Zeytin'deki evin girişinde uzun, dar bir koridor vardı. Ama kapıdan girince karşında uzayan bir koridor değil, açılan kapının enini tamamen kaplayarak ortasından böldüğü, kapıya paralel bir koridor. Bir buçuk metrelik arayı geçince de kapının hemen karşısında, benim odama açılan bir başka kapı. Başka hiçbir evde öyle bir koridora rastlamadım. Evi babamlar yaptığı için acemice planlamışlar herhalde. Senelerce o dar koridordan geçtim; dört-beş sene kadar da o minicik, turuncu duvarlı odada yaşadım. Çocukluğumda evin yan tarafında bir gecekondu vardı, orası da toprağıyla birlikte dedemlerindi. Sonra orayı sattılar ve alanlar gecekonduyu yıkıp yerine üç katlı bir bina yaptı. Kendi imkanlarıyla yaptıkları bina zaman içinde kat kat yükselirken önce bizim alt kattaki dedemlerin oturma odasının penceresini kapadı, ardından daha sonra yapacağımız tadilatla benim odam olacak, o zaman bizim de oturma odamız olan odanın duvarını. Dedemlerin penceresi kapandığında pencerenin iptal edilip yerine bir duvar örüldüğünü hatırlıyorum. Dedem çok kızmıştı bu işe, anneannemse arsanın artık onların olduğunu, ne isterlerse yapabileceklerini söylüyordu. Bana çok koymuştu pencerenin kapanması, oda sanki hadım edilmiş ya da kolu kesilmiş gibi acıklı bir his kaplamıştı içimi.
Herhalde bizim evde duvarların yıkılıp odaların değiştirilmesi de o zamana denk geliyordu, pek hatırlamıyorum şimdi. Ama o değişikliğin ardı arkası kesilmedi sonra, babam "şu duvarı da yıkalım, buraya bir duvar örelim," dedikçe, ya ne uğraşıyorsunuz, satalım yeni ev alalım, bu evden bir cacık olmaz, derdim. Alt kattaki dedem ve anneannemi bırakıp hiçbir yere gidemeyeceğimizi hatırlatırlardı. Bense babaannem öldükten ve abim kendi evine taşındıktan sonra onların yattığı büyük odaya geçene kadar, öbür binanın küçük banyo ve tuvalet pencerelerinin açıldığı, kötü yemek kokularıyla dolan o karanlık boşluğa bir pencereyle açılan minicik odada yaşadım işte. Kötü rüyalarımın kaynağı, uyur uyumazken beni ziyaret eden üç harflilerin kuytularında doğup bilinçaltıma sızdığı boşluktu orası.
Sonra yetmişinde yedi koçu arka arkaya boğazlayan, gür sesli, her zaman neşeli olduğundan üzgünlüğünde bile bir dalgacılık, bir cinlik aradığım ve çoğu zaman da bulduğum o kanlı canlı dedem, son beş senesini bir çocuk gibi yaşayıp öldü. Bir iki sene sonra, benim Sefaköy'de okuduğum lisenin birkaç sokak ötesindeki, o zamanlar çöp dolu olan arsamıza müteahhit girdi ve bir anda iki tane daha evimiz oldu. Durumdan hiç memnun olmayan anneannemi kırk- elli senelik evinden ayrılmaya ikna edip yanımıza alarak oraya taşındık. Sefaköy benim lise zamanlarımdan o zamana oldukça değişmiş, eskiden İstanbul'un dışında, izbe bir yerken şimdi şehrin merkezine yaklaşmış, kalabalık bir yer haline gelmişti. Zeytin'deki daracık, kasvetli evden sonra dubleks evimiz de geniş, ferahtı. Tek falsosu, havalimanına çok yakın olduğundan yazın iki dakikada bir gibi sürelere inen bir sıklıkta üzerinden büyük bir gürültüyle geçen uçaklar. İnsan nelere alışmıyor ki. Neyse ki o evde fazla yaşamadım. Şimdi her gittiğimde acayip rahatsız oluyorum. Annemlerse duymuyorlar bile sanki.
Neyse, buralara nerden geldim... Zeytin'deki ev. Koridor. Dış kapıyı açıyorum, anneannem hızla içeriye giriyor, dışarıda eli silahlı hırsız var, diyerek. Ben de yarı açık kapıdan iri yarı, yüzü maskeli, eli silahlı adamı bir an görüyorum ama o yetişemeden kapatıyorum kapıyı. Anneannemle dar koridorda beklemeye başlıyoruz, ben kapı deliğinden bakıyorum, yüzünde korkunç maskesiyle deliğin öbür ucundan bana bakan hırsızla göz göze geliyorum. Cep telefonumdan polisi arıyorum, meşgul çalıyor, avazım çıktığı kadar poliiiiiiis poliiiiiis diye bağırıyorum, hırsız polisle konuştuğumu zannedip gitsin diye. Ama delikten tekrar baktığımda hâlâ orda. Kapının üstüne anahtar takıp kitlemeye çalışıyorum az sonra öbür taraftan deliğe sokulan bir şeyle anahtarın döndürüldüğünü ve kilitten yavaş yavaş çıktığını görüyorum. Kapı açılacak gibi zorlanıyor, ben dar koridorun duvarına yaslanmış, bacaklarımla kapıyı itiyorum. O sırada uyandım. Kalbim göğsümden fırlayacak gibi atıyordu muhtemelen ama sadece bir yanma hissediyordum o an. Su içmek için kalktım, evin bütün odalarını da gayrıihtiyari kontrol ettim, biri var mı diye.
Yatağa döndüğümde Selman da uyandı, ne olduğunu sordu. Rüyamı anlattım. Ben de az evvel kapı çalınması gibi bir ses duyup kalktım, kapıyı kitledim, demesiyle rüyanın nedenini de anlamış oldum. Muhtemelen rüzgarlı gecenin seslerini, sonra da onun kalkıp kapıyı kitlediğini duymam tetiklemişti hikayeyi. Bunları düşünüp sakinleşmeye çalıştım ama kalbim bir süre daha yavaşlamadı, göğsümdeki yanma şimdi bile devam ediyor sanki, belki yorgunluğundandır. Gerçek bir olay değildi ama bünyeme ettiklerine bakınca gerçek olmadığını söylemek zor.
Bugün buraya bayağı yabancıyım. Aslında hâlâ Zeytin'deki evde yaşadığım zamanlarda yaşıyormuşum da gelecekten bir günü rüyamda görüyormuşum gibi. Bazen böyle oluyor.