Üzüntü.



#interview with the vampire#iwtv#the vampire armand#assad zaman

seen from United States
seen from China
seen from United States

seen from United States

seen from United States

seen from Malaysia
seen from United States
seen from Lithuania

seen from Malaysia
seen from Brazil
seen from Lithuania
seen from China
seen from China

seen from United States
seen from United States

seen from United States
seen from Italy
seen from Netherlands
seen from Germany

seen from United Kingdom
Üzüntü.
[En Olmayacak Yerinden Hikmet Benol Geçen Hikaye.]
O lise kapısının önünde çok bekledi. İlk şikayetleri bundan ötürüydü. Şimdiki aklıyla o kapının önünde yaşamayı seçerdi. İkinci bir ihtimalle de beklememeyi, yürüyüp gitmeyi. Garip takıntıları olan bir kadındı. Başka hiçbir şey kalmamış gibi günler için yaşardı. 'Bahara Bir Şey Dediğimiz mi Var' gününü ve arifesini kutlardı. Çocuklarını düşündü. Lise kapısının önünde, o adamı bekleyerek yaşasa ya da yürüyüp gitmeyi seçse şu çocuklar olmayacaktı. Düşünerek bir şeyin değişmeyeceğini anlayacak kadar yaşamıştı. Vazgeçti. Saçlarını beyazları görünmeyecek şekilde topladı, tabaklara baklava yerleştirmeye devam etti.
İçerisi.
O adam, koca demir kapının önünde beklenen adam içerideydi. Eşi. '' Yahu bak insanlar yemek istemiyor belki, doldurmuş getirmişsin yine. '' deyip o iğrenç gülüşünü salonun ortasına bıraktı. Böyle bir adamdı. Her konuda bir şey bilen insanlardan. Her konuda bildiği o küçük şeylerle kendini önemli hisseden, elinde böyle bir şey olmayınca da söylediği her şeyi sineye çeken kadına yüklenirdi. Huyuydu. Değişmiyordu. Ya da çok değişmişti. Lise kapısına geç kalışı. Çalışmaktan geç kalışı. Geç kaldığı için, çalıştığı büfeden bir şeyler getirişi. Evet, değişmişti. Hoşnut edecek bir yönde değil, hepsi bu. Yoksa onun da vardı nefes alamayıp, defterler bitirdiği günler.
Bir diğer koltuk.
Konuşarak delirmiş, yanındakileri de konuşarak delirtmeye çalışan bir kadın. Bir şey anlatırken belli cümleleri çok tekrarlar. Dikkatinizi çekecek kadar çok. İşte anlatmak istedikleri o cümlededir. Kimsenin anlamamış olduğu, anlamışsa da bunu onunla paylaşmamış olduğu gerçeğini gözlerinde taşır. İçinden bağırıyor; '' Mutlu bir evliliğim yok, neden öyleymiş gibi davranıyorsunuz? ''
Kimse duymuyor. Yanında oturan eşinin varlığı engelliyor belki, ya da kimse duymak istemiyor. -mış gibi yapmak daha kolay geliyor, bunun için bir yaş kriteri yok.
Adam. Sürekli şakalar yapıyor, yaptığı iyilikler anlatılıyor. Elinden her iş gelir. Çok da yardım severdir. Hatırlıyor musun bir gün... İçinden bağırıyor; '' bu kadın deli. evet, ben delirttim. ayırın ayırın yanımdan. ''
Kimse duymuyor. Fotoğraf albümü ortaya konuyor. Hep birlikte, aynı apartmanda yaşadıkları günlere gidiyorlar. İmkanları olsa hepsi o günlerde yaşardı. Döne döne ya da ,ikinci bir ihtimalle, bilselerdi şimdi bu salonda böyle oturacaklarını arkalarına bile bakmadan boşaltırlardı o apartmanı. Oysa böyle başlamamıştı. Apartmana ilk taşındıkları gün -hepsi birbirine yakın tarihlerde taşınmıştı- '' iyi olacak '' demişlerdi. Bazıları içinden, bazıları yanındakine, '' iyi olacak. ''
Biz kırılmayacağız. İyi olacak.
(...) tabakların suları bile akmadan onları kurulamıştım, beni azarlamıştı, çünkü kurulama bezleri hemen ıslanmıştı, ondan azarlamıştı, beni bu kadar seven ve ikide bir kollarını boynuma saran kadın neden böyle önemsiz bir mesele için beni azarlamıştı? iyi niyetlerle iyi eserler verilemeyeceğini neden hatırlatmıştı?
İyi niyetlerle, iyi eserler verilmez. -her zaman.- Sevgi'nin hatırlattığı iyi oldu. İyi.
-Üzünçteyze
Burnum Omzunda.
Dolmuş virajı alırken yalpalıyor. Kesinlikle normal değil. Sarhoş bir at gibi yalpalıyor ve o saatten sonra biz bir yılı yaşamıyoruz. Birileri tarafından belirlenmiş ve herkes tarafından kabul edilmiş herhangi bir zaman yok. CHP binasındaki fasulye gibi çıkıntı, sanırım genel başkanın odası, Halkbank'ın devasa binası ya da Armada'nın karşısındaki ucube demir yığını bize '' 2000lerdesiniz. '' demeye çalışsa da zaman kabul edilmiyor. Hiçbir şey zamanın varlığının kanıtı değil. Herkes sallanıyor. Dolmuşlar. Atlar. Sallanıyoruz.
Fırlatıldık. Boşluğa, düzensizce fırlatıldık ve varolmaya çalışıyoruz.
ve tam da bu sırada kokun varoluyor. kokun dolmuşa doluyor.
Aslında dolmuşa dolan şey kokun değil. Hatırladıklarımdı ve ben hepsini bir koku olarak duyumsamak istedim. '' Hatıladığımız şeyler gerçekler değil ki. '' demişti biri. Bence Barış Bıçakçı'ya öykünüyordu. Hatırlamak hakkında bir sürü kötü şey söyleyebilirim ve Barış Bıçakçı hakkında bir sürü iyi şey. Hiçbirini yapmıyorum. Çünkü konuşmalarım gürültüye dönüşüyor. Susmaklar kalıyor bana sadece.
Camı açıyorum, kokun dolmuştan çıksın diye. Önümdeki, sanırım Uzakdoğulu, kız rahatsız oluyor. Kapatıyor gibi yapıyorum. Çaktırmadan tekrar açıyorum. Bu, dolmuştan inene kadar devam ediyor. Kızı kandıramıyorum. Oysa kendimi çok güzel kandırırdım. Vazgeçiyorum.
Camı ardına kadar açıp, dolmuştan iniyorum. Ankara'ya bahar gelmiş. Tek zaman bu. Bahar. ve çiçekler kokunu alıp götürebilirmiş.
Dilekler.
Üzünçteyze
Edip, şiir gibi adamdır.
Cama taşlar geliyor. '' Gelen Abdi'dir '' düşüncesi ivedilik kazandırdı, o ivedilikle camda alıyorum soluğu. Nefes nefese. Abdi trenleri bırakmamış elbet, ama bir geminin üzerinde, küçücük, elinde de bir mektup. Mavi.
'' Gemiler, mektup taşır.''
İnanıyoruz.
Az önceki ivediliğime şaşırmayı bırakıyorum, çünkü zarfın üzerinde Mahur'un el yazısı. Bu beni daha çok şaşırtıyor. Elbette Mahur'un el yazısını görmedim daha önce. Ama zarfı görebilseydiniz anlardınız; o yazı Mahur'un beyaz ellerinden. Öyle naif.
'' Sana bu mektubu cehennemden yazıyorum. Böyle söyleyince uzak ve kötü gelmesin; yastığından. Sigaraların da yastığındaki cehennem de uzak olsun senden. ''
ve Mahur karşımda, bembeyaz. İstanbul'dan geldiğimi nereden biliyor diye merak ediyorum. Neyse ki Mahur sözcüklere gerek duymuyor. Anlatıyor.
'' Edip ile tanımışsınız. ''
Anlayamıyorum. Anlatmaya başlıyor.
Edip; şiir gibiydi. Hani sen sürekli çay döküyordun, ben susuyordum. Sessiz sessiz Edip'i anlattım sana, bulmuşsun. Fotoğraf Kadıköy'den. Haydarpaşa'yaydı yönüm. Oradan da Almanya. Fotoğrafı da o gün bıraktım, geride. İstanbul'da. Edip'in sessizliği... Çok özlüyorum. Şiirlerde Edip'i buluyorum. İyi ki şiirler var, Edip gibi şiirler. '' Konuşmuyor, biliyor konuşmanın doğaya aykırı olduğunu. ''
Çayları Mahur getiriyor bu sefer. O giderken fotoğrafa tekrar bakıveriyorum. Mahur, yine beyaz, cins-i latif. Edip, adıyla müsemma. Bakışlarında kapalı bir şiir derinliği... Fotoğrafa girmeye çalışanlar var. Bu güzellikte yer edinmek isteyenler; sağ köşede evin yardımcısı. Mahur'a öykünüyor; naifliğine. ve deklanşöre basan parmağın sahibi elbette. Gölgesi tüm samimiyetiyle fotoğrafta. Hani çiftlerin fotoğraflarında bir samimiyetsizlik vardır. Ne kadar aşk olsa da aralarında/birbirlerinde fotoğraf söz konusu olunca noksan oluverir birden her şey, Mahur ile Edip arasında bu da yok. Onlar her şeyden uzak. Onlar Sadri Alışık'ın aşık olduğu kadınların komşusu. Evleri, Yeşilçam evlerinden farksız. Önünde mutlaka sarhoş bir Sadri olmalı. Belki de Neşedenyana bir Hüsnü. Olmalıydı.
Mahur gelince bunları ona da söylüyorum. Karşılıklı ağlıyor, Müjgan'ı hatırlıyoruz. Mahur, sigaramın dumanına karışıyor.
Geride bir fotoğraf. Kadıköy'den. Müjgan'ın hikayesi..
Üzünç
Mahalle-2
Mahalleden bir cenaze kalktı dün öğlen vakti. En güzel çocuğum gidivermiş; Ali. Yaşlanınca insan, bunca ölüm yaşayınca çöküyor. En sonunda da yaşlılık değil, oluşan bu çöküntüler öldürüveriyor insanı.
Ah ben size Ali'yi nasıl anlatayım! En baştan... Ali'nin ailesi mahalleye en geç taşınanlardan. İki öğretmen. Aileleri anlaşamıyor, bir de yakın ki evleri... Uzaklaşmak istiyor birkaç yıllık evli çift, ve bu mahalleyi buluyorlar ya da mahalle onları.
Ben hep Ali'yi gözledim. Bizim çocuklar öyle aralarına almamazlık etmezlerdi. Bu değişecek mi diye bekledim. Değişmedi.
Bizim çocuklar, hiç değişmedi.
Ali en küçükleriydi. En küçükleri, ama en çok hayal kuranlarıydı. Ne kadar oyun varsa mahallede, hepsi Ali'nin o güzel aklından çıkıverirdi. Hani küçük adamlar vardır. Takım elbise en çok onlara yakışır. Sokakta oynarken de kısa pantolonlarını askılarla tuttururlar. Çizgili tişörtlerinin bir ucu dışarda. Saçları hep taralı. Ali, onlardandı. Onların en güzeli.
Bizim çocuklar, bazen korkarlardı benden. Bir gün krizlerimden birini yaşarken mahalleli beni ikna etmeye, arabaya bindirmeye çalışıyorken Ali geliverdi.
Dönünce trenleri izlemeye gidelim mi?
dedi. Sesinde ikna tonu. Emir değil, daha çok rica.
Kendime gelince çok sonraları öğrendim ki Ali'nin ailesi, mahalleye trenle gelmiş. Söylemiş miydim, bizim mahallenin ortasından tren geçer.
Bir zaman sonra Ali yok oldu. Sır gibi. Gitti. Döndü çok sonra.
Neredeydin?
Kimse sormadı. Dedikodular da çıkmadı. Herkes sevindi ki, o güzel çocuk döndü. Önce annesinin, tam yedi gün sonra babasının yeşilini gördük. Bir daha da girmedi o eve, Ali. Bir daha hiç.
Tren raylarında uyudu. Ezberlemişti her seferi. Kimseyle konuşmuyor, rayları dinliyor, raylarda uyuyordu. Gözleri hep kapalıydı sanki. Hiç bilmezdim, beni görür mü.
Onyedi yıl yaşadı böyle. Trenlerle uyudu, takvimlerden nefret etti. Saatlerden de. Zaman kavramını bir sonraki sefer oluşturuyordu. Başka bir şey değil. Akrep, yelkovan, saniye değil. Raylar, trenin o acı düdüğü ve ayak sesleri oluşturuyordu. Başka bir şey değil. O güzel çocuk, böyle eskidi. Her gece raylarda. Onyedi yıl geçti.
Bir sabah, mahallenin yeni çocuklarından Yusuf'u duyduk. Bütün mahalle. Herkes duydu. Çok kar yağmış o gece. Çok kar yağdı o sabah.
Hani ezberlemişti seferleri. Neden kalkmadı tren gelirken. Neden gitti o güzel Ali, tıpkı geldiği gibi trenle.
Bunları sormadı mahalleli. Dedikodular da olmadı. Herkes bildi ki; Ali, onu öldürecek kadar çöküntü yaşamıştı o nereye gittiğini kimsenin sormadığı yerde..
Sorsaydık belki...
uzuncteyze Mahalledeki ilk hikaye için;
Mahur ağlar, Müjgan'ın ardından.
Mahur... Avrupa'dan dönüşünde İstanbul'a uğramış, ablasının ve kendisinin fotoğraflarını bir kızın alacağını öğrenmiş. İzmir'e geldi. Hiç benzemiyorlar. Bunu kendisine söylediğimde, bana kızdı. Sanırım bu konuda bir şeyler duymaktan sıkılmış. Bir de çok eski zamandan geldiğini söyledi. Duymamış gibi yaptım. Duysa mıydım ?
Anneleri... Antakya'nın en güzel kadınıymış. Deli dolu. Önce Müjgan doğmuş. Annelerine, gençliğinde 'Müjgan' derlermiş. Müjgan'ın fotoğraflarını gören herkes anlar nedenin. Gözleri. Dört yıl sonra da Mahur. Evin babasının öldüğü gün. Anneleri, ikinci kızlarına babasının adını vermiş. Alışılmadık bir şey, Müjgan'ın kirpikleri gibi.
Mahur, çocukluklarını anlattı. Hani hep pamuk teyze ve amcalardan dinlediğimiz mahalleler, oyunlar, dans geceleri, yaz sinemaları, iki ya da üç evi birleştiren büyük avlular... İşte çocuklukları bunların içinden geçmiş.
Müjgan, fotoğrafını gören hissedicilerin tahmin edebileceği gibi bir terziymiş. Küçücük bir dükkanı varmış. Sepya. Ellerinden çok güzel işlemeler çıkarmış. Fotoğrafta gözükmüyordu, ama bu da tahmin edilebilir; Antakya'nın en güzel elleri Müjgan'ın elleriymiş.
Mahur, Müjgan'ı anlatırken kötü oluyor, sık sık ara vermek durumundayız. O'na çay demliyorum, tomurcuklu. Üzülüyorum, her 'Müjgan' dediğinde gözleri doluyor. Sardığım sigaralara, küllerine bakıp saçlarını elliyor.
Eskiden simsiyahlardı, şimdi kül.
Elleri titriyor.
Birgün araları açılıvermiş. Mahur, o günleri anlatmaktan çekiniyor. Ben de üstüne gitmiyorum. Biraz daha çay döküyorum. Anlatıyor; Müjgan, Antakya'da kalmış, Mahur ise Avrupa'ya kaçmış. Trenle.
O, Antakya'da kaldı. Ben ise Avrupa'ya kaçtım. Trenlerde yaşayan sevimli bir çocukla tanıştım. O, beni ikna etti de döndüm. Seni buldum.
Peşinden geldiği, bende olan o fotoğraf, işte o dönüş gününden. Üzerindeki elbisenin hangi ellerden çıkmış olduğundan bahsetmeme gerek yok sanırım.
Gitmesine yakın, Mahur'a kötülük ettim galiba. Masada bir kağıt vardı. Kağıdın üstündeki harfler bir araya gelmiş, Mahur Beste'yi oluşturmuştu.
Mahur, geldiği gibi aniden kalkıverdi o eski sandalyeden. Gitti, ağlayarak. Belki de ağlayan bendim. Belki Müjgan. Belki... Arkasından '' Ağlayabildiğimiz için çok şanslıyız '' diye bağırdım. Çok sevdiğim, çocuğu olduğum biri söylemiş, beni inandırmıştı. Ben duymuştum, Mahur'da duymuş mudur?
Belki herkesin gözyaşı, Müjgan'dan gelir. Karşılıklı ağlayışlarımızdır.
uzuncteyze