İnsanın bilgisi, ideoloji ve sömürünün genel hatları üzerine küçük bir deneme
Küçük, sevimli mi sevimli bir çember hayal edelim şimdi. Küçük olmalı ama, daha başlardayız çünkü. Sonra, bu çemberin tam ortasına bir nokta koyalım. Bu nokta, kişinin, insanın kendisi olsun. Çember de, onun dünyayı algılayış biçimi; bilgisinin genişliği olsun. Neden çember?
Çünkü sevimli, minik kare daha önce Zamyatin tarafından kullanılmıştı, ve gerçeği daha fazla yansıtabilecek olan geometrik şekiller de, daha çok bir ülkenin sınırlarına benziyor. O yüzden çember, kolay olsun.
Neyse, çember diyorduk. Bu çember, tam ortasındaki noktanın, yani insanın bilgisinin genişliğini, anlama yetisine sahip olduğu konuları simgeliyor. Kişi, tam ortadaki yerinden sürekli olarak çemberin kenarlarına çarpıyor, sıkışıyor, geri çekiliyor; yeri geldiğinde genişletiyor ve ona göre eyliyor. Yani çemberi ne kadar genişse, kişinin algı yetisi de o kadar geniş oluyor.
Peki, bizler bu çemberi nasıl oluştururuz? Geleneksel Kantçılıktan nasibini almış birisi olarak, ben, doğuştan bir "çember oluşturma yetisi" ile dünyaya geldiğimizi kabul ediyorum. Yani, çember oluşturma yetisi insanda a priori olarak mevcut.
Peki bu çember ne işe yarar? Öncelikle, içine düştüğümüz, atıldığımız bu dünya bizim için tamamen yeni, garip ve gizemlidir. Aslen korkutucudur. Bebekler bu yüzden en ufak yoksunlukta ağlarlar: Düşünecek olursak, ilk defa acıkan bir bebek, hayatında o ana dek yaşadığı en büyük acıyı deneyimlemektedir. Keza daha öncesinde yere düşmemiş, dizini kanatmamış, kolunu kırmamış, susuz kalmamıştır. Macar yazar Imre Kertész'in Nobel ödüllü romanı Kadersizlik'in ana karakteri György, Yahudi toplama kamplarından Budapeşte'ye döndüğünde bir gazeteci tarafından bir nevi sorguya çekilir otobüs yolculuğunda. Gazetecinin, kamplardaki korkunçluklara yaptığı her göndermeye György "doğal olarak" diye cevap verir. En sonunda gazeteci patlar; "Yahu ne diye sürekli doğal olarak diyorsun? Kampların doğal olan hiçbir yanı yoktu ki!" der. Bunun üzerine György, mahut olayların kamplarda "doğal" olduğunu söyler.
İnsan da böyledir işte. Şeyleri gördükçe, yavaş yavaş alışmaya, onları kanıksamaya başlar. Başka bir romanda, Gecenin Sonuna Yolculuk'ta, ana karakter Bardamu, Birinci Dünya Savaşı'nda asker olarak çatıştığı zamanları anlatırken, "İnsan şehvet bakiri olabildiği gibi dehşet bakiri de olabiliyormuş..." der.
Edindiğimiz deneyimler, bilgiler, çemberimizi genişletir; ve bizler de, çemberin tam ortasında duran noktalar olarak, o çember içerisinde dünyayı algılar, ve ona göre eyleriz. O çemberin içine girmeyi başarmış her şey bizim için normal, dışında kalan her şey ise bir o kadar yabancı ve ürkünç görünür. Bu yüzden insanlar alışkanlıklarına, törelerine, adetlerine -her ne kadar saçma olursa olsun- sıkı sıkıya bağlı kalmaya meyillidirler. Keza yeni olan bilinmeyendir, ve bilinmeyen, insanın doğası gereği; korkutucudur.
Hamlet'in o efsanevi tiradında (hani şu olmak ya da olmamak diye başlayan) tam da buna değinir işte Shakespeare:
"Ölmek, uyumak-Fazlası değil; ve bir uykuyla biz elveda deriz
gönül ağrısına, ve bedenin mahkum olduğu
binlerce acılara. Nasıl güzel bir sondur bu
Herkesçe içten dilenecek. Ölmek, uyumak,
Uyumak, düş görmek bir ihtimal: aha, sıkıntı da burada ya!
O ölüm uykusunda kim bilir neler görürüz,Şu fani bedenden ayrıldığımızda?İşte bu düşüncedir bizi duraksatan,Hayat denen bu faciaya göğüs gerdiren..."
ve sonrasında şöyle söyler Hamlet, "
"Hançerini çıkarıp da bütün bunlara bir son verebilecekken hem de
Kim yükünü taşırdı ki, bu usandırıcı hayatın
Ama ölümden sonra olacakların korkusu,O keşfedilmemiş ülke, ki hudutlarından geçen kimse geri dönmemiştir
Kafamızı karıştırır, ve bilmediğimiz dertlere koşmaktansa
elimizdeki dertlere göğüs gerdirir bizleri..."
Yaşam ki- ne denli korkunç, usandırıcı ve acı dolu olursa olsun ölümden güzeldir; çünkü çemberin içinde, bilinen bir yerdedir. Ölüm ise, belki de en güzel şeydir bir ihtimal; bilinmez olduğu için sakınılır, ondan kaçınmak için her şeye göğüs gerilir.
Günlük yaşantımız da bundan pek farklı değildir. Ne olursa olsun, mahut çemberin içinde kalmaya özen gösteririz. Bilinmeyendense, belki kötü olan, ama bilineni yeğleriz. İnsanlığın süregelen bütün örf ve adetleri tam da bu sebepten ötürü hayatta kalmıştır.
Ama herkes doğaları bakımından aynı biçimde var olmamıştır. Bazıları, çemberin içindeki bu güvenliği, bu duvarları sıkıcı, bezdirici bulur; ve yeni maceralara yelken açmak için kıvranıp durur. Bütün devrimciler, maceraperestler, bilim insanları ve filozoflar bu gruptaki insanlardan çıkar işte. Onlar, kendi çemberleriyle yetinemeyen, hep daha fazlasına hükmetmeyi kendilerine erek edinen kimselerdir.
Peki, bu çemberden çıktığımızda ne olur, ve bu çember tam olarak ne işe yarar?
Öncelikle, çemberin ne işe yaradığından söz edelim. Daha önce de belirtildiği gibi, bu çember bizlerin aşina olduğu şeyleri barındırır. Yani, bizler o çember içerisinde bulunan şeyler üzerinde bilgi, ve kudret sahibiyizdir. Bu çemberin içinde ne gibi şeyler bulunur? Mesela, insan ilişkileri bu çember içindedir. Bizler, yakın arkadaşımızın A durumunda nasıl bir tepki vereceğini az çok kestirebiliriz. En nihayetinde, kendisine karşı bir güven geliştirir, ve gece bizi boğazlamayacağından emin bir biçimde, aynı odada rahatça uyuyabiliriz. Yahut paramızı, malımızı emanet edebiliriz. Çünkü kendisi, kim bilir ne kadardır süregelen birlikteliğimiz boyunca ne cinayete, ne de hırsızlığa herhangi bir eğilim göstermiştir. O halde, biz bu kişiyi güvenilir bir varlık olarak addederiz, ve onu çemberimizin içine alırız. Artık bilinen, üzerinde kudret sahibi olunan bu varlıkla, yine o çember içerisinde, yani bilgimiz dahilinde olduğunu düşündüğümüz olay örgüleri dahilinde, etkileşime gireriz.
Veya yabancı bir köpek ile, komşumuzun sevecen köpeği Karabaş ile bir ayrım yaparız. Karabaş yıllardır yan bahçede yaşamaktadır, bizi gördüğünde kuyruğunu sallamakta, ve başını okşatmaya çalışmaktadır. Karabaş'ın bizi ısırmayacağını bildiğimiz için -çünkü kendisini çoktandır çemberimize dahil etmişizdir- ona daha yakın davranırız. Ama herhangi bir sokak köpeğine, daha temkinli yaklaşırız. Hele ki bu köpek, daha önceki deneyimlerimize dayalı olarak, kötü veya tehlikeli bir biçimde algılamaya başladığımız bir "köpek" idesine benzerlik yahut yakınlık gösteriyorsa. Mesela, bir Pitbull'a yaklaşmak, bir Golden Retriever'a yaklaşmaktan daha zordur, iki defa düşünmeyi gerektirir.
Örneği daha da ileri bir uca taşıyacak olursak; bizler, bir masanın birdenbire canlanıp, kolumuzu ısırıp koparmayacağından emin bir şekilde otururuz karşısına. Çünkü, bir biçimde canlı ve cansız varlıkları ayırt etmeyi öğrenmişizdir. Deneyimlerimizle edindiğimiz bilgilere güvenerek hayatımızı şekillendiririz. Mesela bir kaplanla aynı evde yaşamaktansa, bir kedi ile yaşamayı yeğleriz.
Kişilerle kurduğumuz bu etkileşim, kişilerin sayısı arttıkça iyice karmaşıklaşır, ve kendimizi fazla yormamak için genel yahut soyut fikirler üretmemize sebep olur. Mesela, bizler artık şu mahallede veya bu mahallede yaşayan insanların nasıl davranabileceği üzerine bir fikir sahibi olmuşuzdur. O gruba yerleştirdiğimiz kimselere karşı da, bundan sonra belirli bir biçimde davranırız. Mesela Erzurum'da mini şort giymeyiz de, Amsterdam'da giyeriz. Çünkü, bu iki şehirde yaşayan insanlar farklı bir etkileşim ağıyla çevrelenmiş, farklı çemberlere sahip, dünyayı farklı algılayan kimselerdir. Buralardaki insanların neye, nasıl tepki vereceklerini önceden kestirmeye çalışır; sahip olduğumuz bilgiler doğrultusunda hareket ederiz. İstanbul'da gece eve dönerken tedirgin olurken, Budapeşte'de olmayız mesela. Örnekler çoğaltılabilir.
Bu şekilde kendimize ait bir çember belirledikten sonra, o çember içerisinde daha fazla aktif düşünmeye gerek duymadan, rahatça yaşayabiliriz. Geçenlerde okuduğum bir makaleden söz edeyim sizlere: Fransız bir memur, kırklı yaşlarında, erkek; bacağında hafif bir rahatsızlıktan dolayı hastaneye gidiyor, ve hastanede yapılan testler sonucu, beyninin %90'ının olmadığı ortaya çıkıyor. Adamın beyni neredeyse y o k! Nadir görülen bir hastalık sonucu, kafatasının içi sıvı ile dolmaya başlıyor çocukluğundan beri, ve yavaş yavaş gerçekleşen bu durum, beyninin çoğu önemli parçasının, kafatasının kenarlarına itilmesine sebep oluyor. Kafatasının orta kısmı ile sıvı ile dolu. Lakin bu adam memur, düzenli bir işi ve geliri var. Bir karısı, iki de çocuğu var hem de. Yapılan testler adamın IQ seviyesinin 75 olduğunu söylüyor. Toplumun genelinden düşük elbette, lakin zihinsel bir gerilik söz konusu değil; adam normal, günlük yaşantısını sürdürmekte herhangi bir sıkıntı yaşamıyor.
Bunun üzerine, zihin felsefesi temelli olarak sallanıyor tabii ki. Şu soru ortaya atılıyor: Yani bilinç, sandığımız gibi, beyindeki bir bütünlüğün oluşturduğu bir kavramdan ziyade, beynin sürekli olarak kendini ve çevresini tanımasından ibaret bir şey midir?
Şimdi, bizim şu sevimli çembere geri dönüyoruz. Ben de argümanlarımı tam da bu teori üzerine kuruyorum işte. Çemberin ortasına koyduğumuz insan, sürekli olarak kendisini ve çevreyi tanımaya çalışarak, kendisi için uygun, güvenli bir dünya resmi oluşturur. Bu alanda yaşar, bu alanda eyler, bu alanda ölür.
Sahip olduğu bu alan ona, olası tehlikelerden uzak, beynini fazla çalıştırmadan yaşayabileceği bir hayat sunar. İnsanların büyük çoğunluğu böyle yaşarlar.
Şimdi gelelim diğer sorumuza; bu alandan çıktığımızda ne olur?
En basit biçimde; travma yaşarız. Çemberimizden daha geniş bir çembere sahip olan, veya farklı, keşfedilmemiş alanları olan bir şeyler ağına giriş yaptığımız zaman; nasıl davranacağımızı bilemeyiz. Yazılı olmayan kuralları bilemez, nerede ne yapmamız gerektiğini kestiremeyiz. Önce ürker, tehlike olmadığını fark ettiğimiz zaman ise rahatsız oluruz. Bize uygun olmayan bu çevreyi, bir biçimde kendi çevremize çevirmeye; bu mümkün değilse de, orta bir noktada buluşturmaya çalışırız.
İşte, sıradan insan ve açık fikirli olarak tanımladığımız, otantik insan da burada birbirlerinden ayrılırlar. Otantik insan, yeni deneyimlediği bu çevreyi anlamaya, bu gizemli diyarı keşfetmeye çalışır. Bu keşif, hemen her zaman için yorucu, ve tedirginlik vericidir. Lakin ödülü de bir o kadar güzeldir; çemberini genişleten insan, dünya üzerinde daha fazla bilgi, yani kudret sahibi olarak kendini geliştirir; daha fazla bilir, daha farklı durumlara karşı yepyeni davranışlar ve tepkiler geliştirir. Kısaca, değişir.
Okunan her kitap, gidilen her şehir, tanışılan her insan bizlerin çemberini zorlar, hudutlarını sınar, ve en nihayetinde onu büyütür, geliştirir. Tam da bu yüzden, insanın amacı her daim -eğer ki doğruyu bilmeye karşı bir yönelimi var ise- bu çemberi olabildiğince genişletmek olmalıdır.
Doğruyu bilmek gibi bir gayesi olmayan kimseler ise, kendi küçük çemberleri içerisinde yaşayıp, ölebilirler. Bizim işimiz bu kimselerle değildir.
Şimdi başka bir soru soralım. Peki, bu çember her daim bizim deneyimlerimizle mi kendisini oluşturur?
Ne demiştik; beyin sürekli olarak kendisini ve çevresini tanımaya çalışıyordu. Bu işlem asla tek taraflı değil, ama diyalektik bir biçimde işliyordu. Yani beyin, karşı tarafa bir göndermede bulunuyor, aldığı tepkiyi inceliyor, bu tepkiye göre daha farklı bir göndermede bulunuyor. Böyle böyle orta yolu, kendisi için mümkün olan en iyi durumu yakalıyor. Örnek olarak, yeni bir insanla tanıştığımız zaman, o insana en derin düşüncelerimizi açıklamak pek de akıllıca değildir diye düşünürüz çoğu zaman. Önce o kişiyi tanımaya çalışırız: A veya B durumunda nasıl tepkiler veriyor, şimdi şöyle bir şaka yapsam bana kızar mı, yanağından öpsem beni iter mi? vs vs diyerek, o kişiye karşı uyguladığımız davranışlara, o kişinin nasıl bir tepki vereceğini anlamaya çalışır, ve ona göre eyleriz. Böylece daha yeni tanıştığımız bir kimsenin yalnızca elini sıkarken, o kişiyle ilişkimiz ilerledikçe kendimizi sırlarımızı anlatırken veya aynı evde yaşarken, aynı yatakta uyurken buluruz.
Buraya kadar her şey güzel, peki edindiğimiz bilgileri her zaman deneyim yoluyla mı ediniriz? İşte, asıl değinmek istediğim konuya gelmiş bulunuyoruz: Deneyimlerden edindiğimiz bilgilerin ne kadar güvenilir olduğunu tartışmaya hiç girmeyelim de, deneyimlerimiz dışında, başka yollarla bize gelen bilgilerden konuşalım.
Başka insanların hikayeleri, çeşitli kitaplar, televizyon dizileri ve filmler diyelim. Medya diyelim. Bunların hepsine de, aygıt diyelim. Althusser'e selamımızı da çakmış oluruz böylece.
-----BEN 1
Bu aygıtlar yoluyla, normal şartlar altında bilgi edinemeyeceğimiz ilişkiler veya durumlar ağları hakkında bilgi sahibi oluruz. Mesela ben Rusya'ya gidebilecek durumda değilimdir, onun yerine Rusya hakkında yazılar, haberler okur, filmler izler, insanlarla konuşurum; ve kafamda Rusya hakkında bir resim belirir. Onu da çemberime dahil ederim.
Yalnızca somut biçimde düşünmez ya insan, bunun bir de soyut kavramlar kısmı vardır. Burada da, ideoloji tartışmasına girmemiz gerekiyor işte. Ben, etrafımda olup biten şeyleri bir biçimde yorumlamak zorunda hissederim kendimi; anlam vermem gerekir ki, o şeyin güvenli olup olmadığını, benim minik ve şirin çemberimin genel ağlar ilişkisine uyup uymadığına karar vereyim. Bu şekilde, kendime ait bir dünya görüşü, bir ideoloji oluştururum.
Şimdi, deneyim yoluyla edinilen bilgilerde, karşı tarafa bir gönderimde bulunuyor, aldığım tepkilere göre orta yolu bulmaya çalışıyordum. Bir yarasa gibi aynen; hani yarasaların kördür, ama etrafa yaydıkları ses dalgalarının, yine etraftaki objelere çarpıp onlara geri dönmesi yoluyla yönlerini tayin ederler ya, onun gibi işte. Ben de dünyayı birebir deneyimlerken böyle yapıyorum. Ama gelin görün ki; televizyon izlerken, veya medyayı takip ederken, böyle bir şansım yok. Bilgi bana geliyor, tamam ama, ben bu bilginin doğruluğunu kanıtlayacak bir geri bildirimde bulunamıyorum. Bana şu kesim terörist, bunlar vatan haini, şu kimseler bizi öldürmek istiyor diyorlar; ben de inanmak zorunda kalıyorum. Çünkü bu bilgiler, benim o şirin çemberime şu veya bu şekilde giriyorlar, ve benim bunları sınama gibi bir imkanım bulunmuyor.
Her zaman böyle basit de işlemiyor bu sistem. Yani, her zaman karşıdan direkt bir bilgi gelip benim çemberime yerleşmiyor. Bazen, bu bilgiler öylesine gizli bir biçimde veriliyor ki bana; ben farkına bile varmadan çemberimde değişiklikler oluyor. Lakin ben düzenli olarak düşünmediğim, sürekli olarak kendimi sorgulamadığım için bu değişiklikleri fark edemiyorum. Nasıl oluyor bu iş?
Mesela televizyon izliyorum. Açtığım kanalda bir dram dizisi var, içerisinde aşk var, intikam, arkadaşlık, sevinç vs vs. Ben bu filmi yahut diziyi izliyorum, kendimi o karakterler yerine koyuyorum şu veya bu şekilde; peki ne oluyor?
Ben, kendi şirin çemberimin tam ortasındaki yegane nokta, bu defa farklı bir çember ve farklı bir nokta gibi düşünmeye çalışıyorum. Bu kafamı karıştırıyor. Kaliteli sinemanın, kaliteli kitapların etkisi, insanı geliştirmesi de böyleydi hani. Ama her zaman kaliteli yayınlar yapılmıyor, ben her zaman var olan, hatta yaratılan diyelim, gerçeği sorgulayan, eleştiren yapımlarla karşılaşmıyorum. Çoğu zaman bu yapımlar, söz konusu yapıtları yayınlayan aygıtları kontrolleri altında tutan kimseler tarafından, onların ideolojisine uygun olarak sunuluyor bana. İşte o zaman, her gün mahut dizileri, filmleri yarışma programlarını izleye izleye, sürekli ısıtılmış, aynı konu ve sosyal yapıyı yücelten kitaplar okuya okuya, haberlerde sürekli aynı söylemleri duya duya; bu ideolojinin, bu çemberin doğru olduğuna, olması gereken olduğuna kanaat getiriyorum. ve eğer ki, benim kendi küçük, şirin çemberim ile bahsi geçen ideolojik çember birbirlerine uyuşmuyorsa, diğerleri tarafından örselenmekten, dışlanmaktan korkuyor; ve kendi çemberimi, o çembere benzetmeye çalışıyorum. Böylece, diğer herkesle aynı şeyleri düşünmeye, aynı şeyleri yapmaya başlıyor, ve güvende oluyorum. Onlarla aynı, onlarla bir oluyorum. Ama bir noktayı gözden kaçırıyorum o zaman; kişi olmaktan, kendim olmaktan feragat etmişim azıcık rahat yaşayacağım diye. Bana sunulan ne ise "doğru budur" demiş, ona göre eylemişim. Ahmak olmuşum, zavallı olmuşum.
-----BEN 2
Diyelim ki, bir zümre var, öyle bir zümre ki, dünyanın bütün nimetlerini, zenginliklerini, güzelliklerini elinde barındırıyor. Kendisi gibi olmayanı, ötekini eziyor, emeğini sömürüyor, yeri geldiğinde öldürüyor. Her şeyi kendi çıkarı, ve kendi mutluluğu için yapıyor. Mesela bu defa, ben ahmak olmayayım da; bu zümreden bir kimse olayım. O zaman, ne yapar eder, doğru olanın benim yaptıklarım olduğuna, var olan düzenin en iyi düzen olduğuna diğerlerini inandırmaya çalışırdım. Çünkü, olur da onları sömürdüğümü, onlar fakirlik içinde yaşarken, benim onların emeğini kullanarak, sömürerek istediğim hemen her şeye sahip olabildiğimi, bir hiyerarşi kurduğumu, ve merdivenin en tepesine oturup onlara emirler yağdırdığımı fark eder; üstüne üstelik böyle davranmamı haklı kılacak hiçbir gerekçem olmadığını fark ederlerse, büyük ihtimalle benim bütün ayrıcalıklarımı elimden almak isteyeceklerdir. Hatta belki intikam almak için öldürürler beni.
O yüzden içten içe büyük bir korku içerisinde yaşarım ben. Hani, olmaz ama, işte onları nasıl haksız yere sömürdüğümü fark ederler ve her şeyi elimden alır, beni de öldürürler diye tir tir titrerdim. Çünkü, şu veya bu şekilde, ben azınlıktayım. Azınlıkta olmalıyım ki, bizim zümrede kişi başına düşen gelir seviyesi artsın. Gelirimiz arttıkça, dünyadaki güzelliklere daha kolay ulaşabiliriz çünkü. Yani benim hem, öteki sınıfı fakir bırakmam, onların hakkı olanı da kendi sermayeme katmam, hem de onları bu yaptığımın yine onlar için en iyisi olduğuna inandırmam gerekiyor.
Bunun için elimde neler var? Birincil olarak, sermayem var- ki zaten her şeyi onunla, ve onun için yapıyorum. Benim sınıfımdan olmayanları kontrol etmek için devlet denen bir kurumum var, bu devlet benim sınıfımın (hadi adına burjuvazi diyelim) sürekliliğini sağlamak için, yine benim sınıfım tarafından ele geçirilmiş durumda. Ben bu devleti, ve devletin ideolojik aygıtlarını kullanarak, diğer insanların çemberlerini bir alanda kısıtlamak, ve benim işime gelecek bir çembere benzetmek durumundayım. Bunun için de, yine bu aygıtları kullanarak, sürekli olarak kendi örnek çemberimin reklamını yaparım sürekli olarak. Öyle ki, insanlar bir noktadan sonra, eğer ki çemberleri benim gösterdiğimden farklı ise, yanlış olduklarını, çemberlerini değiştirmeleri ve benim çemberime benzetmeleri gerektiğini düşünsünler.
Tamam, sistemimi bir şekilde bu insanlara yutturdum diyelim. Şimdi sıra, bu insanlardan bir şekilde daha fazla para kazanmaya geliyor. Kendi örnek çemberimi sürekli olarak pazarlamam gerektiğinden bahsetmiştim. Örnek vereyim, şimdi benim daha fazla para kazanmam, sermayemi daha da büyütmem gerekiyor ki, daha fazla maddeye sahip olabileyim. Çünkü, kendi zümremde de belirli bir çekişme, bir güç hiyerarşisi var. Kimin daha çok parası varsa, o diğerlerinden daha üstün oluyor. Eh, bir salak ben miyim, niye en güçlü ben olmayayım? Tabii bu konuya o kadar da girmeye gerek yok şimdi, en nihayetinde benim zümrem, kendi içerisinde çatışmalar olsa dahi; asıl düşmanın "öteki sınıf" olduğunun pekala farkında. Kendi içimizde çekişiriz falan ama, bir sıkıntı çıktığında da hemen birleşir, öteki sınıfın kafasını ezeriz.
Ne diyordum? Heh, daha fazla para kazanmam lazım. Bunu çeşitli yollarla yapabilirim. Mesela, sahip olduğum ideolojik aygıtları kullanarak, bir güzellik imgesi oluştururum. Derim ki; "Güzel olan budur. Eğer ki böyle görünmüyorsanız, güzel değilsiniz." Çünkü ben biliyorum ki, insanlar güvensiz, ve ürkektir. Güzel olmak, hayran olunmak isterler. Mesela bunun için bir manken seçerim ben de, sarışın, mavi gözlü bir afet seçerim, alır onun fotoğraflarını her yere dağıtırım. Otobüste, sokakta, kocaman binaların cephelerinde, televizyonda- her yerde bu mankeni gösteririm. ve derim ki yine; "Güzel olan b u d u r." Sonra insanlar kendilerine bakarlar tabii, aynaya bakarlar, ve görürler ki; kendileri hiç de benim sarı saçlı, mavi gözlü afetime benzemiyorlar. O zaman üzülürler işte, güzel olmadıklarını, sevilmeyeceklerini, ve hatta bunu hak etmediklerini düşünmeye başlarlar. İşte o zaman yine ortaya çıkarım ben, derim ki; "Şu vücut kremini kullanır, spor salonuna aylık şu kadar para öder, şu takviyeleri kullanır, solaryuma giderseniz; siz de böyle güzel olabilirsiniz." Hooop, ne olur, insanlar tam da benim onlara dikte ettiğim gibi akın akın spor salonlarına koşar, yüzlerine krem sürmeye, vücutlarını yapay yoldan bronzlaştırmaya başlarlar. Zaten böyle olacağını önceden görmüş olan ben, bu kremlere, salonlara, solaryum makinelerine dünya yatırım yapmıştım; para yağmaya başlar benim için, sermayem büyür; daha güçlü olurum.
Her şeyi çok dikkatli planlamam gerekiyor. Sömürdüğüm insanları sürekli olarak meşgul etmem gerekiyor. Çünkü olur da düşünürlerse, durumun ciddiyetini ve adaletsizliğini fark edebilirler. Olur da fark ederlerse, aralarından birileri çıkar, "Birleşelim!" der. Aynı bizim zümremizin birbirini koruyup kolladığı gibi, onlar da kendi çıkarları için hareket etmeye başlarlar. ve bir gün, bu iş bizim mükemmel düzenimize karşı ayaklanmalarına kadar gider. Bizler bu olasılıktan çok korkarız, çünkü daha önce de belirttiğim üzere, bizler azınlıktayız; onlar çok fazlalar, dolayısı ile güçlüler. Neyse ki, devletimin ideolojik aygıtları yalnızca medya ile sınırlı değildir. Bu aygıtların içerisinde asker ve polis teşkilatı, okullar, hastaneler, hapishaneler; kısacası benim devletime bağlı olan her kurum da vardır. Ben bu insanları daha çocukken alır, onları kendi ideolojim doğrultusunda eğitirim. Onlara hayatlarının her yönünde kendi ideolojimi dayatır, doğru olanın bu olduğuna, başka bir düzenin mümkün olmadığına, olsa bile cehennemden farksız olduğuna inandırırım. Sürekliliğimi sağlamanın tek yolunun bundan geçtiğini çok iyi bilirim çünkü.-
Son bir alıntıyla bitireyim, yoruldum. Küçük şirin çemberlerden söz etmek, ve olabildiğince sevimli bir dil kullanmaya çalışmak beni epey yordu. Keza sevimlilik, gerçeğin ta kendisine hiç de yakışmıyor açıkça. Umarım derdimi anlatabilmişimdir.
Zizek'in de dediği gibi, "Dünyadaki insanlar, dünyanın bir gök taşı çarpması sonucu yok olabileceğine kolay bir şekilde inanabiliyor, ama kapitalizmin yıkılabileceğini akıllarına dahi getirmiyorlar."