Play for Erciyes...
occasionally subtle
Show & Tell

titsay

No title available
taylor price
2025 on Tumblr: Trends That Defined the Year

No title available

Origami Around
🪼
Xuebing Du

oozey mess

@theartofmadeline
YOU ARE THE REASON
No title available
Game of Thrones Daily
TVSTRANGERTHINGS
todays bird

Janaina Medeiros
cherry valley forever
he wasn't even looking at me and he found me
seen from Türkiye
seen from Japan

seen from United Kingdom
seen from Türkiye
seen from Indonesia

seen from United States
seen from Sri Lanka

seen from United States

seen from Malaysia
seen from United States

seen from Singapore

seen from Italy

seen from Japan

seen from United States

seen from United States

seen from Italy

seen from United Kingdom

seen from Malaysia
seen from United States

seen from France
@tugrulhan
Play for Erciyes...
for all the real fans out there
So good...
Yeryüzünün öğretmeni olabilmek için,gökyüzünün öğrencisi olmak lazım. A.İzzetbegoviç’i irtihalinin 10.yıldönümünde rahmetle anıyoruz.
Sözleri : http://tr.wikiquote.org/wiki/Alija_Izetbegovi%C4%87
Alija Izetbegović passed away 10 years ago. May God rest his soul
Quotes : http://en.wikiquote.org/wiki/Alija_Izetbegovi%C4%87
http://www.quotesea.com/quotes/by/alija-izetbegovic
Muhsin YAZICIOĞLU’nun Kur’an’ında Yasin suresinin arasında bir mektup. Ve yazan sözler; ”” Selamün aleyküm başkanım ben ALİ.. Çok sevinçliyim. Aldığım idam cezası 1 hafta ertelendi.Ben 1 hafta sonra öleceğim diye sevinmiyorum.Hatim indiriyordum yarım kalmıştı. Onu tamamlamaya fırsat kazandım ona sevindim. Benden ve benim gibilerden Yasin-i Şerif’i esirgemeyin.Kaza oruçlarım vardı bitirdim sanıyorum aklım pek yerinde değil, belki Yasinleriniz bana şefaatçi olur. “” - Ali Bülent Orkan - Ve 12 Eylül Mahkemelerinin kararı ile Ali Bülent Orkan, 13 Ağustos 1982 günü sabaha karşı Ankara Ulucanlar cezaevinin bahçesinde idam edildi…
———
Ne sizleri unuttuk, ne kahpe eylülleri…
Her daim Hazır ol..
A person would not forget two types of faces in his life, the one who helped him in time of need and the one who left him alone in difficult times
Imam Hussain (as)
#DerrickRose
Google'dan 2012 özeti...
Tahammül Edemiyorum...
"İster gay olsun ister lezbiyen, ister homoseksüel ister feminist, isterse faşist bir domuz ya da komünist, isterse Hare Krishnacı olsun. Ne olduğunun hiç önemi yok. Elinde hangi bayrağı salladığının hiçbir önemi yok. Benim tahammül edemediğim içi boş tipler. Öyle insanlar karşıma çıktığında sabrım taşıyor, gereksiz laflar etmeye başlıyorum." Haruki Murakami, "Sahilde Kafka"
Tüketen İnsan
"Homo Consumens(Tüketen İnsan)... Vaktini, ilgisini çekmeyen insanlarla, ilgisini çekmeyen işler yapmak, ilgisini çekmeyen, onu ilgilendirmeyen şeyler üretmekle geçirir; Üretim yapmadığı süre içindeyse tüketmektedir. Sonsuza dek emmek üzere ağzı sürekli açık duran, hiçbir çaba harcamaksızın, hiçbir içsel etkinlikte bulunmaksızın sıkıntı giderici (ve sıkıntı üretici) sanayinin ona zorla kabul ettirdiği şeyleri -sigara, içki, sinema, spor, konferans- yalnızca bütçesinin elverdiği ölçüyle sınırlı olmak üzere yutmaktadır. Ama "sıkıntı giderme sanayisi", yani, yararsız şey satma sanayisi, otomobil sanayisi, sinema, televizyon sanayileri vs., yalnız ve yalnız, sıkıntının bilinçli hale gelmesini önlemede başarılı olabilirler. Hatta, tuzlu bir içecek nasıl susuzluğu arttırırsa, bunlar da aynı şekilde sıkkınlığı arttırırlar. Ama bilinçsiz de olsa, sıkıntı, sıkıntı olarak kalır."
Erich Fromm - Umut Devrimi
Arap Baharı- 2011
Ortadoğu’daki değişimin nereye kadar gideceği en büyük merak konusu. ‘Göreceksiniz sonuçta hiçbirşey değişmeyecek’ diyen de bir yığın karamsar var. Gerçekten öyle olabilir mi, yoksa..?
Sahne I – Avrupa’da dolaşan hayalet 1848 kışının en soğuk günlerinde Avrupa’da bir hayalet dolaşıyordu. İnsanlar, köylüler, yoksullar, işçiler, ortasınıf herkes kralların, monarşilerin onyıllardır süren baskısından bunalmıştı artık. Açlık, yoksulluk, kuraklık bütün sosyal kesimleri vuruyordu. Anayasacı, demokratik ve sosyalist talepler yükseliyordu. ‘’Zamanı gelmiş fikir kadar güçlü’’ şey var mıdır? Hayalet, fısıltıyla Avrupa’da başkent başkent dolaşıyordu. Mırıldanmanın en yüksek olduğu başkent Paris’ti. 1830’dan beri tahtta olan Louis Philippe d'Orléans, hayaletin soğuk rüzgarını alnında hissedince halka karşı önlemlerini artırdı. 1848 Şubat ayında Paris karışmaya başladı. Demokrasi yanlıları, henüz İnternet icat edilmediği için organize bağış yemeklerinde buluşuyordu. Kral Luis Filip, bu toplantılarda güçlü bir toplumsal muhalefetin yükseldiğini gördüğünde bütün bu buluşmaları yasakladı. Ancak çok geçti. Halk bir kere sokağa çıkmıştı. 23 Şubat günü Başbakan Guizot istifa etti. İstifayı duyan onbinlerce kişi Dışişleri Bakanlığı önünde toplandı. Askerlerin kalabalığa ateş etmesi üzerine 52 kişi öldü. Bunun üzerine halk kısa sürede Paris’in her köşesine her sokağına barikatlar kurdu. Öfke dalgasının kendisine ulaşacağını gören Kral Luis Filip, İngitere’ye kaçtı. 2 gün sonra 26 Şubat 1848 günü Fransa’da krallık dönemi sona ermiş ve İkinci Cumhuriyet dönemi başlamıştı. Henüz Twitter ve Cüneyt Özdemir icat edilmediği için Fransa’daki isyanın haberi Almanya’ya birkaç gün gecikmeli ulaştı. Almanya’da krallığa ilk isyan 3 Mart günü Rhineland’ta ardından Berlin’de patladı. Ve hızla birçok Alman şehrine yayıldı. Almanya’daki gösterilerin iki talebi vardı: Alman birliği ve sivil özgürlüklerin garanti altına alınması. Ardından günler içinde halk ayaklanmaları, Danimarka’yı, Avusturya Habsburg İmparatorluğunu, İsviçre’yi, Polonya’yı, Galiçya’yı, İrlanda’yı, Belçika ve hatta Brezilya’yı bile sardı. Paris’te, Milano’da, Venedik’te, Viyana’da, Prag’da, Budapeşte’de, Münih’te Berlin’de yüzbinler sokaklardaydı. Sadece, Britanya, Hollanda, Rusya ve Osmanlı 1848 devrim fırtınasından kendini koruyan 4 Avrupa devleti oldu. 1848 baharı siyasi literatüre, ‘’Halkların Baharı’’ olarak girdi. Ancak 1848 devrimi süreci kısa vadede halklarda büyük hayalkırıklığı yarattı. Yeniden otokrat rejimler üretti. Birçok Avrupa ülkesinde devrimlere öncülük eden gazeteciler, fikir adamları, aydınlar yeteneklerini, birikimlerini ve paralarını alarak ülkelerini terketti. Aralarında Max Weber gibi birçok ünlünün de bulunduğu bu ‘beyaz’ göçün onbinlerce kahramanı, ‘’Forty-Eighters (48’liler)’’ olarak anılıyor. Ancak bundan çok yıllar sonra 1848 devriminin aslında yenilmiş gibi gözükse de çok büyük bir devrim olduğu farkedildi. Kısa vadedeki bu başarısız görüntüsüne rağmen, 20’nci yüzyılın Avrupa’sının oluşumundaki en büyük devrim olduğu çok uzun yıllar sonra anlaşıldı. Kaldı ki 1848 devriminden sonra 10 - 15 yıl içinde Almanya ve İtalya gibi ülkeler milli birliklerini sağladı. Fransa, Üçüncü Cumhuriyet’e geçti.
Sahne II – Vietnam’da kış Prag’da bahar ABD’nin Vietnam’a, Sovyetlerin ise Çekoslovakya’ya girdiği 1968 yılı, Avrupa’da ve dünyada o güne kadar görülmemiş bir küresel sosyal kaosa ve protesto dalgasına sahne oldu.
Ülkelerini yöneten baskıcı rejimlere, eşitsizliklere ve savaşa karşı olan milyonlarca genç ve ortasınıftan insan Paris’ten Washington’a, Prag’dan Mexico City’e, Rio de Janerio’dan Varşova’ya sokaklara meydanlara çıktı. Kah New York’ta onbinlerce öğrenci Vietnam’da Amerikan ordusunun kullandığı napalm bombalarını üreten Dow Kimya’ya karşı sokaklardaydı, kah Prag’da Varşova’da Belgrat’ta Sovyet imparatorluğuna karşı…
Nisan ayında Martin Luther King’in öldürülmesi ABD’nin 115 şehrinde kitlesel gösterilere yol açtı. Demokrat Partinin 1968 Chicago Kongresi, savaş karşıtı grupların günler süren protesto eylemlerinin gölgesinde kaldı. Gösterilere ordu birlikleri müdahale etti.
1968’in en şiddetli eylemleri Mayıs ayında Fransa’da yaşandı. Fransa’da hayat haftalarca durdu.
Fransa sokaklarında duvarlara yazılan, ‘’İl est interdit d interdire (Yasaklamak yasaktır) L'ennui est contre-révolutionnaire. (Can sıkıntısı karşı-devrimcidir) Soyez réalistes, demandez l'impossible. (Realist ol, imkansızı iste!) Travailleur : tu as 25 ans mais ton syndicat est de l'autre siècle. (İşçi: Sen 25 yaşındasın, ancak sendikan geçen yüzyıldan kalma)’’ gibi sloganlar hızla bütün küreye yayıldı.
Ancak tıpkı 1848 devrimi gibi 1968 devrimi de kısa vadede somut sonuçlar elde edemeden bastırıldı. Buna rağmen, kendinden sonraki yarım yüzyıla damga vurdu 1968… Sonraki 50 yılın birçok sosyal ve politik dönüşümünün tohumunu ekti toprağa…
Sahne III – Tankla gözgöze gelince kıpırdamazsan kazanırsın
5 Haziran 1989 günü Tinanmen Meydanında çekilen bir fotoğraf 20’nci yüzyılın en ünlü fotoğraflarından biri haline gelirken aynı zamanda Soğuk Savaşın bitişinin de sembolü oldu. Bazı kaynaklar adının Wang Weilin olduğunu söyleseler de ismi bilinmeyen bir Çinli’nin haftalardır devam eden protesto gösterilerini bastırmak için Tinananmen Meydanına girmeye çalışan tankların önünde tek başına oluşturduğu barikat, dünyada yeni bir özgürlük dalgası başlattı.
Aynı gün Polonya’da yapılan seçime ilk defa katılmasına izin verilen rejim karşıtı Dayanışma Sendikası, Senato’daki 100 koltuktan 99’unu kazandı. Demir Perde’de bir gedik açıldı. Bundan cesaret alarak 19 Ağustos’ta Macarlar Avusturya sınırındaki dev piknikle ikinci bir gedik açtı ve Macaristan çok partili hayata geçen ikinci Doğu Bloku ülkesi oldu. Bu gelişmeler üzerine Doğu Almanya kaynamaya başladı. Sadece 1989 Eylül ayında Batı Berlin’e kaçan Doğu Alman sayısı 30 bini buldu. 9 Kasım 1989 günü Berlin Duvarı yıkılıp sınır ortadan kalkınca 1971 yılından beri devam eden Honecker diktatörlüğü sona erdi.
Doğu Almanya diktatörlüğünün düşmesinden 8 gün sonra Çekoslovaklar sokaklara çıktı. 17 Kasım 1989 günü Prag’da başlayan gösteriler bütün ülkeye yayıldı. 20 Kasım günü yarım milyon kişi Prag’da toplandı. 27 Kasım’da bütün ülke genel greve gitti.
28 Kasım günü Komünist Parti, ‘kadife devrim’i kabul ederek, ülkede tek partili hayatı bitirdiğini açıkladı.
Komünist blokta yükselen özgürlük dalgasıyla çalkalanan Bulgaristan’da Polit Büro, 10 Kasım 1989’da Todor Jivkov’u devlet başkanlığından aldı. Ancak Jivkov’un görevden alınması protestoyu dindirmeyince 1990 Ocak ayında Bulgaristan da çok partili hayata geçmek zorunda kaldı.
Biz farklıyız diyen diktatörün sonu da farklı olur Doğu Bloku’nun belki de en çılgın lideri Romanya’da yaşıyordu. Diğer Doğu Bloku ülkelerinin aksine Stalin etkisi hala devam ediyordu. Kasım 1989’da yapılan seçimlerde 71 yaşındaki Çavuşesko yeniden 5 yıllığına ‘seçildi’. ‘’Biz Polonya’ya Macaristan’a benzemeyiz’’ diyen Çavuşesko, İran ziyareti dönüşü Bükreş’te destekçilerine büyük bir gösteri düzenlemelerini emretti.
Gövde gösterisine hazırlanırken binlere kişinin yuhalamalarıyla büyük bir şok yaşadı. Bu olayın radyolarda haber olmasından sonra Romenler bütün ülkede sokaklara döküldü. İlk başta güvenik güçleri Çavuşesko’nun ermine uyarak halka ateş açtı. Ancak 22 Aralık sabahı Romanya ordusu halkın safına geçti. En kanlı dönüşüm Romanya’da yaşandı. 1104 kişinin öldü.
‘’Biz Polonya’ya Macaristan’a benzemeyiz’’ diyen Çavuşesko’nun sonu da, Polonya, macaristan ya da diğer Doğu Bloku ülkelerinin liderlerinden farklı oldu. Karısı Elena ile beraber ‘terketmem’ dediği ülkesi içinde kaçacak delik aradı. Sonunda 24 Aralık günü tutuklandı. 25 Aralık günü yargılandığı askeri mahkeme, kendi dönemindeki kadar hızlı şekilde 2 saat içinde hükmünü verdi. Ve ertesi günü karısı ile berbaer kurşuna dizildi.
Sene bitmeden Arnavutluk’tan, Yugoslavya’ya, Benin’den Yemen’e bütün komünist tek parti yönetimleri sona erdi. 1 Temmuz 1991 günü Varşova Paktı resmen dağıldı. Azerbaycan, Ermenistan, Kırgızistan, Kazakistan, Özbekistan, Türkmenistan, Gürcistan, Tacikistan, Litvanya, Letonya, Estonya, Ukrayna, Belarus, Moldova Sovyetler Birliğinden bağımsızlıklarını ilan ettiler.
Sahne 4 – Halkı görmeyen kendi akıbetini görür Muhammed Buazizi adlı 27 yaşındaki Tunuslu seyyar satıcı 17 Aralık 2010 günü 200 dolar borçlanarak satın aldığı malları yerleştirdiği seyyar tezgahını açtı. Ancak rüşvet talepleri reddedilen güvenlik görevlileri, izni olmadığı gerekçesiyle tezgahına el koydu. Öfkeyle ne yapacağın şaşıran Buazizi, son bir ümitle valilik binasına giderek vali ile görüşmeye çalıştı. Ancak vali onunla görüşmedi. ‘’Beni görmüyorsan ben de görünmek için kendimi yakarım’’ diye bağırarak binanın dışına çıktı. Saat 11:30’da Valilik binasının önünde kendini ateşe vererek yaktı.
Bu ateş, Tunus’tan, Kahire’ye, İskenderiye’den Sana’ya, Amman’dan Trablus’a tam 65 gündür devam eden değişim yangınını tutuşturan kıvılcım. Kahire’de BBC’ye konuşna genç bir gösterici, ‘’Samimi olmak gerekirse 25 Ocak günü meydana çıktığımızda herşeyin 5 dakika süreceğini sanıyorduk. Nasıl olsa 5 dakikada toplarlar bizi içeri atarlar.’’
1848 Avrupası, 1968 dünyası, 1989 Doğu Bloku gibi son derece tarihi günler yaşıyoruz. Ortadoğu’da yıllarca konuşulacak olaylara, gelişmelere günler içinde hatta bazen tek bir gün içinde şahit olabiliyoruz. Bir başka devrim için denildiği gibi, ‘’Devrimin olacağını kimse öngöremedi ama sonrasına herkes ne olduğunu açıklayabiliyor’’. Bütün dünyada, gazeteciler, siyaset analistleri, akademisyenler bu büyük değişimin dinamikleri, saikleri ve nihai neticeleri üzerine birçok teori geliştiriyor.
Gördüğüm kadarıyla Türk entelicansiyasının mühim bir kısmı, sosyolojiyi, tarihi, ekonomi bilimini vs çoktan boşverdiği için ,‘’dünyada olup biten herşeyin ama herşeyin Washington’da yapılan planların sonucu olduğu’’ gibi fikri bir sığlıktan kurtulabilmiş değil. Maalesef, son günlerde Türk medyasında Ortadoğu’da olup bitenle ilgili en çok okuduğum –güya- tespit de, ‘Büyük Ortadoğu Projesi’. ABD’nin 11 Eylül’den sonra Ortadoğu ve Kuzey Afrika ülkelerine dikkatle baktığında gördüğü ‘derin rahatsızlık’ ve ‘kopmak üzere olan fırtına’ya ön almak için bölgedeki dinamiklerini yeniden yapılandırma yönündeki stratejisi kastediliyor anladığım kadarıyla. Elbette ki ABD süper güç olarak yükselen değişim fırtınasını görerek kendince pozisyonlar almaya başladı, hedefler geliştirdi. Ancak, sanki Ortadoğu’da herşey güllük gülüstanlıkmış da bütün fırtınayı ABD koparıyor sananlar Ortadoğu ve Kuzey Afrika’daki fikri, sosyal, ekonomik dinamikleri okumaktan acizler. Tıpkı, Türkiye’nin bazı merkez güçlerinin Türkiye hakkındaki cehaleti gibi... Türkiye’nin 2000’lerde geçirdiği radikal politik, ekonomik ve sosyal değişimi de herşeyiyle ABD’nin planı sanmak, hayatı basit şekilde açıklayan kahvehane cahillerine huzur verir biliyorum ama bu basit algıyı ülkeye yön vermeye talip siyasi bürokratik aktörlerde bile görmek tuhafıma gidiyor açıkçası. Ülkesinin sosyal, ekonomik, manevi, teknolojik, demografik dinamiklerinin farkında olmayan bu cehaletin koca bir ülkenin yönetimine talip olması da ayrı bir dram... Fikirlerin tartışılmadığı, yaftaların havada uçuştuğu bir ülkede yazıyor olmanın hassasiyetiyle bir noktanın altını bir kez daha çizeyim: olan biten herşeyin ABD’nin planı olduğu iddiasının da ABD’nin sürecin sadece dışardan seyircisi olduğunu söylemek kadar gerçeklerden kopuk olduğunu anlatmaya çalışıyorum. Ortadoğu’daki fırtınaya döneyim. Bugünlerde Batı basınında birçok uzman, gazeteci, analist, Ortadoğu’daki fırtınanın, 1848 devrimine mi, 1968 hareketine mi yoksa 1989 devrimine mi benzediğini tartışıyor. Bu tartışmaya bazen çok üst düzeyde isimler de katılıyor. Doğu Almanyalı olan ve tarihin koptuğu 1989’da politikaya atılan bugünkü Alman Başbakanı Angela Merkel de 5 Şubat günü AP Haber ajansına yaptığı açıklamada, Ortadoğu’daki gelişmelerin, kendisine 1989 Doğu Avrupa’sını hatırlattığını belirterek, ‘’İnsanlar korkularından sıyrılıyor’’ yorumunda bulundu. Bugün Ortadoğu’da olan biten, herşeyiyle 1989 devrimine benziyor diyemeyiz. 1989’da anavatanı Macaristan’daki değişimde rol oynayan George Soros, önceki hafta CNN’de Fareed Zakaria’ya yaptığı açıklamada bu farkı şu şekilde anlattı: ‘’1989 ile 2011 arasındaki en büyük fark, birincisinde ABD’nin en büyük düşmanı Sovyet imparatorluğu yıkılıyordu. Bugün yıkılan ise ABD’nin bölgedeki müttefikleri. ABD şimdi bölgedeki halkların güvenini ve dostluğunu kazanmak zorunda.’’ Bu arada Soros, böylesi bir dönemde Barack Obama’nın başta olmasını da ABD açısından büyük bir şans olarak gördüğünü itiraf ediyor; ‘’Eğer, bugün Bush ya da Cheney başta olsaydı Mısır’da bu kadar kansız bir değişim olmazdı.’’
Nitekim Washington Post’un Neocon kalemşörlerinden Anne Applebaum da, 1989’da Doğu Avrupa ülkelerinin, ‘normal’ olmak için devrim yaptıklarını ifade ederek, Kuzey Afrika’daki talebin ‘normal’ olmak yönünde olmadığını iddia etti. Applebaum, ‘normal’den kastının ‘’batı avrupalılaşmak’ olduğunu de eklediği yazısını, ‘’değişim her zaman iyi değildir’’ uyarısıyla bitiriyordu. Batı’daki ve ABD’deki birçok şahin, Ortadoğu ve Kuzey Afrika’daki devrimin 1848 gibi, ‘Bonapartist’ çözümlere yönelerek hayalkırıklığıyla son bulacağı iddiasında… Kuzey Afrika ve Ortadoğu’daki devrimi 1968’e benzetenlerin genel iddiası ise, tıpkı 1968’de olduğu gibi lidersiz ve gençlere dayalı bir muhalefetin öne çıkması. Ancak 1968 olayları sonunda tek bir ülkede bile liderlik değişmemişti. Ortadoğu’daki değişimin nereye kadar gideceği en büyük merak konusu. ‘Göreceksiniz sonuçta hiçbrşey değişmeyecek’ diyen de bir yığın karamsar var. Ancak ben Kuzey Afrika’da ve Ortadoğu’da halihazırda herşeyin ama herşeyin geri dönülemez şekilde değiştiğini düşünenler safındayım. Peki sence, 2011, 1848 mi, 1968 mi, 1989 mu derseniz cevabım ‘’hepsi ve hiçbiri’’ olur. Hepsinden bir yön var bu dönüşümde. Ancak ben genel olarak, tarihsel determinizme inanmadığım için The Guardian’dan Timothy Garton Ash’a katılıyorum. Bu ne 1848 devrimi, ne 1968 devrimi, ne 1979 İran devrimi ne de 1989 Doğu bloku devrimi… Kendi dinamikleri var, kendi çağının şartlarına sahip. ‘’Yüzbinlerce Müslüman barışçı şekilde ve kendi diktatörlerine karşı cesaretle toplanıp protesto yapamaz peşin yargısını yıktı. Kendi demografisi var. Bu ülkelerin tamamında nüfusun ezici çoğunluğu 25 yaşın altında. Ve daha önceki devrimlerin hiçbirinde olmayan teknoloji ve iletişim araçları var.’’ Amerikalı sosyolog İmmanuel Wallerstein, ‘’Yalnızca iki dünya devrimi olmuştur. Biri 1848'de oldu. İkincisi ise 1968'de. İkisi de birer tarihsel yenilgiydi. Ama ikisi de dünyayı dönüştürdü. Her ikisinin de planlanmamış ve bu yüzden de derin bir anlamda kendiliğinden olması her iki olguyu da –başarısızlığa uğramaları olgusunu ve dünyayı dönüştürmeleri olgusunu– açıklamaktadır’’ demişti.
Bence, yaşanmakta olan süreç, Ortadoğu’nun yönetim anlayışında kısa vadede olumlu sonuçlarını görmesek de uzun vadede tüm Ortadoğu ve Kuzey Afrika coğrafyasını değiştirecek tohumlarını ekti. Hiçbirşey değişmeyecek diyen karamsarlar çok yanılıyor...
Cemal Demir..
Futbolda Yükselen Değerlerimiz...
Her kesimin ne kadar zıt olursa olsun çekinmeden içini döktüğü ritüeldir Futbol. Her ne kadar farklı düşünsek de insanların birbirini kıramadığı, karşısındakinin samimiyet derecesini anlamak için kullandığı araçtır Futbol. Milletimizin sarmaş dolaş, parmak ısırarak, hep beraber sevinip hep beraber üzüldüğü ortak değerimizdir Futbol.
Futbolda süreç "Şike" denilen pislik işlerle çalkanırken, bu sektörde olan hiç bir şeye aldırış etmeden sadece istikrar sağlamaya çalışan, kendine yatırım yapan ve bu yatırımla beraber takımına, ülkesine bir şeyler katmak için uğraşan kardeşlerimizi göz ardı etmemeliyiz.
Bir Fenerbahçe taraftarı olarak futbolda fanatizmin faşizanlığı ortaya çıkardığı ülkemizde, bir hobi olarak edindiğim sıkı futbol takibinin esiriyim sadece. Son zamanlarda beğeniyle izlediğim Gaziantepspor forveti Muhammet, Beşiktaş Kalecisi Cenk, Galatasaray defansının yeni gözdesi Semih. Son zamanlarda yükselen performanslarıyla dikkatleri üzerine çekiyorlar. Çok genç yaşlarda bu denli sorumluluk verilmesi onlara pozitif yönde çok şey katacaktır. Sonuçta gençlere yer vermek ustalığın şiarındandır. Ancak ihmal edilmemesi gereken en önemli konu bu genç kardeşlerimizin eğitimleridir. Eğitimlerini almamaları, onlara bir noktada sıkıntı yaşatacağı gibi kişiliklerini ve dolayısıyla futbol hayatlarını da etkileyecektir.
Fatih Terim, Emre Belözoğlu 18 yaşındayken jeep ine el koyduğunu bilirsiniz. Bu gibi davranışların altında eğitimsizlik yatmaktadır. Yükselen değerlerimizi yükseltirken eğitimlerini ihmal etmemeli zafer sarhoşu olarak onları eğitimlerinden alıkoymamalıyız.
Bu kadın çaydan yola çıkarak bu milleti anlatıyor. Farkında olmayanlar temaşa edin...
Çanakkale 18 Mart 2010...
Philadelphia Rocky Steps. Görünce çocukluğumda izlediğim o günleri yad ettim. Gece geç vakitlerde yayınlanır ailemden gizli gizli izlemeye çalışırdım. Filmdeki o replikle mesajımızı verelim.
"Ne sen, ne ben nede bir başkası hiç kimse hayat kadar sert vuramaz."
TÜRKİYE LAİK DEĞİLDİR, (BU GİDİŞLE) LAİK OLAMAYACAK... Tarif edenlerin yalancısıyım. Şöyle demeye geliyormuş laiklik: Devlet yönetiminde herhangi bir dinin referans alınmamasını ve devletin dinler karşısında tarafsız olmasını savunan ilke. "Türkiye Cumhuriyeti laiktir" diyor Anayasa... Ama "değiştirilemez" diye ilave ediyor: Allah Allah! Bir de "değiştirilmesi teklif edilemez" de deniyor: Hayy Allah! "Değiştirilemez ama değiştirilmesi teklif edilemez" cümlesi "dogmatik" bir ifadedir. (İnşaallah, "'değiştirilemez; değiştirilmesi teklif bile edilemez' maddesi eleştirilemez, eleştirilmesi teklif bile edilemez" diye bir madde yoktur da başımız derde girmez.) Yani "laik devlet" herhangi bir dini referans almıyor ama... "Laiklik"i dogmatikleştiriyor, "din" olarak tepemize indiriyor. "Değiştirilemez; değiştirilmesi teklif edilemez" şeklindeki ilkeler, yönetilen halk ile yöneten arasındaki esnekliği katılaştırıyor. Devleti millete rağmen var kılıyor. Yani, "nasıl olursanız olun, böyle yönetilirsiniz, öyle yönetileceksiniz" demeye geliyor. Oysa dinde böylesi bir zorlama yoktur; hiç olmadı, olmaz da: "Nasılsanız öyle yönetilirsiniz" der Hz. Peygamber [asm]. İslam'da böyle bir "laiklik" yoktur... Devlet, kendisini kuran insanların tercihlerine, taleplerine sağır olamaz Peygamberimiz'e göre [asm]. *** Türkiye Cumhuriyeti "dinler karşısında tarafsız" mı peki? Değil! "Müslüman olmayan" bir Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı kaymakam, vali olamıyor, orduya subay olarak kabul edilmiyor. Türkiye'de onca ahlaksızlaştırmaya ve dinsizleştirmeye karşı olabildiğince duyarsız ve sessiz olduğumuz halde, "Hıristiyanlaştırma"ya cansiperane karşı duruşun altında yatar acaba? "İslam" Türklerin dini olduğu için, Türklerin dini olduğu sürece makbuldür, sevimlidir, güzeldir. Misyonerliğe karşı duruş İslam hatırına değil "Türklük onuru" adınadır anlayacağınız. *** Laik olmayan Osmanlı'nın inşa ettiği çoğul dinli bir toplumda ruhban yetiştiren bir okulu bağrında bulundurması, "devletin dinler karşısında tarafsız olması" ilkesini savunmanın "Müslümancası"dır. Başka inançlara, başka kültürlere, başka giyinmelere "hoşgörü"yle bakmak "İslam'ın şartı"dır; İslam'a rağmen var olan bir şart değildir ki... "Başka"larına dair bu bakışın laiklik zoruyla kazanıldığını iddia edenler, en başta "İslam"ın nezaketini bilmiyorlar, Müslümanlara ise, "laiklik olmasaydı siz zorba olurdunuz!" diyerek hakaret ediyor. Her Müslüman'ı eli zorla kelepçelenmiş olduğu için mecburen nazik olan potansiyel bir zorba olarak tanımlıyor. *** Laiklik savunucularının "Laiklik elden gidiyor" telaşı, bir zamanlar bir başkalarının -Padişah tahttan indirildiği için- "Şeriat elden gidiyor" telaşıyla aynı tondadır. "Şeriat elden gidiyor" diyenlere karşı, o zamanlar, Said Nursî, "şeriat"ın, bir padişahın tahtında oturması gibi sinek vızıltısı bir şarta bağlı olmadığını, bütün varlığın dağıyla, taşıyla, göğü ve deniziyle, baharı kışıyla "şeriat"i haykırdığını söyler. Yani "şeriat"ın elden gidip gitmemesi, elde olup olmaması bir iktidar sorunu değildir. Varlık "şeriat"tır zaten; Allah'ın dilemesidir; yok edilemez. Varoluştur şeriat; Allah'ın dilemesiyle akar zaten; durdurulamaz. Elden nasıl gitsin ki şeriat, ellerin hepsi "şeriat"ça yapılmıştır; yaratılış kanunlarına göre tutar, kavrar. *** Gerçek şu ki, iktidarın yanında olacak bir şeriat insanın gönüllü kulluğunu zedeler, insanı insan yapan tercihlerini yok eder. İnsanı incitir. Allah'ın kanunları üzerinden insan incitmek ise çok katlı bir cürümdür. Başkaca zorbalıklardan daha büyük bir zorbalıktır. Gerçek ile insan arasındaki perdeyi kalınlaştırır. Gerçeği benimsemenin yolunu kapatır. Varlığın akışına gönüllü katılımı engeller. *** "Din"i bir otorite kaynağı, bir baskı aracı yapanlara karşı geliştirilmiştir laiklik ilkesi; doğru. Sorun "din"in kendisi değil, "din" üzerinden zorbalık üretenler... Zorbalık iki türlüdür. Birincisi; birini inandığı ve sevdiği bir şeyi yapmaktan alıkoymak. Namaz kılmasını, örtünmesini engellemek gibi... Diğeri; birini zaten severek yapacağı şeye, gönlünden katılabileceği bir işe zorlamaktır Seve seve örtünebilecek birine, gönlünden namaz kılacak birine, sevmesine fırsat bırakmadan, gönlünün olması beklemeden emretmek gibi... İslam bu iki tür zorbalığı da reddeder. Çünkü ikisi de Yaradan'ın "nazlı misafiri"nin "nazlanması"nı engeller. Çünkü ikisi de Âlemlerin Rabbi'nin "gönlüyle hareket etmesini" bekleyecek kadar kendi iradesine bıraktığı insanın onurunu zedeler, gönüllülüğünü tahrip eder. Bu bağlamda, örneğin birisinin başının zorla açtırılması kadar zorla örtülmesine de karşıdır İslam ve Müslüman... Batı'nın laiklik ilkesiyle yana yakıla aradığı, laiklik zoruyla ancak sürdürebildiği bu özgürlük alanı, zaten İslam'ın içinde, özünde var. Hem de zorlayarak değil, gönüllüce kıvamlandırılmış olarak var. Hem de değiştirilmez ve değiştirilmesi teklif edilemez yasaların zorunlu kılmasıyla değil, içten ve içtenlikle benimsenmiş olarak var. (Bu sözleri, "İslam'ın içinde laiklik zaten var" cümlesinin hoyratlığına kurban ettirmeye de niyetim yok. İslam'ın içinde laiklik falan yok. Müslümanların da laikliğe ihtiyacı yok!) *** İşe bakın; zorbalığa karşı geliştirilmiş olan "laiklik ilkesi" bakın nasıl da "zorbalık" aracı haline gelivermiş. Tepemizde "başını kapatmak istesen de kapatamazsın!" kılıcı olarak sallanıyor. Meselâ "İçkisiz Alan" ilan etmeye kalkan bir belediyenin kapısına, laikler "İçkinin damlasını dudağına değdirmemi engelleyemezsin!" diyen bir yobaz edasıyla dayanabiliyor. "Saçının tek teli görünürse yanarsın!" diye/n günaha göz açtırmaz vaizlerin yanında, modern laikleri de "saçının tek teli görünmezse yakarım!" vaazları çekerken duyarız. Kızların etekleri diz üstüne çekilince yaygarayı basan, aman vermez "dinciler" gibidir laikler de... Kızlar eteklerini diz altına indirince, hele de ayak bileğine kadar uzatınca "büyük günah" işlemişler gibi recmediyorlar, taşlıyorlar... Değil mi? İlle de bir slogan ya da bir sonuç gerekiyorsa bu yazı için, başında söylemiştim: "Türkiye laik değildir, (bu gidişle) laik olamayacak!"
Senai Demircinin en sevdiğim yazılarından...
http://www.senaidemirci.net/yazilar.php?kategori=1&makaleid=2660