"Yaşamak için ayağa kalkmamışken, yazmak için oturmak nasıl da beyhudedir." -Henry David Thoreau-
Lint Roller? I Barely Know Her
todays bird

ellievsbear

★
sheepfilms

No title available
Not today Justin
Sade Olutola

No title available
Xuebing Du

@theartofmadeline
KIROKAZE
NASA
Misplaced Lens Cap

⁂
tumblr dot com
No title available
let's talk about Bridgerton tea, my ask is open

titsay
Keni
seen from Venezuela

seen from Canada

seen from Uzbekistan
seen from Pakistan
seen from United States

seen from India

seen from United States
seen from Spain
seen from United States
seen from Pakistan
seen from India
seen from United States
seen from United States
seen from United States

seen from United States
seen from United States

seen from United States
seen from United States

seen from Malaysia
seen from Kenya
@tendtogetpunched
"Yaşamak için ayağa kalkmamışken, yazmak için oturmak nasıl da beyhudedir." -Henry David Thoreau-
Pek çok cumartesi akşamını, bazen başka akşamları veya sabahları boş beyaz sayfalara kimi zaman aklımda var olduğundan haberdar olmadığım düşünceleri aktararak geçirdikten yaklaşık on yedi yıl sonra sanırım olumlu bir kaç düşünceden bahsedeceğim. Beni biraz tedirgin ediyor. Eskisi kadar çok soru yok aklımda. Sorulardan çok cevaplara sahibim diyebilirim. Cevapsız soruların bir kısmıyla barıştığımı, aklıma düştüğünde yıllardır bana işkence eden bazı düşüncelerin, soruların, sorunların tebessümle karşılanıp, yanımdan hızla uzaklaşıp giden bir tren gibi gidişine tanık olduğumu ahmakca bir gururla söyleyebilirim. Bunun bir bulmacanın parçalarının birleşmesi gibi olduğunu söyleyen olursa, son derece yanıltıcı bir şey söylemiş olur. Öyle değil. Daha çok tünel kazmak gibi. Ne zaman son bulacağını bilmeden, nerede bir çıkış olduğuna dair bir fikrin olmadan, geri dönmek her zaman bir tercihken kazmaya devam etmek gibi. Buna rağmen tünelin benim adıma sonunun muhteşem, rüya gibi bir yer olduğunu söylemek doğru değil. Aslında bilindik yerler, yola çıktığımda, hatırladığım kadarıyla, dünya zaten böyle bir yerdi. Belki çok uzun süren bir çemberi turlamışımdır bilmiyorum ama bunun önemi yok. Varış noktan yolculuğundur zaten. Yine de yeni sorular üretmek için zihnimin derinliklerini kurcalayacağımı, insanlar tarafından hayal kırıklığına uğrayacağımı, anlaşılmamaktan ürkerek zaman zaman sessiz kalacağımı, mutsuzluğun tatlı melankolisini eski bir arkadaş gibi yanımda, içimde taşıyacağımı biliyorum. Bu bir çeşit mutlu son değilse de uzun otobüs yolculuklarında gecenin bir arası varılan mola yeri gibi; ıssız, yabancı bir anlamda ama bacaklarını esnetmenin, oksijenle buluşmanın tatlı huzurunu yaşadığın o bir kaç dakika belki.
Şimdi gidip bir çorba içer ve aklımı kurcalamayı bırakırım. Biraz sarhoş olur, gecenin tadını çıkarırım. Neticede yarın yeni bir gün.
"Bir cesedi sırtlanmış ufacık bir ruhsun sen." Epiktetos Not: Epiktetos'un günümüze ulaşan fragmanlarında böyle bir sözü bulunmamaktadır. Marcus Aurelius - Kendime Düşünceler
Bu bir çeşit entellektüel yalnızlık hali. Fiziksel veya duygusal bir hal değil. Sevmeyi, sevilmemeyi, başkalarıyla bir anı, günü, sıradan bir öğleden sonrasını nasıl paylaşacağını bilmemek değil. Sevmene rağmen neden sevdiğini aktaramamak, sevilmene rağmen sorgulamalarının kendi içinde, yankı odalarında sıkışıp kalması. Odanda gözüne takılan o sarı lambanın altında belli belirsiz kendini gösteren örümcek ağı, üzerine doğru üflediğin sigara dumanının onu titretmesi ama koparmaması, eline bir bez alıp temizliğe kalkışmanın üşengeçliği, belki üşengeçlikten ileri gelen eylemin beyhudeliği... Nereden geldiğini kestiremediğim bu bağ arayışı, bir birine bağlanan yer altı metro hatları, kesişen yollar, dönen kavşaklar, bu kaosun içerisinde ezilmeden var olmaya çalışan tüm canlılar, her birinin kendi hikayesi, kendi yalnızlığı. Bir çeşit var olma savaşı. Zaman zaman da olsa beklentisizce aklındaki düşünce zincirini boş beyaz bir sayfaya aktarma ihtiyacı, ihtiyaçlarıma duyduğum katıksız öfke ve bu öfkeden kurtulmak için bacaklarımdaki yanma hissi katlanılamaz hale gelene kadar yürüyüşlerim. Tüm bunların anlamı, yolculuklarına ne zaman başladıkları, neden sonra bunları sahiplenişim, benim deme cesareti gösterişim. Söylenen onca kelimenin ardından hiç bir şey aktaramamış olmanın hayal kırıklığı, yanlış aktarmış olmanın bezginliği, anlaşılamamanın, yaşamdaki yalnız konumunun belirginliği ve iç huzuru. Kimi anlarda, kimi anlarda ise sadece bir düşünce zinciri.
Birbiri ardına gelen yoğun günlerden sonra, bir gece yarısı, metronun yürüyen merdivenlerini çıkarken, yüzüme çarpan soğuk yağmur damlaları ile anlamını yitiriyor herşey. Hafifliyorum, süzülüveriyorum bir anlığına da olsa yaşamın içinde. Ne olmak istediğim bir yer var ne de yola başladığım bir çıkış noktası. Tüm varlıklar sanki o an oluşmuş ve bir an sonra yok olacaklarmış gibi, tadını çıkarıyorum. Derin bir nefes alıp ciğerlerimde muhafaza etmek istiyorum havayı, başka bir an geri dönüp hatırlayabilmek, kendime hatırlatabilmek için. Ve başladığı gibi öylece bitiveriyor o hafiflik. Sanki taş yağıyormuş gibi üzerime, ağırlaşıyorum. Hava biraz daha kararıyor, yollar biraz daha daralıyor. Bir sigara yakıp aşina olduğum kaldırımları adımlamaya devam ediyorum. Öyle ya, bir adım daha atmaktan başka bildiğim pek birşey yok.
“There is something to be learned from a rainstorm. When meeting with a sudden shower, you try not to get wet and run quickly along the road. But doing such things as passing under the eaves of houses, you still get wet. When you are resolved from the beginning, you will not be perplexed, though you will still get the same soaking. This understanding extends to everything.” ― Tsunetomo Yamamoto, The Hagakure: A code to the way of samurai
Anlayamadığı birşeyin korkusunu yüzünden okumak mümkündü. Tanımlayamadı, tanımlamasına müsade etmedim. Neticede iyi kötü bir cevabım vardı söylenecek her söze. Zira belki onlarca, belki yüzlerce kez yaptım bu konuşmayı. Bu gerilimin, tansiyonun yükselmesini de istemedim aslında. Sadece olduğu gibi kalmasını ve olduğu gibi kabullenilmesini istedim. Belirsizliğin bu kadar telaşla, belki de biraz korkuyla karşılanmasını, peşi sıra sınıflandırma ihtiyacının doğmasını, tanıma uygun bazı cevapların peşine düşülmesini kabullenemedim. Hiç mi sisli bir gecede adımlamadın sokakları. Nerede başladığı ve nerede bittiği belli olmayan bu belirsizliğin, sonraki adımın güvensizliğinin özgürleştirici yönünü hiç mi keşfedemedin. Hiç mi ardı arkası kesilmeyen tanımlamalar ve sözcükler anlamını yitirmedi. Geriye kalan neydi? İşte ondan bahsediyorum.
Günler geceler bir birini izliyor. Uykulu gözlerle bu amansız döngüyü seyrediyorum. Ne bir parçasıyım ne de sadece gözlemcisi. Ne bir yöne doğru savuluyorum ne de yerimde durabiliyorum. Kendim olmak adına harcadığım onca saate, yıllara rağmen, dilimden bana ait olmayan kelimelerin süzüldüğüne tanık oluyorum. Önemsemiyorum. Çünkü biliyorum ki yine gece olacak ve ertesi gün yine buralarda olacağım.
Yalnızlık üzerine konuşmak istiyorum biraz ancak kelimeler henüz dilimden dökülmeden anlamsızlığın içerisinde kaybolup gidiyor. Beyhude bir çaba sanki anlatmak, anlaşılmayı ummak. Çocukluğumda sıkıntıdan veya sıkılganlıktan küçük bir kaç taş parçası koyardım cebime. Varlığını ve ağırlığını hisseder, elimi cebime attığımda taşları bir birine sürter, yerlerini değiştirir, bir anlık da olsa sıkıntımdan sıyrılır ve bir hareketin parçası olurdum. Zihnimdeki kelimeler o taşlar gibi şimdi. Yer değiştiriyor, bazı bazı anlamları başkalaşıyor, kıvılcımlar üretiyor birbirine değdiğinde ama asla ateş almıyor, anlık sıkıntılırdan sıyrılmama sebep oluyor ama sese dönüşmüyor. Kendi içinde yaşıyor ve ölüyor.
Tıpkı gün gitmiş olmasına rağmen yanmayan sokak lambaları gibi. Bir karanlık hakim ama henüz fark edilememiş. O sessiz birkaç dakikayı sakince bekleyip ışıkların yeniden açılacağına dair temelsiz bir güven hissettiğim. Sanki sadece bu birkaç dakikayı atlatmak gerekli. Gerisi bildik sonbahar akşamı.
O zamanlar gençtim. Düşüncelerin bir trenin vagonları gibi arka arkaya sıralanıp bir hedefe doğru seyahat ettiklerini ya da en azından seyir halinde olmanın hareketliliğini, rayların üzerinde ilerlemenin belirginliğini taşıdığına inanır, onları sıraya koymak için günler, haftalar harcar ve nereye doğru ilerledikleri üzerine kafa yorar, anlamlı bir cevap bulunca keyiflenir, sisler içinde kaybolanların peşi sıra bakar, belli belirsiz hüzünlenirdim.
Şimdilerde önümden geçip giden trenleri seyretmekle yetiniyorum. Nereden geldikleri veya rotaları hakkında bir fikrim yok. Dürüst olmak gerekirse bunu yorumlamayı da yorucu buluyorum. Tek bildiğim durmaksızın biri gidip yenisi gelirken, ben yerimde sabit, onları seyrediyorum. Akıl karı değil ama günün birinde hareket eden vagonlardan birine atlayıp onun rotasını benimsemekten ölümüne korkuyorum.
"This is precisely the risk modern man runs: he may wake up one day to find that he has missed half of his life." Carl Jung
Bırak aksın
Kelimeler kısalıyor ve manası çözülüyor her şeyin. Kısa nefes aralıklarında anlatırken buluyorsun kendini.
Gerçeğin ulaşılabilir yönüne dokundum. Bir kez bunu yapınca insan, boşluklar adım adım dolmaya başlıyor. Bu başkasına söylemeyi seçmek için aptalca belki ancak bu önemli değil. Önemli olan benim bazen ve bazen o da değil.
Belirli bir anda, umut etmeyi paylaştığımızı hatırlıyorum. Önce geçmişe, sonra geleceğe bakıp bilinçli bireyler olarak her şeyin yolunda gideceğini umduğumuzu. “Değişir bir şeyler hayatta, planlar ve hayaller.” Normal olan bu diyorlar. Halbuki aynı tutkunun peşinden gitmek vardı zamanı önemsemeden.
“ I’m a certain kind of tourist. A tourist that’s on permanent vacation.”
- Permanent vacation