sayfalarca sustum.
Noah Kahan

pixel skylines
almost home
2025 on Tumblr: Trends That Defined the Year

izzy's playlists!
Jules of Nature

Andulka
𓃗

Kiana Khansmith
taylor price
Fai_Ryy
NASA
RMH
todays bird
Cosmic Funnies
No title available
No title available
occasionally subtle

tannertan36
EXPECTATIONS

seen from Austria

seen from Bangladesh
seen from United States

seen from United States

seen from United States

seen from United States
seen from United States
seen from Poland

seen from United States

seen from Germany
seen from Vietnam
seen from Bangladesh
seen from United States

seen from Malaysia
seen from Netherlands

seen from Singapore
seen from United States
seen from Lithuania
seen from Brazil
seen from Netherlands
@yarasancisi
sayfalarca sustum.
insan yalnız kalabilir, bunu anlarım. fakat insan kendi içindeki kalabalığın ortasında tek başına bırakılırsa işte orada bütün kelimeler anlamını yitiriyor. ben sanço değilim ki bir efendinin peşinden koşup hayaller kurayım, ben daha çok kendi salonunun ortasında koltuğa oturmuş, ‘acaba buraya gerçekten ait miyim?’ diye düşünen ve bu düşünceden bile utanan tutunamayan bir adamım. bütün bu süslü cümleler, büyük tiratları oynamaya çalışan başarısız jestler hep bir şeyleri saklamak için. güya çok derin bir hüznümüz var, güya içimizde büyük trajediler yaşanıyor... oysa hakikat ne kadar sade ve acınası değil mi? sadece anlaşılamamaktan korkan, korktukça kendi kabuğunu biraz daha kalınlaştıran ve sonra o kabuğun içinde nefessiz kalıp yine hayata suç bulan beyhude bir varlığım. bize öğretilen bütün arkadaşlıklar ve samimi gülüşmeler sanki prova edilmeden sahneye konmuş kötü birer tiyatro oyunundan ibaretmiş gibi geliyor bana. kimse kimsenin gerçekten içine bakmıyor, herkes kendi repliğini söyleyip sahneden çekilmenin derdinde. ben de oturmuşum, elinde kurmalı bir oyuncak gibi kırılmış umutlarını tamir etmeye çalışan biri olarak bu yalnızlığın adını 'asil bir içe kapanış' koymaya çalışıyorum. oysa basbayağı unutulmaktan ve tek bir insana bile iz bırakamadan geçip gitmekten ölesiye korkuyorum.
insan yalnız kalabilir, bunu anlarım. fakat insan kendi içindeki kalabalığın ortasında tek başına bırakılırsa işte orada bütün kelimeler anlamını yitiriyor. ben sanço değilim ki bir efendinin peşinden koşup hayaller kurayım, ben daha çok kendi salonunun ortasında koltuğa oturmuş, ‘acaba buraya gerçekten ait miyim?’ diye düşünen ve bu düşünceden bile utanan tutunamayan bir adamım. bütün bu süslü cümleler, büyük tiratları oynamaya çalışan başarısız jestler hep bir şeyleri saklamak için. güya çok derin bir hüznümüz var, güya içimizde büyük trajediler yaşanıyor... oysa hakikat ne kadar sade ve acınası değil mi? sadece anlaşılamamaktan korkan, korktukça kendi kabuğunu biraz daha kalınlaştıran ve sonra o kabuğun içinde nefessiz kalıp yine hayata suç bulan beyhude bir varlığım. bize öğretilen bütün arkadaşlıklar ve samimi gülüşmeler sanki prova edilmeden sahneye konmuş kötü birer tiyatro oyunundan ibaretmiş gibi geliyor bana. kimse kimsenin gerçekten içine bakmıyor, herkes kendi repliğini söyleyip sahneden çekilmenin derdinde. ben de oturmuşum, elinde kurmalı bir oyuncak gibi kırılmış umutlarını tamir etmeye çalışan biri olarak bu yalnızlığın adını 'asil bir içe kapanış' koymaya çalışıyorum. oysa basbayağı unutulmaktan ve tek bir insana bile iz bırakamadan geçip gitmekten ölesiye korkuyorum.
sonra hiçbir şey olmadı. sadece içimdeki son lambayı da ben kendi ellerimle söndürdüm ki, kimse karanlığımda ne kadar üşüdüğümü görmesin.
insan yalnız kalabilir, bunu anlarım. fakat insan kendi içindeki kalabalığın ortasında tek başına bırakılırsa işte orada bütün kelimeler anlamını yitiriyor. ben sanço değilim ki bir efendinin peşinden koşup hayaller kurayım, ben daha çok kendi salonunun ortasında koltuğa oturmuş, ‘acaba buraya gerçekten ait miyim?’ diye düşünen ve bu düşünceden bile utanan tutunamayan bir adamım. bütün bu süslü cümleler, büyük tiratları oynamaya çalışan başarısız jestler hep bir şeyleri saklamak için. güya çok derin bir hüznümüz var, güya içimizde büyük trajediler yaşanıyor... oysa hakikat ne kadar sade ve acınası değil mi? sadece anlaşılamamaktan korkan, korktukça kendi kabuğunu biraz daha kalınlaştıran ve sonra o kabuğun içinde nefessiz kalıp yine hayata suç bulan beyhude bir varlığım. bize öğretilen bütün arkadaşlıklar ve samimi gülüşmeler sanki prova edilmeden sahneye konmuş kötü birer tiyatro oyunundan ibaretmiş gibi geliyor bana. kimse kimsenin gerçekten içine bakmıyor, herkes kendi repliğini söyleyip sahneden çekilmenin derdinde. ben de oturmuşum, elinde kurmalı bir oyuncak gibi kırılmış umutlarını tamir etmeye çalışan biri olarak bu yalnızlığın adını 'asil bir içe kapanış' koymaya çalışıyorum. oysa basbayağı unutulmaktan ve tek bir insana bile iz bırakamadan geçip gitmekten ölesiye korkuyorum.
aramızda gürültüler kopmadı sevgilim. vurulan kapılar yahut bağırışlar olmadı hiç. öyle sessizce oldu ki her şey idrak bile edemedik evvela. ağzımızdan tek bir büyük kelime çıkmadı. tutunacak tek bir dal dahi bırakmadık geride. öyle icap etti çünkü, öyle gerekti. bir şeylerin yeniden toplanmasına müsaade etmeyecek kadar bitkindik her ikimiz de. biz seninle aynı cümlenin ortasında yan yana duran fakat birbirine asla temas edemeyen iki kimsesiz kelimeydik sanki. döküldük öyle usulca birbirimizden... bir kitabın tam ortasından kopup giden tek bir yaprak gibi çaresiz ve kaçınılmaz. ne geride kalan sayfalar anladı eksildiğimizi ne de önümüzdeki kimsesiz boşluk. kimse görmedi ama çok güzel kırıldık sevgilim.
kusursuz yalanlar dinledim senden.
hak ettiğim bu değildi diye haykırmak isterken, sesimin kendi içimde boğulmasını izledim.
ne seninle oluyor ne de sensiz; ben bu arafta ömrümü çürütüyorum.
benim hiç sığınacak limanım olmamış aslında. hatta arkamı yaslayıp rahatça ağlayabileceğim bir omuz da yokmuş. hiç sevilmemişimde. bir yerede ait olamamışım. kimsenin aklına ilk gelen kişide olmamışım. kimsenin önceliği, kimsenin canı ciğeride olmamışım. yapayalnız doğmuş ve yapayalnız büyümüşüm.
ve insan en çok sevdasıyla sınanırmış, bunu sen gidince anladım sevgilim. şimdilerde odamda piyanonun başına her geçtiğimde, sanki parmaklarım tuşlara değil de doğrudan senin yokluğuna dokunuyor. seninle bir zamanlar ne güzel inanmıştık bu yola, ne temiz sevmiştik birbirimizi. şimdi bu sararan kağıda düşen her kelime, içimde hiç bitmeyen eski hüzünlü kışın birer hatırası. dönüp arkama baktığımda anlıyorum ki, senden bana kalan tek şey dinmeyen hasretinmiş sevgilim...
"değmesin mabedimin göğsüne namahrem eli."
bir ağacın sonbahara direnmesi gibi komik ve çaresizdi benimki. ne yaparsam yapayım, dallarımdaki yeşil hayallerin sararıp toprağa düşmesine engel olamadım. sanki gökyüzü hâlâ baharmış gibi davranmaya çalıştım. çaresizlik dökülen her yaprağın bir zamanlar en güzel gölgen olduğunu bilip elinden hiçbir şey gelmemesiymiş bunu anladım. şimdi ayaklarımın dibinde biriken sarı yığına bakıyorum. hepsi bendim, hepsi benimdi. oysa şimdi rüzgarın önünde savrulan sıradan birer anıdan ibaretler.
zaten düşmeye yer arayan bir uçurum gibiydim dünyanın ortasında. ne yolları tüketecek gücüm kalmıştı ne de dönecek bir haritam, öyle ki kendimi kendimden bile sakladım. gölgemi bile sildim geçtiğin sokaklardan. yine de ne bu yorgunluk bitirdi beni ne de büsbütün kaybolmuşluk. çünkü beni en çok senin yokluğun ikna etti ölüme.
insanın içine düşen ilk sevda yangını yeryüzündeki hiçbir lügata sığmıyordu. bu yüzdendir ki fani bir bedene sığınamayan sevda, ancak siyah beyaz bir kitabın satır aralarında kendine bir yurt bulabiliyordu.