Şahane evlerin tozlu sehpalari size yalnızlığı anlatabilir örneğin. Ya da bir bahçenin demir, mavi boyalı kuyusu.
Ama bugün anlatacağım yalnızlık değil.
Mutluluğumu yalnız yaşamış olmam da değil.
Bugün anlatacağım on yaşındaki o güzel kızın gözleri. Ben o renge bugün köy rengi adını koydum. Sadece oralarda görebildiğim bir renk. Biraz anlam serpilse şahane film çekilir, yakın markaj. Tek kelime bile etmese olur. Öyle konuşan gözleri vardı o çocuğun. Henüz dili yok, çocukluğundan elbet ve elbet göremediklerinden.
Daha fazla bakamadım. Hepsinin arasında öyle sırıtıyordum ki. Pembe bluz ve beyaz pantolonumla. İstanbul'da bakmayacağı türden kedinin bile. Oysa o koltukta ve o otobüste herkesin üzerinde koyu renk kıyafetler vardı. Hiç pembe yoktu. Fıstık yeşili. Turkuaz. yoktu…
Hastaneye vardım. Tam bir çiftlik. Bahçesinde at besleyecek vakit bulursun oyle boş. Bir avuç çalışan. Ama temiz, son model. Hoş 5ten sonra kalabalıklaşıyormuş, durmadım o vakte dek.
Bir aile hekimi var, bana reçeteleri anlatacak. Somali'ye gitmiş. Tüm intörnler tanır beni dedi, ama sizin zamanınızda Ora'daydım. Nasip bu ya, var ya kismette o soru “Nasıl gidiliyor, ben de gidebilir miyim?”…karşıma çıkardı mezun olsam da.
Dönüşte otobüse binmedim. Ordaki arkadaşların arabasıyla döndük. Toprağın, koyu kıyafetli ablaların, teyzelerin yahut çocukların, köy renginin, sinemanın ve Somali'nin arasından geçerek…