Merdivene sırtım dönüktü. Dışarının soğuğundan ve şu martılara simit atan yarı nostaljik yarı romantik adamın beceremeyip kuru simitlerin yarısını üzerime atmasından rahatsız olmuştum da gelmiştim bu koltuğa. Şimdi de karşımdaki kadın belki babası olan adama Suriyelileri neden sevmediğini anlatıyordu. Telefonumla uğraştığım için istemeden dinliyordum onları. Uzun da zaman olmuştu vapurla karşıya geçmeyeli. Anı yaşamak gerekli geldi ve telefonumu kapattım. Marmara'ya doğru maviler içinde nazlı bir manzara silinip gitmekteydi. Ufka doğru manzarayla birlikte kaybolan gemi gölgeleri dağılmıştı. İşte İstanbul'un binbir yüzünden biri de bu vapur seyirleri. Fakat tadını çıkaramadım manzaranın. Kadın aynı cümleleri baştan kuruyor, uzun uzun Suriyelileri anlatmaya devam ediyordu. Omzumun üzerinden geriye doğru baktım ki merdivenin karşısındaki koltuklar boştu. Hem de vapurun gittiği yöne doğru otururum diye düşünüp hemen çantamı kaptığım gibi oraya geçtim. Biraz oturdum. Haydar Paşa sağımızda kalmıştı. Yavaşça geri doğru çekilip gitti sarı gar. Bu yanda pek manzara yoktu. Gardan sonra metal yığınlarıyla limanlar hareme kadar şehri perdeliyordu. Yine Marmaraya doğru güzel bir manzarada hayallere bıraktım kendimi. Hemen karşımda Topkapı bu mavi manzaradan ayırıyordu İstanbul'u. Ne ki yine uzun sürmedi seyir; baktığım tarafta kara kaşlı kara gözlü bir hanımla bir iki kez göz göze gelince rahatsız oldum ve otarafa bakamaz oldum. Neyse ki demir yığınları da geri de kalmıştı sağ tarafımızda. Biraz Üsküdar'ı seyrettim. Sonra hızlıca bir adam girdi seyrimin içine. Üsküdar ile aramdaki bütün insanları kabullenmiştim; onlar sanki manzaranın bir parçası gibiydi. Fakat bu adam bir taraftan da eski bir tanıdığıma benzediği için dikkatimi çekmişti. Oturduğu sıranın beri tarafındaki ucunda sarışın bir hanımefendi oturuyordu. Onun karşısında da başka bir hanım… Galiba arkadaştılar. Başta bu adam da onların arkadaşı gibi geldi. Yüzünde hafif bir gülümsemeyle hızlıca gelip hanımların yanına oturunca öyle sanmıştım… Sırtında ufak siyah bir çanta vardı; onu indirdi önüne koydu. Montunu çıkardı, yine hızlıca. Oturunca ne yaptığını göremez oldum. Hâlâ kıpırdanıyor; galiba çantasından birşeyler çıkarıyordu. Bir taraftan da belli bir yere, kimseye bakmadan söyleniyordu. Hanımlara konuştuğunu düşündüm ve ilgim dağıldı. Sonra ben bakışlarımı çevirmeden bir kemençe sesidir başladı o taraftan. O hızlı adam çalıyordu. Kadınların arkadaşı da değildi belliki. Heryerde görmeye alışıktım bu tip adamları. Metroda, yolda sokakta veya nerde bir kalabalık bulursa enstrüman çalar, ekmeklerini kazanırlardı. Çaldığı parça: ben seni sevduğumi da dünyalara bildirdim… Güzeldi… Bir güzel çaldı, sonra ayağa kalktı, yine odaksız bakışlarla söylenerek önümden geçti. Hafifçe çantasının ön gözünü açıyordu. Aynı geldiği gibi hızlıca yürüyordu, belli belirsiz bir şeyler söyleniyordu. Belliki çekingen bir kişiydi. Tam benim önümden geçip vapurun ortasına doğru ilerleyecekken birden döndü, sönük bir kahkaha attı. Yine belli belirsiz ’Madem öyle, bir parça daha çalayım ben size’ dedi. Kimsenin para vermemesine alınmıştı. Sonra gitti aynı yerine, bir parça daha çaldı. Bu arada Eminönü'ye gelmiştik. Bazı yolcular yerlerinden kalkıp çoktan aşağı inmeye başlamıştı bile. Öyle değildi ama sanki para vermemek için kaçıyorlar gibi bir durum vardı. Ben de bütün bu zaman boyunca ‘Acaba biraz parayı haketti mi?’ diye kendimi yokladım. Evet haketmişti bence. Allah var adamı dinlemiştim. O bir şey üretti o zaman zarfında, ben de tükettim. Evet evet! Ne kadar bozuk para varsa vercektim. Adam parça bitince yerinden hızlıca kalktı. Göz açıp kapayıncaya kadar montunu kemençesini topladı. ‘Bu sefer de olmadıysa yapacak birşey yok’ dedi, o çekingenliği, ortaya bile konuşamaz tavrı, biraz da deli insanlara has o kendiyle konuşur gibi üslubuyla. Koşar adımlarla merdivene geldi. Ben de çantamın iç gözünü karıştırıyordum bir taraftan. Bozuklar bir türlü elime gelmemişti. Adamı kaçıracaktım, bağırdım;’ Bakar mısın? Gel gel.’ Önüme geldi ‘Bozuk ne çıkarsa’ dedim. Allah var bir an bozuk yok sandım da beşliği verecektim. Neyse ki bir kaç bozuk para geldi de elime, attım çantasının ön gözüne. Teşekkür etti. Sonra Suriyelileri sevmeyen kadın olacak; arka sıralardan bir kadın uzandı biraz bozukluk attı. Adam bana yine teşekkür etti. ‘Tabi! biri önden atması lazım böyle durumlarda’ dedi. Sonra biri daha para attı. Adam bana yine teşekkür etti. Çok neşelenmişti. Dolaşmaya devam etti. İlerilerden birkaç kişi daha attı para. Döndü bağırdı: ‘Hocam sağol.’ Belki bir iki kez daha teşkkür etti böylece. Vapur iskeleye çoktan yanaşmıştı. Herkes ayaklandı. Adam kalabalığın arasında gözden kayboldu.