradaki yaşam tarzını deneyimlediğinizde kendi hayatınızı, üretim & tüketim alışkanlıklarınızı, teknolojik gelişmişliğin gerekliliğini/gereksizliğini, komunal ve bireysel yaşam formlarını ve pek çok şeyi sorguluyorsunuz. Sorgulamanın detaylarına girmeyeyim zira çıkamayız :)
Refikler'de iş çok. Tarla işleri hayli vakit alıyor. Ayrık otları yolunacak (evet ilaç yok, elle tek tek :)), bahçe her gün sulanacak, gerekirse ilaçlama yapılacak (ama kimyasal hiçbir şey kullanılmıyor), çiçekler toplanacak, kurutulan şifa bitkileri ayıklanacak.. Bir yandan yeni bir kulübe yapılıyor. Onun inşaatı için toprak hazırlanıyor/kazılıyor. Bir yandan yemek yapılması, bulaşık yıkanması gerekiyor (ama düşünsene yemek&salata malzemelerini gidip tarladan toplayıp öyle yapıyorsun. Herşey taptaze ve organik ötesi olduğu için yapılan her şey de leziz oluyor). Tüm bunlara karşın her zaman manzaraya karşı uzanıp kitap okumak için vakit var, hem de bolca. Bu arada burada hiyerarşi yok. Size kimse şunu yap diye emretmiyor. Herkes kendi gücüne, yapılacak işlere göre bir şeyler yapıyor. Yazılı bir iş bölümü de yok. Herkes birşeylerin ucundan tuttuğunda hayat akmaya devam ediyor.
Şu anı hiç unutmuyorum; aynısefa toplamak için tarlada dolanıyorum. Çiçeklere ulaşmak için kocaman kabakların arasından geçtikten sonra çileklere selam çakıyorum, hatta bir iki tane ağzıma atıyorum, zeytin ağacının dalını yana çekip altından geçiyorum ve evet aynısefalara ulaştım. O anda tam olarak doğanın bir parçasıyım, toprakla bütünleştim sanki ve bol bol seratonin salgıladım.
Bir diğer güpgüzel an (hatta ben bu anı kozmik orgazm olarak nitelendiriyorum) gece salıncakta sallandığım andı. Düşün; ormanın içindesin, gökyüzünde binlerce yıldız var, hatta bir de dolunay ve salıncakta aheste aheste salınıyorsun gökyüzüne bakarak. Bir çeşit meditasyon oluyor, zihnin duruluyor, evrenle bütünleşiyorsun.
Kendi hayatlarımıza gömülmüşken sanıyoruz ki tek form o, başka türlüsü mümkün değil. Bambaşka hayatlar mümkün, deneyimleyip kendine en uygun formu oluşturabilmek de meziyet.









