MÜCELLA’YA DAİR
Zam/an/ından epey/ce uzağa düşürülmüş bir hikaye.. Bir kar fırtınası, yağmur akşamı ya da bir hıdırellez bereketine denk gelmemiş olsa da bit/ti işte.. Kimin çizdiği bilinmeyen bir karayemiş ağacının sınırında biçimlenmiş; ete kemiğe değmemiş de dantellerin iğne oyalarının derinliklerine sığ/a/bilmiş; o zamanlar onlarca şimdiyse binlerce insanın tanıklığında sürüklenmiş bir yaşam.. Mücella..
Züleyha’nın aymazlığını, Zehra’nın yanıbaşında bitmeyip de binlerce kilometrelerce öteden çizilen kaderini geçtim. Nihade’nin siyahlar giymiş karanlığını, hallerinden gönlünü bir türlü okuyamadığım rızasındaki sükutunu ve kabullenmiş görüntüsünü de.. Elif’i Be’yi, son padişahla şehzadesini de.. Ama Mücella! Yeri ıslak, göğü mavi bolca yağmurlu bu kentte, bu roman böylesine kurak olmamalıydı. Mücella başkasının hallerinde tecrübe ettiği bütün güzellikleri öz benliğinde nefsinde tatmalıydı. Mücella teyze değil, Mücella anne olmalıydı.
Kader mi? Belki..
Hakikaten, kim çizmişti ona karayemiş sınırını? Annesi mi? Babasızlığı mı? Fahir’in bir abiden öte uzaklığı mı? Yoksa karayemiş, Keriman’ın saygıdan azade sesiyle, kapıyı çarptığında ortaya çıkan korkusunun tene cana gelmiş hali miydi? Üzerinde durmadı, düşünmedi, sorgulamadı Mücella, sadece yaşadı. Ona verilen emanet mektupları saklar gibi taşıdı emanet hayatını. Akıp giden zamana da değmedi, dokunmadı; tıpki kararlarına olduğu gibi. Lögalyon kokudan başka kendi adına tercihi olmadı. Hep insanların ona biçtiği sınırı, onların tarttığı zamanı yaşadı. Kucağına verilen çocuklar bir bir büyürken, kızlara diktiği valonlu elbiseler tek tek küçülürken; günler, mevsimler ardı sıra geçerken farkedilmedi Mücella. Aynadaki yüzleri düşünce ve bundan korkmaya başlayınca Neyyire Hanım da korkmaya başladı. Zamanın takvim yapraklarına gizlendiği bu hanede, vakti geldiğine inanıldığında Mücella’nın saçları boyandı, kaşları alındı. Bağ bozulmaya yüz tuttuğunda, turfanda meyve tadı bostanda elbet olmazdı. Suniydi ya Mücella’nın tuttuğu nasihatler kadar tutmadı saç boyası. Geçici bahardı ve yavaş yavaş hazana sürüklendi Mücella. Bile isteye ve fıtri..
Hani Karadeniz hırçınlığını insanına da verirdi? Öyle değildi işte.. Fesleğen kadar bile aşırılık yapmadı Mücella. Hep ‘tamam’, ‘olur’ dedi. İki hanımdan altı çocukla arda kalan ilk ve tek talibi Hüseyin Efendi hariç. Ha bir de sattırmadı mütahite evi, ‘olmaz abi’ dedi. Son kez ‘olmaz!’ O kısa kesik telefon konuşmasında nasıl diyebilmişti bunu? Bu kesin kararlığı nasıl gösterebilmişti? Belli ki karayemişte çizilen korku adım atmaya yönelikti. Var olanı sevdiğini koruyamama acizliğinden değildi bu. Korudu Mücella. Annesinin emaneti evi de.. Mavi ve bordo halıların yerini de.. Yusuf Ziya’nın yaşamını da.. Filiz’in, Rengin’in, Güzide’nin sırlarını da.. Sakındı. Sakladı. Kolladı. Dua etti.
Attı melaminleri, aliminyum tencereleri; kullandı eski bakır kapları. Tüplü ocaklar çıksa da, elektrik evlere çekilse de; durağandı ya Mücella gaz lambasını, maltızı, gaz ocağını tekrar tekrar çıkardı, kullandı. Nohuttan da olsa bırakmadı keyif kahvesini. Bir çeyizini bıraktı, bir onu dağıttı.
Parlatılmış, cilalı demekti Mücella ki, sanırım tüm parlaklığını ismiyle müsemma Neyyire Hanım’dan alıyordu. Onun tuttuğu ışıkla gösterdi gösterebildiği kadar parlaklığını. Rahmetliden sonra bile o ışık sönmedi. Bir Uzak İklim düşü kurmadan, anasının gebeliğinde gördüğü rüyayı gerçekleştiremeden, sevdalanmadan aynıyla yaşadı gitti Mücella. Ona sunulanı severek, sevdiklerini de koruyarak..
Medine Gazi