2014 Haziran Kaçkarlar Part3

Origami Around
Not today Justin
todays bird

titsay
KIROKAZE

No title available

★

Janaina Medeiros
almost home
Monterey Bay Aquarium
Stranger Things
Keni

Andulka
Three Goblin Art
Peter Solarz
🪼
No title available
Mike Driver
No title available
Jules of Nature

seen from France

seen from Malaysia
seen from Italy

seen from Sweden

seen from Türkiye

seen from Malaysia
seen from United Kingdom

seen from Germany
seen from United States
seen from Malaysia

seen from Malaysia
seen from United States
seen from Netherlands
seen from Indonesia

seen from Singapore
seen from United States

seen from Malaysia
seen from United States

seen from France

seen from Türkiye
2014 Haziran Kaçkarlar Part3
2014 Haziran Kaçkarlar Part2
2014 Haziran Kaçkarlar Part1
Kaçkar Dağları Kavron Zirvesi (Klasik Rota)
Geçen seneki ekip dağılmıştı. Ulaş, Work and Travel'la Amerika'ya gitmiş; Erdoğan ve Mustafa ise iki hafta aralıklarla yapılacak olan KPSS'ye çalışıyorlardı. Ben de biraz malzeme eksiklikleri olsa da gelmeye çok istekli gibi görünen Zafer ve Rıfat'la birlikte çıkmaya karar verdim.
Artık karnımızın da doyduğuna göre yola çıkmanın vakti gelmişti. Hava biraz sisliydi ve Kavron'dan bakıldığında normalde görünen zirvelerin hepsi sislerin içinde kaybolmuştu. Sadece önümüzü görebiliyorduk. Arada hava açıyor fakat bu çok kısa sürüyordu.
Yürüdüğümüz yol, tam ortasından dere geçen hafif dik eğimli bir vadiydi. Biz de dereden fazla uzaklaşmadan dere yanında ilerleyen yolu takip ediyorduk. Ara ara Yalçın abinin kırmızı işaretlerine de rastlıyorduk
Yaklaşık bir buçuk saat boyunca vadinin ortasından akan dereyi takip ettik. Ardından Mezovit'ten gelen dereyle olan kesişimine vardık ve bundan sonra yukarı doğru dik bir tırmanışa geçtik. Aslında sislerden dolayı yolu kaybetmiştik ve biz de bu yüzden dereyi takip ederek iki derenin kavuşumuna kadar yürüdük. Halbu ki iki derenin kesişimine varmadan yol hafif eğimli bir tırmanışla Mezovit'e doğru çıkıyordu fakat aşırı sis yüzünden işaretleri göremedik ve biz de dere yolunu seçmiştik. Yolu kaybetmemizden dolayı tırmanışımız biraz zorlu geçse de bir saat gibi bir süre sonra Mezovit kapısına varıyoruz.
Yaklaşık yarım saatlik bir tırmanıştan sonra da köylüler tarafından taşlarla örülmüş bir yapının yanına geliyor ve mola veriyoruz. Kendimize kahve yapıp, yanında da birşeyler atıştırıyoruz.
Yarım saatlik bir moladan sonra tekrar yola koyulma vakti. Kamp alanına yaklaşık bir buçuk saatlik yolumuz daha kaldı. Bundan sonraki yolumuz son tırmanışımız kadar dik olmasa da yine de sırtımızdaki yükten dolayı zor geliyordu. Sık sık mola vermeye başlamıştık.
Kamp alanına az bir mesafe kala yolu şaşırıyoruz ve biraz erken davranarak dereden karşıya geçiyor, yanlış yöne doğru ilerliyoruz. Yaklaşık yarım saat gibi bir zaman kaybımız oluyor ve ben gps'i açarak geç de olsa tekrar yönümüzü buluyorum ve kamp yerine ulaşıyoruz. Tam çadırı kurup, eşyalarımızı yerleştirdiğimiz an her tarafı sis kaplıyor ve ardından yağmur başlıyor.
Akşam üzeri artık rahat bir nefes alıyor ve yemeğimizi yiyip, kahvelerimizi içtikten sonra dinlenmeye koyuluyoruz.
Ertesi sabah erkenden uyanıyoruz ve biraz çevreyi gezip, etrafta kimlerin olup olmadığına bakıyoruz. Biz çadırımızı iki dere arasında ve yanında güzel bir kaynak suyu olan bir alana kuruyoruz. Hemen sağ tarafımızdaki derenin yanına ise çadırından da anlaşılacağı üzere ünlü kaya tırmanışçısı ve dağcı Tunç Fındık kamp atmış.
Tunç Fındık'ın o gece geç saatlere kadar zirvede yeni rota çıkarmakla meşgul olduğunu bildiğimiz için o gün dinlendiklerini düşünerek rahatsızlık vermek istemiyoruz ve tanışma faslını ertesi güne bırakıyoruz.
O sabah hava çok güzeldi ve ben de bunu fırsat bilerek bol bol fotoğraf çektim. Kahvaltılarımızı yaptıktan sonra arkadaşlara çevreyi gezdirdim ve ertesi gün nerelere çıkacağımızı gösterdim. Ögleden sonra hava bozdu ve küçük küçük çiseler, ardından da sağnak yağmur başladı. Arada diniyor biz de çadırdan dışarı çıkıp temiz hava alıyoz, yağmaya başlayınca tekrar çadırlarımıza giriyoruz.
Ertesi gün sabah 4 gibi uyanıyor ve kahvaltılarımızı yaptıktan sonra Zafer'le birlikte küçük bir zirve denemesi yapmak istiyoruz. Bulunduğumuz yerden zirveye baktığımızda sanki yarım saatlik bir yolmuş gibi görünüyor fakat daha sonra Zafer'in de anlayacağı gibi Büyük Buzul'u bile 3.5 saatte geçebileceğiz.
Çadırımızın arka tarafından zirveye doğru küçük bir patika yol gidiyor. Biz de o yolu takip ederek dere boyu ilerliyoruz. Zirveye yanaştıkça sizi yutuyor hissine kapılıyorsunuz sanki.
Şu an 3000 metredeyiz ve halen büyük buzula yaklaşamadık bile.
Kamp alanından iyice uzaklaştık, yaklaşık olarak 1.5 saatlik bir mesafedeyiz.
Nihayet Büyük Buzul'a ulaşıyoruz.
Artık 3300 metredeyiz.
Rakım 3402 metre. Tırmanışımız burda son buluyor, çünkü hem zirve tarafından hem de kamp alanından bize doğru sisler yaklaşıyor ve bu şekilde devam edersek hem yönümüzü bulamayacağız üstüne soğuktan da donacağız.
Geri dönüş yolculuğuz başladı, kamp alanına doğru yola çıkıyoruz.
Kampa vardığımda Tunç Fındık'ın da oralarda gezdiğini görüyorum ve birkaç fotoğraf çekmek için yanlarına gidiyorum. Çok mütevazi bir insan, hatta fotoğraf çekildikten sonra kendisinin teşekkür etmesi şaşırttı beni. Tanışıp, biraz sohbet ettikten sonra yanlarından ayrılıyorum. Onlar da o gün kamptan ayrılıp Verçenik'e gidecekler.
Ertesi sabah erkenden kahvaltılarımızı yapıyoruz ve kampı toplayıp ayrılıyoruz. İniş bu sefer çok rahattı ve 1.5 saat gibi bir sürede kavrona varıyoruz.
Likya yolunda yürümek (solo)
Genelde etap etap yürünür Likya yolu. İlk önce bir rota hazırlanır, kendi bünyeni göz önüne alarak günde ortalama kaç km. yürüyebileceğini hesaplar ve ardından da harita üzerinde dinlenme ve konaklama işaretlemeleri yapılır. Ben yola çıkmadan önce konaklayacağım yerleri rotamda belirlemiştim ve bu şekilde yolda en ufak bi kararsızlık yaşamadım. Bazen yürüyüşüm günün erken saatlerinde bitiyordu ve ben de konaklayacağım yerde dinlenmeye çekiliyor, etresi gün için enerjimi topluyordum.
Haziran ayının ortalarında dükkanımın tatile girmesini bahane ederek hızlıca hazırlıklara başladım. Uyku tulumumu, çadırımı (ki üç kişilik bir çadır ve yaklaşık olarak da 6 kilo falan geliyor), batonlarımı, sırt çantamı,matımı ve botlarımı aylar boyunca saklandıkları yerden çıkararak yürüyüş öncesi hazır hale getirdim. Yanıma ekstra yedek tshirtler ve bolca çorap aldım. Yolda akşamları konaklayacağım yerlerin soğuk olacağını varsayarak polar ve uzun pantolonları çantanın boş köşelerine yerleştirdim. Malzemelerim kısmen tamam sayılırdı. O öğleden sonra vakit kaybetmeden dolmuşa atladım ve Nazilli'ye, ordan Aydın'a ve ordan da Fethiye'ye gittim. Akşam saat 10'da Fethiye otogarındaydım. Otogarın yanından kalkan dolmuşlarla Ovacık'a gittiğimde tek gecelik, konaklayabileceğim ucuz bir otel aramaya başladım. Çevredeki esnaflardan bilgi alarak gayet güzel ve fiyatı da uygun olan Yunus Pansiyon'a yerleştim. Saat fazla geç olmadan ertesi gün için yolda yiyeceğim konserve tarzı gıdalar için pansiyondan dışarı çıktım ve market aramaya başladım. Biraz gezindikten sonra büyükçe bir markete girerek alışverişimi yaptım. Üç dört paket konserve, kuru üzüm, fındık, iki adet litrelik su ve ton balığı vs. aldım. Alışverişim bitti ve tekrar kaldığım pansiyona giderek çantamı güzelce yerleştirdim ve etresi gün için dinlenmeye çekildim. Gece sivrisineklerle boğuştum ve uykusuz kaldığım için bayağı moralim bozulmuştu. O moral bozukluluğuyla biraz zorlansam da sabah erkenden kalktım. Otel görevlisine sabah erken kalkacağımı ve o saatte kahvaltı servisinin olup olmadığını sormuştum önceki gün, sağolsun benim için biraz erken kalktı ve güzel bi'kahvaltı hazırlamıştı. Evet, yola çıkma zamanı gelmişti. Kahvaltıdan sonra tarif ettikleri yere doğru yürümeye başladım ve on onbeş dakikalık kısa bir yürüyüşten sonra yol üzerindeki en son markete de uğrayıp elimdeki suları buzlu olanlarla değiştirdim, dört tane de ekmek aldım. Yaklaşık olarak yarım saatlik bol ağaçlı ve gölgeli bir yürüyüşten sonra Montana Pine Resort Otel'in yanında bulunan Likya Yolu Başlangıç tabelasına vardım.
I.Gün. Ovacık-Kozağaç-Kirme-Faralya
Ovacık Kozağaç arası bir süre araba yolunda yürüdüm. Genelde ağaçlık ve serin bir yoldu. Yaklaşık bir saatlik bir yürüyüşten sonra araba yolu ölüdeniz manzarası eşliğinde patikaya döndü. Manzara harikaydı fakat eğimli olan yol güneşin de etsisiyle zorlamaya başlıyordu. Ki daha yolun başında sayılırız
.
Yol sanki Babadağ'a tırmanırcasına dikleşmeye başlıyordu. Yavaş yavaş güneşin de etkisiyle çekilmez olmaya başlamıştı. Sigara kullanmamdan dolayı tıkanmaya ve bundan dolayı molaların sayısını da yavaş yavaş arttırmaya başlamıştım. Ben her molada fotoğraf makinemi çıkartıyor ve Ölüdeniz manzarasını çekiyordum. Bu arada daha sonraki rotalarda da karşıma çıkacak olan bir fransız aile ile tanışıyorum.
Fransız ailenin kahvesini içtikten sonra yanlarından ayrılıyor ve tekrar yola koyuluyorum. Bir süre sonra yolun eğimi azaldı ve ağaçların gölgeleri eşliğinde yürümeye başladım. Biraz daha yürüdükten sonra yolun yanında, ağaçların gölge yaptığı bir su deposuna vardım ve üstünde kısa bir mola verdim. Çantamdaki suların buzları halen çözülmediği için su sıkıntım yoktu ve doldurma gereği duymadım. Bu tarz su kuyularından sularınızı temin edecekseniz yanınızda klor tabletlerden bulundurmanızda fayda var. Özellikle ağzı tam olarak kapalı olmayan su kuyularından uzak durun. Yol üzerinde gerçekten de çok fazla su kuyusu var fakat çoğu içilebilir değil.
Bir süre sonra Kozağaç'a ulaştım. Burda yolun yukarı tarafına kurulmuş olan 3-5 tane evden başka birşey yok diyebilirim. Halen su sıkıntım olmadığı için evlere uğrama niyetinde değilim ve yoluma devam ediyorum. Yol üstünde enteresan tabelalara sahip bu evi görünce fotoğrafını çekmeden edemiyorum.
Yaklaşık birkaç km. sonra Kirme tabelasını görüyorum. Kirme yolu ormanlık içinde yokuş aşağıya doğru yürünen bir yol. Kirmeye vardığımda altında çeşmesi olan çok güzel bir çardağa denk geliyorum ve içinde biraz mola verip, yemek yiyor sularımı tazeliyor ve ardından dinlenmeye çekiliyorum. Bir saat gibi bir dinlenmenin ardından Alman bir turist geliyor ve onun sesine uyanarak toparlanıyorum. Alman turistin yolu benim tam tersi yönünde ve Kemer'den başlayıp Ovacık'ta bitiyor. Pek bir yolu kaldığı da söylenemez zaten. Her neyse kısa bir sohbetin ardından ben tekrar toparlanıyor ve yola koyuluyorum. Yollarda kırmızı beyaz çizgiler gayet belirgin. İşaretleri takip ederek rahatlıkla ilerlenebiliyor. Buraya kadar sıkıntı yok. Ardından kısa bir yürüyüşle de Faralya'ya varıyorum. Faralya, Kelebekler vadisinin üstünde çok güzel bir manzaraya sahip bir köy. İçindeki evler yavaş yavaş pansiyona dönüşmüş durumda. Bir tane de bakkal bulunuyor köyün içinde. Köye vardığımda ilk gördüğüm pansiyon olan Gül Pansiyon'a giriyorum ve beni sahibi Necla abla karşılıyor. Necla ablayla biraz sohbet ettikten sonra geceyi bu pansiyonda geçireceğime karar veriyor ve Kelebekler Vadisi eşliğinde akşam yemeğimi yiyor, ardından da buz gibi bir bira sipariş ediyorum. O esnada iki tane Fransız turist geliyor ve onlarla tanışıyorum. Bernand ve Uber (übeğ diye biraz uzatarak okunuyo fakat yazılışını bilmiyorum, yanlış yazdım ve özür diliyorum). Onlarla biraz muhabbet ediyor, birbirimize yürüyüşe nerden başladığımızı ve nereye kadar gideceğimizi anlatıyoruz. Fransızlarla yaptığımız kısa sohbetin ardından odalarımıza çekiliyor ve ertesi gün için dinlenmeye başlıyoruz.
Sabahın erken saatlerinde kalkıyorum ve Kelebekler Vadisinin birkaç fotoğrafını çekmek için 10 dakikalık bir yürüyüşle pansiyonun aşağısında bulunan tepeye iniyorum. Manzara burda daha da güzel oluyor. Tüm vadi ayaklarının altında. Fotoğrafları çektikten sonra tekrar pansiyona dönüyorum ve kahvaltımı yapıp çantamı sırtlıyorum. Necla ablaya hesabı ödeyip (daha sonraki günler kalacağım diğer pansiyonlara nazaran biraz daha pahalı geldi sanırsam) tam çıkacağım vakit dün akşam tanıştığım Über ve Bernand'la karşılaşıyorum. Yeni kalkmışlar ve kahvaltılarını yaptıktan sonra da Kelebekler Vadisine inmeyi planlıyorlardı. Onlarla daha sonraki etaplarda görüşmek üzere vedalaşıyoruz ve ben tekrar yoluma koyuluyorum.
II.Gün. Faralya-Kabak-Alınca
Faralya Kabak arası bir süre araba yolu üzerinde gittim. Yol üzerinde bulunan elektrik direklerine çizilmiş işaretleri takip ederek bi' yarım saat kadar yürüdüm. Yol daha sonra dik aşağı inen çok küçük bir patikaya dönüşüyor. Bu sefer işaretler patikanın kenarlarında bulunan kayalara çizilmiş ve belirli aralıklarla göze çarpıyor. Hiç dinlenmeden yürüyorum ve kısa bir süre sonra Kabak yoluna çıkıyorum. Evet, evler kuş bakışı 1 km. mesafede olduğu görünüyor. Az bir yürüyüşle Kabak girişindeki ilk eve kendimi atıyorum. Burası Mama's Pansiyon ve sahibi ise Nazmiye teyze. Hemen evin girişinde küçük bir çardak var, Nazmiye teyze ve ona işlerinde yardımcı olan bir kadınla birlikte oturmuşlar gelen turistleri ağırlıyorlar. İnternet bloglarında buranın ayranının çok meşhur olduğunu okumuştum ve ben de birkaç bardak ayran içiyorum. Ardından güzel bir omlet sipariş ediyor ve yedikten sonra hesabı ödeyip (3 ayran ve bir omlet yaklaşık 20 tl) tekrar Alınca'ya doğru yola çıkıyorum.
Faralya-Kabak arasında küçük bir dik tırmanıştan sonra karşınıza şöyle güzel bir manzara çıkıveriyor
Dik tırmanıştan sonra deniz ve orman manzarası karşısında ufak bir mola veriyorum. Bu arada terlediğimi farkediyor ve üstümdekileri çıkarıp batona asarak kurutmaya çalışıyorum
Mola esnasında dün Faralya'da pansiyonda tanıştığım iki fransız arkadaş Über ve Bernand ile karşılaşıyorum. Kelebekler Vadisine inmekten vazgeçmişler ve Kabak plajına gidip, geceyi orda kamp yaparak geçirecekler
Kabak-Alınca çıkışı gerçekten de beni en zorlayan etaplardan birisiydi. Yol dik patikalardan oluşuyordu ve bazı geçitler hiçbir şekilde gölge vermiyordu. Güneşin kavurucu sıcağı altında ilerliyor, Kabak plajından gelen bağırışmaları duydukça kendizine orda ne aradığınızı soruyorsunuz.
Çakma nike şapkam ve arka planda Kabak plajı
Kabak plajı vizörden kaybolmadan bir fotoğrafım olsun istedim
Alınca çıkışı bitmek bilmiyor. Suyum da azalmış durumda. Yaklaşık elli dakikalık inişli çıkışlı bir yoldan sonra küçük bir çeşmeye denk geliyorum, fakat çeşmeden damla damla su akıyor ve iki şişem de boşalmış durumda. Onları doldurduktan sonra tekrar ufak bir dik tırmanışa çıkıyorum. Düz bir alana varıyorum ve keçi seslerini duyduktan sonra evlerin de fazla uzakta olmayacağını düşünüyorum. Yanılmamışım, yaklaşık yarım saatlik bir inişe geçiyorum ve evler gözükmeye başlıyor. Alınca'ya vardığımda köyün girişindeki ilk eve zar zor atıyorum kendimi. Evin yanında 6 adet bungalow tarzı evlerden ve gelen turistlerin harika bir deniz manzarası eşliğinde mola verebilecekeleri ahşap piknik masalarından var ve eşyalarımı oraya bırakarak hemen bir sigara yakıyorum. O an etrafı da süzerek çadır kurabileceğim herhangi bi alan var mı diye de bakınıyorken iki küçük çocuk beliriyor yanınmda, Adem ve Burak adında iki kardeş. Onlara etrafta çadır kurabileceğim herhangi bir yerin olup olmadığını soruyorum. Onlar da çadır kurmanın gereksiz olduğunu, bungalowlarda kalırsam akşam yemeği, sabah kahvaltısı ve yanında duş gibi opsiyonların tamamını 35 tl gibi bi ücretle alabileceğimi söylüyorlar. Evet, gayet ikna ediciydi. Şu manzara karşısında çadırla uğraşmaktansa çocukları dinliyorum ve bungalowlardan birine yerleşiyorum. Duşumu aldıktan sonra Adem bana güzel bir kahve yapıyor ve ahşap masalardan birine oturarak manzaranın keyfini çıkartıyorum.
.
Bu esnada Adem ve Burak ile küçük bir sohbet yapıyoruz. Çok iyi ve çok cana yakın çocuklar ikisi de. Birkaç aydır ben haricinde yürüyen pek kimse görmemişler. "Aklı başında olan biri bu mevsimde yürümez, hem hava çok sıcak, hem de tüm su kuyuları kurudu" diyor Adem. Evet, gayet de mantıklı konuşuyor. Bana bu sıcakta neden yürüdüğümü sorduklarında ise ne diyeceğimi şaşırıyorum. Onlara The Way adında bir film izleyip, ardından da o filmden etkilenip, yürümeye başladığımı tabii ki söyleyemiyorum :) Sadece insanın bu tarz yerleri yürüyerek yeni yeni insanlarla tanıştığını ve insanın kendi sınırlarını ne kadar zorlayabileceklerini anlamaları açısından gerekliliğini vs. gibi saçmalamaya başlıyor ve Can Yücel tarzında uzaklara bir bakış atarak susuyorum. Hava kararmaya yakın haftalık alışverişleri için Fethiye'ye gitmiş olan pansiyonun sahibi Bayram Ali ve eşi de geliyor. Onlarla da tanıştıktan sonra güzel bir akşam yemeği yiyor ardından da çaylarımızı içiyoruz. Bayram Ali, zamanında Kate Clow'un bu pansiyonda kaldığını, yol işaretlemelerinde ona yardımcı olduğunu anlatıyor. Şimdi de buna benzer bir yol güzergahı için Kaçkar Dağlarında çalıştığını söylüyor. Bayram Ali ve ailesiyle yaptığımız hoş sohbetten sonra müsaadelerini isteyip odama gidiyorum.
III.Gün Alınca-Gey
Sabah erkenden kalkıyor ve kahvaltımı yapıp aceleyle yola koyuluyorum. Alınca'dan bakıldığında Gey köyü görünmekte. Yaklaşık 3-4 saatlik bir yol gibi görünüyor. Uzun bir süre araba yolunda yokuş aşağı iniyorum. Eski Likya Yolu tam da araba yolunun yanında ilerliyor ve herkesin araba yolunu tercih etmesinden dolayı kaybolmaya yüz tutmuş gibi duruyor. Ben de herkes gibi araba yolunu tercih ederek Alınca-Gey arasında bulunan bir sarnıça kadar varıyorum. O an birkaç gün önce Faralya'da karşılaştığım Fransızlara rastlıyorum. O gece sarnıçın yanında konaklamışlar. Biraz yanlarında mola verip birlikte yürümeye başlıyoruz.
Über ve Bernand'la birkaç saatlik yürüyüşten sonra Gey köyüne varıyoruz ve önümüze ilk çıkan bir bakkalın içine atıyoruz kendimizi. Onlarla birlikte kahvaltı tarzında birşeyler sipariş ediyoruz ve birşeyler atıştırdıktan sonra da çaylarımızı içip mola veriyoruz.
Bu arada omletimin yarısını yiyen şu arkadaşla oynuyoruz biraz.
Moladan sonra Bel köyüne doğru hareket ediyoruz fakat bundan sonrası tam bir kabusa dönüyor. Fransızlarla birlikte yolumuzu kaybediyoruz ve normalde 2-3 saat sürecek olan yol bizim tüm günümüze mal oluyor. Marketten ayrıldığımızda köyün içinden geçiyoruz ve yol çalışmalarından dolayı kaybolan izleri aramaya başlıyoruz. O ara rastladığımız birkaç köylüye Bel'e giden Likya yolunu soruyoruz ve bize tarif ettikleri yola sapıyoruz. Nasıl olduysa araba yolunda giderken eski patika yolunu kaçırmış olacağız ki düz devam eden yolun aksine biz dik aşağı inerek taa deniz kenarına kadar 3 saatlik bir iniş yapıyoruz. Kavurucu güneş, su stoğumuzun azalması ve benim botlarımın o sıcakta ayaklarımı pişirerek paramparça etmesi derken yol artık çekilmez oluyor ve ne yapacağımızı şaşırıyoruz. Artık yorgunluktan ve moral bozukluluğundan yürüyemez duruma geliyoruz ve dinlenecek serin bir yer aramaya başlıyoruz. Tekrar indiğimiz yokuşu çıkarken yol kenarında etrafı ağaçlarla kaplı serin bir çardak görüyorum ve bizimkilere orda biraz mola verebileceğimizi söylüyorum. Onlar da çaresizce durumu kabul ediyorlar ve orda dinlenmeye başlıyoruz.
Über bu esnada tüm tabanı paramparça olmuş olan iki ayağımı da pansumanlayarak beni büyük bir dertten kurtarıyor. Über'in bu küçük tedavisi olmasaydı sanırım en yakın yerleşim yerine giderek yolu bırakacaktım belki de.
Bayağı bi'dinlendikten geceyi bu alanda kamp kurarak geçirmeye karar veriyoruz. Epey bi'yorulmuştuk ve saat da geç olmuştu. Artık Bel'e gidecek gücümüz kalmamıştı. Manzara gayet güzeldi ve bulunduğumuz yer aşırı rüzgar alıyordu. Kamp için bundan daha da iyi bir yer bulabileceğimizi sanmıyorum.
IV.Gün Gey-Bel
Bugün çok güzel bir uyku çekerek öğlen saatlerine kadar uyuyoruz. Nasılsa rotadan uzaklaşmıştık ve bir gün kaybımız vardı. Bulunduğumuz noktadan Bel köyüne yaklaşık 4 saatlik bir yolumuz vardı. Dün indiğimiz rampanın bir kısmını çıkacaktık ve sonra da eski Likya yolundan devam edecektik. Bu seferki yol inişli çıkışlı bir patika. İlk iki saat ağaçsız yolda yürüyerek geçti. Güneş yine kavurucu bir şekilde tam üstümüzde bizi takip ediyordu. Ardından Bel'e yaklaştıkça yolumuzun eğimi arttı ve ormanların içinden dik yukarı yürümeye başladık. Evler artık görünmeye başlamıştı. Uzun bir tırmanıştan sonra köye varıyoruz ve köyün tam ortasında bulunan çeşmenin yanında eşyalarımızı bırakarak çeşmenin yanındaki oturaklara uzanıyoruz.
O esnada elinde değnekle zar zor yürüyen bir amca yaklaşıyor yanımıza ve hemen yan tarafta evi olduğunu ve bu geceyi istersek orda konaklayabileceğimizi söylüyor. Biz tabi bu duruma çok seviniyoruz ve hep birlikte eve gidiyoruz. Evin sahibi Ali amca, birkaç sene önce sol tarafı tamamen felç olmuş ve sürekli egzersiz yapmak zorunda. İki katlı bi evleri var. Tek başlarına yaşıyorlar burda. Çocukları var fakat hepsi de şehir dışında kendi işleri ile meşguller. Ali amca ve eşi de bu şekilde gelen turistleri kendi evlerinde ağırlayarak, onlardan gelen yardımlarla geçimlerini sağlıyorlar.
Yemek hazırlanana kadar muhabbet ediyor ve çaylarımızı içiyoruz. Çok iyi niyetli, mütevazi insanlar. Yaptıklarının karşılığını aslında direkt almıyorlar. Eğer biz herhangi bir ücret ödemek istersek, gönlünüzden ne koparsa diyerek geçiştiriyorlar. Ertesi gün Über, Bernand ve ben kahvaltımızı yaptıktan sonra makul derecede bi miktar para koyuyoruz yatağın yanına ve Bel'den ayrılıyoruz.
V.Gün Bel-Belceğiz-Gavurağılı
Sabah güzel bir kahvaltı yaptıktan sonra erkenden yola çıkıyoruz. İlk durağımız Belceğiz olacak. Bir saat gibi bir süre araba yolunda hafif dik eğimle yürüyoruz. Araba yolundaki çalışmalardan dolayı işaretler sık sık kayboluyor ve biraz yürüdükten sonra tekrar karşımıza çıkıyor. Bir süre sonra sürekli kaybolan işaretlerle uğraşmayı bıraktık ve araba yolunu takip etmeye başladık. Tam kaybolduğumuzu düşündüğümüz anda bir grup ingiliz turiste rehberlik yapan Ayşe ile tanışıyoruz ve bize halen doğru yolda olduğumuzu, ardından hangi yollara gireceğimizi söyleyerek rahat bir nefes almamızı sağlıyor.
Artık araba yolundan sapıyoruz ve çok güzel ormanlık içindeki bir patikada yürümeye başlıyoruz. Yarım saatlik bir yürüyüşten sonra karşımıza bir su kuyusu çıkıyor ve elimizi yüzümüzü yıkamak için eşyalarımızı yere bırakıyoruz. O esnada yanımıza hayvanlarını otlatan bir çoban geliyor. Ona Belceğiz'e ne kadar daha yolumuz kaldığını sorduğumuzda ise aldığımız cevap bizi çok şaşırtıyor. Evet, burası Belceğizmiş. Etarfta ne ev var ne de insan. Sadece harita üzerinde bulunan bir köymüş Belceğiz. Bu cevap bizi oldukça sevindiriyor. Belceğiz'i de aradan çıkartmıştık artık. Tekrar yolumuza koyuluyoruz ve ormanlık içindeki patikayı da geride bırakarak, çok uzun ve dik bir inişe geçiyoruz. Artık gölge verecek ağaçlar da yoktu etrafımızda. Belceğiz Gavurağılı inişi gerçekten de uzun ve zor bi'iniş oldu bizim için. Kavurucu güneşin altında, sırt çantamın da etkisiyle omuzlarım iyice acımaya başlamıştı. Omuzlarıma giden yükü biraz olsun azaltmak için kayışları gevşettim. Fakat bu sefer de bir süre sonra dik inişin de etkisiyle yük belime binmişti. İki bel fıtığı olan bi'insan için bu hiç de iç açıcı bir durum gibi görünmüyordu. Evet bu sefer belim şiddetli bir şekilde ağırmaya başlamıştı. Batonlarımı artık daha da dikkatli bir şekilde kullanıyordum fakat yine de ağrım azalmamıştı. Über ve Bernand ise aramdaki mesafeyi açmış; sürekli sava diye bağırıyorlardı önden. İlk önceleri beni çağırdıklarını düşünüyordum, meğer Fransızca'da "iyi misin" anlamına geliyormuş. Onlara iyi olduğumu, beni bırakıp yollarına devam etmelerini söyledim. Ben de ağır ağır yürümeye başlamıştım. En yakın yerleşim yerine gittikten sonra yolu bırakmayı düşünüyordum. Her neyse bir süre sonra dik aşağı bitmek bilmeyen yol bir şekilde bitti ve tekrar güzel bir ormanlık içindeki patikatan devam etmeye başladı. Aşağı indiğimde ise Bernand ile Über mola vermiş ve beni bekliyorlardı.
Uzun bir süre mola verdik hep birlikte. Ağrımın geçmesi için beni beklediler daha doğrusu. Hatta yükümün bir kısmını alabileceklerini söylediler, kabul etmedim. Her neyse, yolun dik eğiminin bitmesiyle kendimde biraz daha cesaret buldum ve yola devam edebileceğimi söyledim. Tekrar yola koyulduk. Artık düz bir zeminde ilerlediğimiz için ve sırt çantamın omuz kayışlarını biraz daha sıklaştırdığım için belim eskisi kadar ağırmıyordu. Bir süre ilerledikten sonra yolu kaybettiğimizi anladık. Bu sefer düz ve geniş bir ormanlık içerisinde olduğumuz için yolu bulabilmek için 100'er metre arayla ayrıldık. Uzun bir arayıştan sonra nihayet işaretleri bulabildik. Ama bu fazla uzun sürmeyecekti. Biraz daha ilerledik ve yol işaretleri tekrar gözden kaybolmuştu. Şansızıma Gavurağılı'da bekçilik yapan ve balık tutmaktan gelen iki tane orta yaşlı adamla karşılaştık. Onlar da Gavurağılı'na doğru gidiyorlarmış. Biz de onları takip etmeye başladık. Artık Likya yolunu bıraktık ve onların tarif ettiği yoldan ilerliyorduk. Eski Likya yolu yöredeki insanların arazisinin tam üzerinden geçiyordu ve sürekli şekillenen toprakla birlikte taşlar da yerinden oynamış, işaretler de bu şekilde kaybolmuştu. Gavurağılı'na girdiğimizde ise iki tane lüks villa ile karşılaştık. Biz diğer villanın bekçisini takip ederek ikinci villaya giriyoruz. Sırt çantalarımızı bırakarak boş bulduğumuz bir masaya kuruluyoruz hepimiz.
Bekçinin eşi bize güzel bir çay demliyor ve yanında da buz gibi bir su getiriyor. Ağaç gölgesinin altında serinlerken ne kadar da yorulduğumuzu farkediyoruz. Biraz sonra evin sahibi olan Ali abi geliyor ve kendisiyle tanışıyoruz. Kendisi Arhavili yani hemşerim çıkıyor. İlçelerimiz arasında 10 dakika gibi kısa bir mesafe var. Benim de laz olduğumu öğrendiğinde bayağı bir şaşırıyor ve hemen benle Lazca konuşmaya başlıyor. İnsanın memleketinden bu kadar uzaktayken kendi hemşerisini görmesi büyük bir mutluluk doğrusu. Ali abi aslında tenis hakemliği yapıyor Türkiye'de. Hemen hemen tüm illeri gezmiş. Her ay bir ilde maç oluyor ve o şehir senin, bu şehir benim diye sürekli gezen bir tip. Şive hiç değişmemiş, tam bir karadeniz insanı. Balkonundan duyulan tulum seslerinden memleketine ne kadar da bağlı olduğu belli oluyor. Çok konuşkan, güler yüzlü ve mütevazi bir insan. Uzun uzun muhabbetten sonra Über ve Bernand artık yol alma vaktinin geldiğini belirtircesine kalkıyorlar. Ali abi benim o gece misafiri olmam için ısrar ediyor ve belimin de ağrısıyla bu teklif bana çok cazip geliyor, kabul ediyorum. Fransız yol arkadaşlarımla vedalaştıktan sonra başka bir yolculukta tekrar bir araya gelmek için birbirimize temenni ederek ayrılıyoruz ve Ali abiyle başlıyoruz uzun uzun konuşmalara.
Bana gösterilen odaya eşyalarımı yerleştirdikten sonra duşumu alıyorum ve ardından da Ali abiyle birlikte terasında güzel bir yemek yiyoruz. Gece yarısına kadar uzun uzun muhabbet ettik, memleket meselelerinden konuştuk. Lazca-Türkçe karışık bu uzun muhabbetten sonra kendisinden müsaade istiyor ve odama giderek kendi hemşerimin evinde olmanın huzuruyla güzel bir uyku çekiyorum.
VI.Gün Gavurağılı-Patara (Xanthos-Letoon)
...
Can sıkıntısından HDR çekmek
Vadi, birkaç gün önceki fırtınaya dayanamayıp devrilen ağaçlarla adeta balta girmemiş ormanları andırıyordu.
Üstteki son iki fotoğrafı tekniği biraz daha kavradıktan sonra çekmiştim. Akçay'da çektiğim fotoğrafların hemen hemen hepsinde gökyüzü gerçek rengi olan mavi haricinde her tona girmişti, fakat son fotoğraflarda tonlar biraz daha yerine oturmaya başladı sanırım.
Koçdüzü yaylası
Her sene Ağustos ayında düzenlenen Koçdüzü Yayla Şenlikleri'nden bir kare
Artık kullanılmayan eski bir yayla evi ve arkasında Samayile Tepesi
Kaçkar Dağları (Mezovit-Göller)
Mezovit kapısına az bir mesafe kala sağnak yağmurlara yakalandık. İyi bir pançonun eksikliğini o an hepimiz iliklerimize kadar hissetmişizdir sanırım. Şansımız varmış ki, yolumuzun üstünde birkaç mağara bulabildik ve içinde biraz mola vererek yağmurun dinmesini bekledik. Yağmur yüzünden verdiğimiz rötarlara rağmen hava kararmadan kamp alanına ulaştık ve çadırımızı kurup, malzemelerimizi yerleştirebildik. Kaçkarların o muhteşem manzarası karşısında tüm yorgunluğumuzun geçtiğini söyleyebilirim. Geceleri bildiğin ayaz oluyor. Çadırın içinde 4 kişi kaldığımız için fazla soğuk olmadı fakat dışarı çıktığımız anda titremeye başlıyor insan. İnanması güç fakat, etresi gece tüm şaşkınlığımzla Haziran ayında yağan karı izlemiştik.
Bulutların üzerinde yaşamak-Pimbilona yaylası
Kişi başı 15 Lira vererek Çamlıhemşin' den Pimbilona yaylasına ulaşabilirsiniz. Yukarda da belirttiğim gibi burda alışveriş yapabileceğiniz herhangi bir dükkan yok. Eğer kamp kuracaksanız yiyeceklerinizi kalacağınız güne göre ayarlamanız gerekecektir. Geceleri ciddi anlamda soğuk olabiliyor. Yanınızda polar, kazak, yağmurluk ve panço tarzı giysileri bulundurmanızda fayda var.