Dostoyevski öyle bir laf etmiş ki, yirmi kere falan sesli şekilde tekrar ettim: “gücümü, içimdeki güçsüzlükle boğuşurken tükettim.”
styofa doing anything
Alisa U Zemlji Chuda

★
i don't do bad sauce passes
Claire Keane
DEAR READER
NASA

titsay
Show & Tell
Today's Document
todays bird
Jules of Nature
One Nice Bug Per Day
$LAYYYTER
Cosimo Galluzzi
cherry valley forever
Sweet Seals For You, Always
KIROKAZE
occasionally subtle
Three Goblin Art

seen from United States
seen from Türkiye

seen from Czechia
seen from Türkiye
seen from United States

seen from Italy

seen from United States

seen from Czechia

seen from United States
seen from United States

seen from United Kingdom

seen from Singapore

seen from United States
seen from Türkiye
seen from Türkiye

seen from United Kingdom

seen from Canada

seen from Netherlands
seen from Czechia
seen from United States
@teddymipickers
Dostoyevski öyle bir laf etmiş ki, yirmi kere falan sesli şekilde tekrar ettim: “gücümü, içimdeki güçsüzlükle boğuşurken tükettim.”
İnsanlar her gün cinayet işler. Bazen tek bir sözleriyle, bazen bir bakışlarıyla, bazen de sadece yanınızda olmayışlarıyla.
Kimse sana benden başka dert vermesin
-Beni niye bırakıp gittin Müzeyyen? -Elimde değildi. Kendime engel olamadım, ona aşıktım. Seni üzmek istemezdim ama kendimden de vazgeçemedim. -Değdi mi peki? -Mesele bu değil ki. Yaşamam gerekiyordu yaşadım. Ama biliyorsun işte, bitiyor en nihayetinde her şey gibi. -Çay için teşekkürler. -Gitme! Lütfen! Diyelim ki gitmedim. Seninle birlikte olmaya devam ettik. Ne değişecekti? Ne yapacaktık? -Sevişirdik. -Başka? -Sabahları beraber uyandırdık. Ben senden önce kalkardım, senin uyuyuşunu izlerdim. Sonra sen uyanırdın. Bana gülümserdin. -Sonra? -Sonra sabahları çayı tek şekerli içtiğini, günün diğer saatlerinde şekersiz içtiğini biliyor olurdum. O ilk şekeri ben atardım çayına. Zarifçe eritişini izlerdim. -Sonra, en çok boynundan öpülmeyi sevdiğini biliyor olurdum. -Güzelmiş. -Sonra dışarı çıkardık. Dışarıda yağmur yağıyor olurdu. Biz şemsiyeyi almazdık, sırılsıklam olurduk. Sonra sen bana sokulurdun. Ama saçağın altına hiç girmezdik. Sonra sen üşütürdün. Ayakların buz gibi olurdu. Ben sana o en sevdiğin mavi çoraplarını getirirdim. Sonra bayramları babaannenin mezarını ziyaret etmeye giderdik. -Gider miydik gerçekten? -Giderdik. Hayatta en sevdiğin kadın için ağlayaşını izlerdim senin. Hiçbir şey yapmazdım, gözyaşlarını silmezdim. Seni teselli etmezdim. Orada öylece ağlayışını izlerdim senin. Başka insanların mezarları arasında dolaşarak hayatın ne kadar şahane bir şey olduğunu düşünürdüm. Sonra hiçbir şey yapmazdık. Öylece otururduk. Çok bilinmeyenli bir sorunun yanıtını arardık. Hayat bizi yalancı çıkarana dek bulduğumuz cevapları doğru sanardık. -O zaman bir çay daha içelim mi? -Daha fazla çay içmek istemiyorum ben.
"Beklentim yokmuş gibi davranıp, içime dünyalar kadar umudu sığdırmaktan yoruldum."
Anlar dediklerin de anlamayınca nasıl da kalıyor insan.
'İçindeki kız üstünü başını yırtıp bağıra çağıra ağlıyor, dışındaki kız bir yerlere gözlerini dikmiş saatlerdir aynı yere bakıyor...'
Dert olmasın diye ben susmuşum yine. Herkes de üstüme gelince şaşırmam. Ben suçlu, ben deli, her zamanki gibi. Hep de kimseye dert olmasın diye..
“ben, şu anda iki ayrı insanım. biri her şeye ağlıyor; öbürü her şeye gülüyor.”
Şu göğsümün tam ortasında beni ağlatmak isteyen bi his var.
Birinin seni anlaması bazen sevmesinden daha değerlidir
Düşmen gerekiyordu belki de daha yükseklerden en dibe
Gözün gözüme değse kopar kıyamet