seen from Italy
seen from Hong Kong SAR China
seen from United States

seen from Spain
seen from China
seen from China
seen from Malaysia

seen from Malaysia
seen from China

seen from Malaysia
seen from Italy
seen from Spain

seen from Malaysia

seen from Italy
seen from United States
seen from Germany
seen from United Kingdom

seen from United States
seen from Singapore
seen from Italy
Ciò che si forma all'interno del corpo di una donna è parte integrante del corpo di quella donna, pertanto le appartiene: solo lei, quella donna, ha diritto a decidere cosa farne.
I terzi non hanno alcun diritto d'intromettersi sulla gestione del Suo corpo.
a bunch of doodles
TERZİ, 0. BÖLÜM: BİR KATİL NASIL DOĞAR?
"her sese gidilmez, her kelime konuşulmaz. terzinin yarattığı bu oyunda, insanlık bulunmaz."
29.01.1963
Sıkı dur, birazdan sana bir adam ve bir kadının nasıl iki yabancı haline geldiği; kadının gittiği, adamın yanarak keder içinde öldüğü ve lanetli bir ruha büründüğü o hikâyeyi anlatacağım.
Ama önce beni tanımalısın.
Ben bir terziyim.
En azından bir zamanlar öyleydim.
O beni bulmadan önce.
Bazı kadınlar dünya üzerindeki en tehlikeli atomlardan yaratılmış varlıklardır, bilirsiniz. Yok etmek için doğmuş, kalbini yalnızca bir kişiye teslim etmek üzere yaşamış ölene dek ve emin olamadığı herkesi oyuncağı haline getirip sonra da bir köşeye atmış kadınlar...
Onlardan biri ile tanışma fırsatım oldu.
Onlardan biri ile tanışmama vesile olan tanrıya lanet ettiğim çok gün oldu, o günlerin sonunda ise hem tanrıyı kendi içinde yok edip kendi dünyasının tanrısı olan hem de başkalarının laneti olan o adam bendim.
Ne diyordum? Doğru, şeytan tüylü o kadın. Adını anmayacağım çünkü isminin geçtiği her cümle tüylerimi ürpertiyor.
Onunla tanışmamız şöyle oldu: Ne hayallerle kurduğum, işletmeye yeni başladığım dükkânımda her zamanki gibi iğne ve ipliklerle, kumaşlar ve dikişlerle uğraşıyordum. İşini tutkuyla yapan biriydim, bu tutku beraberinde başarıyı getirince kısa süre içinde şanım duyuldu, adım uzandı dillerden dillere. Her şey tıkırında gidiyordu, başıma talih kuşu konmuş gibiydi! Mutluydum. Geliştirdiğim, güzelliğine güzellik kattığım dükkânımdan içeri topuklusunun tıkırtısı ve pahalı parfümünün her yere yayılan hoş kokusuyla içeri o girene dek sahiden mutluydum. Üzerinde siyah, en göz alıcı ve pahalı kumaşlardan biriyle ustalıkla yapılmış bir elbise vardı. Omuzlarında şaşalı bir kürk duruyordu, sarı saçlarını yana doğru ayırarak dalgalı bir şekil vermiş ve dikkat çekici, kan kırmızısı ruj sürmüştü. Gerdanında parlak incilerle dizili, şaşalı bir kolye vardı.
Tehlike kelimesi eğer insan formatına uyarlanacaksa günün birinde, yanlarına çağıracakları kişinin ilk önce bu kadın olduğundan eminim, diye düşünmüştüm onu ilk gördüğümde.
Etrafa yaydığı aura kanımı harekete geçirmiş, yoğun bir ateş beni sarmıştı. Ben mest olmuş bir haldeyken son derece asil, insanın dokunmaya kıyamadığı bir çiçek edasıyla bana doğru gelmeye başladı. Bir zamanlar inandığımı sandığım tanrı şahidim olsun ki o an, canımı karşımdaki kadına bağışlayacağımı sandım.
Yakınıma geldiğinde bana bir şeyler söyledi fakat ben hiçbirini duyamadım çünkü tamamen ona kapılmıştım, sanki esiri olmuştum. Zarif elini gözümün önünde salladığını gördüğümde kendime gelip heyecan içinde konuştum bu kez. Ağzından çıkacak her bir kelimeye hazine değerinde bakıyordum artık. "Lütfen kusuruma bakmayın hanımefendi, hatamı mazur görün. Ne istemiştiniz?"
İçine derin bir nefes çekip tekrar anlatmaya başladı. "Buraların en gözde terzisi sizmişsiniz, beyefendi. Yakın zamanda bir baloya katılacağım, bunun için elbiseye ve sizin pek kusursuz işçiliğinize ihtiyacım var. Kumaşlar çoktan hazır, yalnızca tasarımı ve dikilme aşaması kalmıştı. Kendimi herkese öyle kolay teslim etmem ancak bir arkadaşım bana sizi ve yaptığınız işleri anlatıp dükkanınıza uğramam konusunda epey ısrar etti, takdir edersiniz ki ben de hayli meraklandım. Soluğu burada aldım."
Gülümsedim. "Siz hiç merak etmeyin hanımefendi, sizi pişman etmeyeceğim." Duraksadım. "Yalnız... Vaktinizin büyük bir kısmını burada geçirmeye hazır mısınız?"
O an bana zehirli gülümsemesini sundu, altın yansımalı bir tepsi içinde. "Elbette, tüm vaktim sizindir."
Elimle dükkânın içerisini işaret ettim. "Buyurun, önce ölçülerinizi alayım sonra da oturalım ve isteğiniz doğrultusunda beraber tasarım taslakları çıkartalım."
Griye çalan soğuk mavi gözlerini, siyah renginde olan gözlerimden bir an olsun ayırmadı ve gülümsemesini sürdürdü. Sonra da işaret ettiğim yere doğru adımlamaya başladı. Bir kasırga gibi ben de onun peşinden, ona doğru savruldum.
Gel zaman, git zaman. İstediği tasarımı yaptım, sonucu gördüğünde iltifatlara boğdu beni. Şimdi iş, tasarımı gerçeğe dökmeye gelmişti. Sonraki gün bana kumaşı getirdi, aslında istesem o gün içerisinde elbiseyi bitirebilirdim fakat bitirmek istemedim. Benimle işi bitince yanımdan geçip gittiği ve bir daha onu göremeyeceğim günlerin hayalini gerçek hayata uyarlamak istemedim. Bu yüzden olabildiğince ufak adımlarla elbiseyi tamamlamaya çalışıyordum. Bir yandan da bana günler önce söylediği balo tarihine yetişsin istiyordum.
İnce eleyip sık dokudum, her bir dikişte ustalığımı konuşturdum ve balo gününden yalnızca bir gece önce elbiseyi tamamladım. Günlerdir dükkânımı ziyaret eden zehirli çiçeğim, o gün de geldi ancak diğer günlere nazaran geldiği saat epey geçti. Hava çoktan kararmış, ıssız sokaklara vuran ay ışığında in cin top oynamaya başlamıştı.
Sabahlara kadar çalıştığım dükkânın camdan kapısı tıklatılınca merak içinde ilerledim, kapıyı açtığımda ise zehirli çiçeğimi gördüm. Sırılsıklam ve nefes nefeseydi, bu hali kanıma karıştırdığı ateşi harlamaya yetti. Adını andım o an fakat dile getirmeyeceğim çünkü içinde adı geçen her cümle sanki beni tekrardan bir yangının içinde mahsur bırakıp yeniden cayır cayır yakıyor. "İyi misiniz?"
"Değilim. Bu gece sizinle..." Yutkundu. "Kalsam olur mu?"
Benim için hava hoştu ama yine de şaşırmıştım. Onu içeri buyur ettim, derdini tasasını dinledim. Gece bitene, ufuk çizgisinde güneş görünene dek konuştuk ve o geceden sonra bir şeylerin değişeceğini aklımın dolambaçlı bir köşesinde, 7.2'lik bir depremin şiddetiyle hissettim. Öyle de oldu. Artık aramızda resmiyet yoktu, senli benli diyaloglar döndürüyorduk zehirli çiçeğimle. Sabah olduğunda ve artık gitmesi gerektiğinde arkasını döndü ancak kapıyı açtığı sırada arkasını dönüp bana son kez baktı. "Yarınki baloda yanımda seni istiyorum, sevgili terzim. Sen bana denksin." İnci gibi parıl parıl dişlerini ortaya sermekten çekince duymadan gülümsedi. "Birkaç saate yeniden geleceğim, sen de o zamana dek her zamanki el çabukluğunla," Ah, lafı burada bana dokunduruyordu. Sanırım elbisesini bilinçli olarak yavaş diktiğimi tahmin ediyordu. "Yanıma yakışacak bir takım elbise dikersin kendine diye düşünüyorum."
Zehirli çiçeğim, sen her zaman böyleydin. Her zaman en ufak hareketimin altında yatan nedeni sezer fakat bana belli etmezdin, bazen ufak dokundurmalarla bazense cevabını bildiğin sorularla bunu bana belli ederdin ve ben de her seferinde beni nasıl bir bulmacaymış gibi kolayca çözebildiğine ve kafatasının içine gizlenmiş zehir zemberek aklına hayret ederdim.
O gün seni onayladım, birkaç saat sonra geldiğinde ise yapımı günler süren göz alıcı elbise ile bütünleşmiş bedeninin karşısında yalnızca birkaç saatimi alan, yanına yakışan bir takım elbise ile dikildim. Gülümsedi. Yapabileceğimi biliyordu. Gülümsedim. Onu tanımıyordum.
Balo gecesinden sonra hep bir bahane bulup bir araya geldik, saatlerce sohbet edip sınırlarımızın üzerine kurulu dikenli telleri bir bir söküp attık. Bir zaman sonra biz dost değil, sevgiliydik. Ona deliler gibi âşık olmuştum, onun da bana âşık olduğunu sanmıştım. Neredeyse tüm hayatımı ona adamış ve kariyerimi farkında bile olmadan bir köşeye atmıştım. Ben ki, evini otel gibi kullanan adam evden çıkmaz olmuştum çünkü dört duvar arasında yalnız değildim, artık o da vardı. Benimle kalıyordu. Bazen gidiyordu, saatler boyu gelmediği oluyordu ve ben de yoksunluk krizine girmiş uyuşturucu bağımlısı gibi bana geri dönmesini bekliyordum. Bunu neden yaptığımı bile bilmiyordum, sorgulamadan öylece oturuyor ve sadece gelmesini bekliyordum.
Bir gece yarısı pencereden dışarı baktım, seni gördüm. Yanında bir adam vardı ve o ben değildim. Boyu uzundu, kılık kıyafeti âdeta ben soyluyum der gibi bağırıyordu. Kaşlarım çatıldı, anlamaya çalışır gibi baktım. O ânı, hissettiğim çarpıntıyı bugünmüş gibi hatırlıyorum. Parmak uçlarında yükseldin, o adamı dudaklarından öptün. Hayır, öptüğün ben değildim. Başka biriydi. Başka bir adam. Gözüm döndü, bir anlığına pencereyi kırıp aşağı atlayacağımı sandım.
Ben öfke problemleri olan bir adamdım bir zamanlar, sırf bu yüzden yıllar boyu terapilere gitmiştim. En sonunda kendimi terzilik yaparken bulmuştum çünkü dikiş, nakış, kumaş parçaları ve iğne ile iplik benim tutkum, ilgi alanımdı. Tüm bunlar bir arada olduğunda sakinleşiyordum, diğer insanların normlarına uyan insan profiline bürünüyordum fakat zehirli çiçeğimin hayatıma girmesiyle ben artık terzi olmaktan çıkmış, bir kadına bağlı yaşayan herhangi bir insan haline gelmiştim.
Şeytan tüylü kadın benden kendi de dahil olmak üzere her şeyimi almış, elde avuçta bir şey bırakmamıştı. Ben artık kaybedecek hiçbir şeyi olmayan, gözü öfkeden başka hiçbir şeyi görmeyen o adam olmaya geri dönmüştüm.
Tüm bunlara o sebep olmuştu.
Gülüşü dikenli, içten içe sinsi, zehirli çiçeğim.
Yine de bekledim. Yukarı çıkmasını ve bana açıklama yapmasını bekledim. Kapı çaldı, birkaç koca adım atıp kapıyı açtım. Bir zamanlar bana masum gelen gülümsemesini sergiledi. Öylece durdum ve karşıya baktım. Kollarıma atıldı, bana sarıldı. Tepki vermedim. Kollarımı kaldırıp sarılmaya tenezzül etmedim. Halimi fark etmedi, ya da görmezden geldi ve gününü anlatmaya başladı, salona yürürken bir yandan da üzerindekileri çıkarıyordu. Peşinden giderken kasırga gibi hissetmedim bu kez çünkü buz kesmiştim, gözlerimi kırpmayacak kadar hareketsizdim.
Salonun ortasında durduğumuzda sonunda halime aldırmaya başlamış olmalı ki, "Sevgilim, sorun ne?" diyerek söze girdi. Zarif, aklımı bulandıran elleri yapılı kollarımı buldu ve boydan boya okşamaya başladı. Beni parmağında oynatacak güce sahip bakışları yerli yerindeydi, bir cevap bekler gibi gözleri yüzümde geziniyordu. Elleri, kollarımı aşıp omuzlarıma vardığında az önce onu aşağıda, başka bir adamla nasıl gördüysem aynı şekilde parmak uçlarında yükseldi ve kırmızı rujunu eksik etmediği dolgun dudaklarını boynumda gezdirirken ardına birçok öpücük bıraktı. Bir gram etkilenmedim, oysaki şimdiye onu kollarımın arasına almam gerekirdi ama bir şeyler değişmişti, geçmiş zamanın saltanatı son bulmuştu.
Geriye çekilip dudaklarını büktü, gözlerimin içine baktı. "Yapma böyle."
Son derece duygusuz bir sesle, "O adam kim?" diye sordum.
Kaşlarını çattı. "Nasıl yani, canım?"
Bağırdım. "O adam kim?!"
O an elini eteğini benden çekti, kendini kapatmış çiçeğin bir damla suyla tekrar açması gibi birkaç katman açıldı ifadesi. Artık o bir yabancıydı.
Ağzını açtı, bir şeyler söyledi fakat kelimeler bana bir ninni, bir ezgi gibi geldi. Son derece tiz ama rahatsız etmeyen, pamuk yumuşaklığındaki sesi dolandı kulaklarımda ve ben ne olduğunu çözemedim çünkü beynim gerçeklik algısını yitirmişti. Konuştuğunu görebiliyordum ama kulağıma kelimeler değil, bir ağıtın sözleri geliyordu. Deliriyor muyum, diye düşünmüştüm o an.
Ne olduğunu anlayamadan üzerimde bir ıslaklık hissettim, hareket ettiremediğim gözlerimin ucuyla etraftaki ıslaklığı da fark ettim. Kokusu burnuma çalınan şey, kesinlikle benzindi.
Ona baktım. Gülümsedi. Bana baktı. Artık onu tanıyordum.
Nereden çıktığını bilmediğim, aslan şeklindeki çakmağı elindeydi. Yanıyordu. "Her şey bitti," dedi ve çakmağı yere fırlattı. Hareketsizdim, üstelik bu bilerek yaptığım bir şey değildi. Bir şey beni ve hareketlerimi engelliyordu, büyülenmiş gibiydim. Bağırmak istedim, kıpırdayıp buradan gitmek istedim fakat bir duvar kadar hareketsizdim.
Çakmağın yere düşmesiyle birlikte tesir ettiği her yer alev aldı, evimin her yanını ateşler sardı. Alevler ayak ucumdan bedenime yükselmeye başladı. Evim yanıyordu. Ben yanıyordum. Acıdan kavruluyordum, dünya üzerinde cehennemi yaşıyordum.
Büyüleyici elinin yüzümde gezindiğini, gözlerinin ise eliyle dokunduğu her yeri takip ettiğini istenmeyen hareketsizliğimle izledim. Nasıl olurdu da eli yanmazdı? O da ateşin içindeydi, nasıl olurdu da bedeni tutuşmazdı?
Gördüklerimin gerçek olduğuna inanamamıştım o an, sevgili çiçeğim çünkü seni de kendimi de fani sanıyordum.
O gece yarısı ben cayır cayır yandım, boğuk çığlıklarım içimde yankılandı; sen ise bir ışığın yanıp sönmesi kadar kısa bir sürede ortalıktan kayboldun. Yürümedin, koşmadın; yok oldun. Pencerenin hizasındaydım, dışarıyı görebiliyordum. Dışarıdaydın, yanında yine o adam vardı. O an anladım; ben senin için tecrübeydim, o adam ise kalbini adayacağın kişi. El eleydiniz. Bir savaş meydanından galip olarak ayrılmış gibi gözüküyordunuz birbirinize bakarken. Sonra birden bana döndün yüzünü, sinsice gülümsedin belki de ilk kez tüm gerçekliğinde. Sonra da önüne döndün, yanındaki adamla birlikte yürüyerek evimin önünden ayrıldınız.
Yana yana kül oldum, etrafa küllerim saçıldı. Evin içindeki tüm eşyalar yandı, duvarlar boylu boyunca simsiyah is lekeleriyle kaplıydı. Evin içinde yanmış et kokusu vardı; evet, benden kaynaklıydı.
O geceden sonra sana musallat oldu lanetli ruhum, seni öldürene dek de peşini bırakmadı.
Bir katil nasıl doğar, sevgilim? İşte böyle. Benim sonum sendin, senin sonun ise bendim, zehirli çiçeğim ve senin soyuna ait her bir kadını öldüreceğim; diktiğim her bir elbiseyi, parçalara ayırıp sonra da birbirine yamadığım ölü bedenleriniz üzerinde sergileyeceğim. Ben eski ünümü geri kazanacağım, şanımı cümle alem duyacak.
Ben bir terziyim.
Bu böyle.
Hiç değişmeyecek
❦
x/kuldikeni & ig/aksvedia
Mum and I are watching Terzi and while she’s busy not understanding anything I am completely mesmerised by Salih Bademci holy shit
I liked him in Istanbullu Gelin but here he’s phenomenal
› çağatay ulusoy icons; please, like or reblog if you save.
Cagatay from : Ali Av en Twitter: "#peyami :Experto en la materia ❤️🔥 #cagatayulusoy #berraktüzünataç #Terzi2 #terzi https://t.co/6C0EqpodDu" / X
esvet & peyami || daylight…🖤 their song.