"...her şey ortadan kalkamaz; geriye iptal edilemez bir küçük iz kalır."
didier anzieu - beckett
seen from China

seen from United States
seen from South Korea
seen from China
seen from United States
seen from China
seen from China

seen from United States

seen from Nepal
seen from China
seen from Malaysia

seen from Indonesia
seen from Ukraine
seen from Russia
seen from Russia
seen from Netherlands
seen from Russia
seen from United States

seen from Russia
seen from Austria
"...her şey ortadan kalkamaz; geriye iptal edilemez bir küçük iz kalır."
didier anzieu - beckett
I “Hepimiz tanrı kaldık, kimse mutluyum demesin.” IV “(Bir insan yaşanmamışlığı bulunca Onu artık hiç kimse anlatamaz Kalır sonsuz gücünün buyruğunda Ve bütün kesinliklerin üstünde, yalnız Dolaşır bir ateşböceği gibi kendi aydınlığında.)” V “Ve yaşam söylemekti bay yargıç Bilip de söyleyemediklerimizi Eski bir umut kadar eskidik. Ve eski Yaralarımızı gösterelim size, çürüklerimizi Koparılmış tırnaklarımızı bay yargıç O soğuk karanlıklardan soğuk Artakalan gözlerimizi Ah öyle değil Çünkü eski bir toplumbilimdi yargılanmak Ve eski Bir cehennemi uygulamaktı bizlere Baş eğmez, ama yorgun bizlere.” - Edip Cansever, Tragedyalar (Sonrası Kalır I / Bütün Şiirleri) - Görsel: Peter Mitchev
LUSIN
I feel like I've been forgotten. And human
In a way it seems like they have been forgotten
I don't know how to explain it, I'm not even alone.
Maybe it's something more
than loneliness
I forgot myself, too, Stepan.
STEPAN
When we break away from ourselves. And when you get away from everything a little bit
We think loneliness is a strength
In fact, in a way, we pride ourselves on it.
LUSIN
Maybe I'm strong for this
To forget, to be forgotten, who knows
It is better in every respect. And human
One day they may recognize themselves again. A hope!
And isn't it hope that protects us? Even when it's like this
It means we are preparing for a rebirth
What could one miss more? And what
one might want more of this, I don't know.
STEPAN
In the end, we always end up in the same dead ends.
LUSIN
But I want to glorify myself
My flesh, my everything, again
I want to glorify. I ask you now
If this is not a transcendence, not a 'let it be a short happiness'
What is it then?
STEPAN
Wanting is different. Happiness first
One looks for a place to grow bigger
Then they spread like a disease from one to another
In my opinion, Lusin, you, who are alone like this
Can you manage this job?
LUSIN
…………………………
STEPAN
Can you give me your hand, your hand?
As I understand it, you
want to glorify yourself on your own
When this is the case, then
Don't be surprised if one day you encounter a pain that has never been tried before
Instead of happiness
LUSIN
A pain… that has never been tried before!
Neden böyle yabancı kalıyorum sana?
"Çok karanlık bir cümlede durmuş gibiyiz."
Susuyor...
Niye susuyor? Yok mu bir alacağı dünyadan?
Edip Cansever / Tragedyalar
Şiiri Bölmek
Bir birey olarak neyiz? Yani kendimiz hakkında ne biliyoruz, ne bilebiliriz? Bu sorulara doyurucu bir yanıt bulamadıkça, kişiliğe sıkı sıkıya bağlı olan ozanlığımızın olanaklarını da belirleyemeyiz sanırım. Biyolojik, fiziksel varlığımız bir yana (gene de insanın bir bütün olduğunu gözden uzak tutmamak şartıyla), kendimizi toplumbilim açısından irdelersek göreceğiz ki, bizler, düzenli olarak düzen değiştiren, yani bilimsel yöntemlere uygunluğu oranında geleceğini, gelecekteki yaşama duraklarını, yaşama biçimlerini kestirebilen insan tekleri değiliz. Geçirdiğimiz toplumsal evreler arasında yapıcı, tamamlayıcı bir ilişki olmadığı gibi, buna bağlı olarak ileri bir atılımdan da yoksunuz. Günlük edimlerimiz bizi öylesine yoğuruyor, öylesine kılıktan kılığa sokuyor ki, bir yığın çıkmazın buyruğunda, direnmekle çevreye uymak arasında şaşkına dönüveriyoruz. Boyutsuz, anlamsız, sallantılı bir yaşama düzeyinde bocalıyoruz durmadan. İnancımızı somutlayan eylemlerle değil de, ancak bize uygun buldukları düzenlerden birini seçmekle biçimleniyoruz. Böylece düşüncelerimiz kuramsal, ilişkilerimiz soyut kalıyor. Her durumda aşınıyoruz, kişiliğimizden biraz daha yitiyoruz. Düşünsek düşünemeyeceğimiz, duysak duyamayacağımız, “göre” bir yaşayış tutturmuşuz. Kendi öz varlığımızla tanışmak, karmaşık, çözülmez bir problem oluyor çoğu kez. Giderek, bu toplumsal çatı altında, bir yalnızlık anıtından başka hiçbir görünümüz kalmıyor. Gerçek “ben”imizle yüz yüze gelmedikçe, tersine, kişiliğimizden gün günden daha bir uzaklaştırıldıkça, şiiri nasıl olup da ozanın yalnızlığına, sezgilerine, güdülerine bağlayabiliriz? Ayrıca, kimliğimizle yazdıklarımız arasında varsaydığımız benzeşlik, gerçek, tutarlı bir benzeşlik olabilir mi? Yani şiirlerimizle ne kadar sokulabiliriz kendimize? Ya da yazdığımız şiirler için, hızını, devinimini kendinden alamayan benliğimizin katkısız ürünleridir, diyebilir miyiz? Bana kalırsa böylesi bir özdeşlikten söz açmanın sırası gelmemiştir daha. Giderek denebilir ki, edebiyat dünyamızda yer alan bir sürü kavramın (lirik, authentique vb.) özünde yatan gerçekler, yaşadığımız gerçeklerle çelişmektedir. Çünkü bireyliğimizi kurtarma savaşı içindeyiz biz. Bu savaş da, toplumsal savaşımızın içeriğine girer. Şiiri de böyle bir ortamın izdüşümü olarak düşünmek gerekir. Ne yapalım ki, tarihsel sıra, bizi böyle bir dönemde konuşturuyor. Güvenemediğimiz bir “ben”e, bir kendiliğindenliğe sığınamayız kolayca. Edebiyat tarihimiz, olanaklarını bilmeyen ozanların çoğunlukta olduğunu gösteren belgelerle doludur. Üç beş aşamadan geçtikten sonra, hangi ozanın hangi yanıyla ayakta kaldığını saptamak bile oldukça güçleşmektedir. Çünkü gerçek bir evrimden; düşünceye, yaşantıya bağlı bir şiir evriminden çok, bütün bunlardan soyutlanmış salt bir deyiş özelliği, biçimsel bir doygunluk geliştirilmiş, ya da sürdürülmüştür ozanlarımızca. Genellikle ilk heyecanın, ilk esrimenin, ilk cesaretin yarattığı birtakım sonrasız ozanlar, şiirimizin temsilcileri olup çıkmışlardır. Öyleyse bu ikili “ben”i, daha doğrusu bölüne bölüne ayrıcalığını, kimliğini yitirmekte olan “ben”i şiire aktarmak, ona bir etkinlik kazandırmak istiyorsak, eninde sonunda dramatik bir şiire yönelmemiz gerekecektir. Gerçekte korkunç bir dramı sürmekteyiz çünkü. İşlevini tamamlamış bir gizemciliğin yerine, gene toplumun üst katlarında yer alan toplumsal – ekonomik bazı güçler, bu güçlere bağlı kurallar, sinen ya da başkaldıran; sayan ya da değerlenmeye doğru atılan; tutsaklığı ya da yok olmayı kabullenen bir yığın varoluş biçimi yaratıyor. Çoğu zaman da olumluyla olumsuz birlikte ya da çelişe çelişe yaşıyor insanoğlunda. İşte biz bu durumu çağımızın, toptan yaşamamızın bir niteliği sayıyorsak, o denli büyütüp yoğunlaştırabiliyorsak, aynı zamanda gerçek bir tragedyanın içindeyiz demektir. Edip Cansever, Şiiri Şiirle Ölçmek s.126-127 “Şiiri Bölmek”
IV (Bir insan yaşanmışlığı bulunca Onu artık hiç kimse anlatamaz Kalır sonsuz gücünün buyruğunda Ve bütün kesinliklerin üstünde, yalnız Dolaşır bir ateşböceği gibi kendi aydınlığında.) Edip Cansever, Sonrası Kalır I. s.340 “Tragedyalar”