Luo Nehri adı verilen doğal bir hendek, büyük toprakları ikiye böldü — kuzeyden Jing ve güneyden Wei.
Biri Çimenli Ovaların hiçbir endişesi ve kederi olmayan ‘prensi’ydi, diğeri imparatorun ayrıcalık tanıdığı meşru bir prenses.
Bir savaş, Çimenli Ovaların ‘prensini’ yetim haline getirdi. On yıl boyunca uykuda kaldı; başlangıçta dalkavuk bir yetkili olmayı ve düşman krallığını kaosa sürüklemeyi planlamıştı lakin, Chionglin ziyafetinde Fuma olarak atandı.
Bekle ve gör, yıkılmış bir krallıktan ve harap olmuş bir evden gelen bu kin borcu nasıl ödenecek.
JWQS adlı baihe(wlw) Çin romanının artık Türkçe çevirisi var!! Çevrilmiş bölümleri editleyerek buraya da yükleyeceğim. Çeviriyi ve son okumayı tek başıma yapıyorum.
Yazar: 请君莫笑 Please Don’t Laugh
Çevirmen/editör: Adlibbed
Romanın jjwxc üzerindeki aslı
Toplam bölüm sayısı: 303 + 4 ekstra
Kitabın tamamını İngilizceye çeviren: meltsmelts - twitter ve tumblr
Mutlu sonla bitiyor.
Ana karakter villain
Bir sürü isim, bölge, olay, politika ve saray entrikası
泾渭情殇 başlığı, "Aşk erken ölür Jing ile Wei topraklarında" şeklinde de çevrilebilir.
Enemies to/and lovers
Uyarılar!
- Ana çift arasında dört yıllık yaş farkı. Politik nedenlerle 18/14 yaşındalarken evlenmeye zorlandılar, hikaye tüm hayatlarını anlatıyor (ilişkileriyle yaklaşık on yıl geçiyor ve evliliklerinden on yıl sonra ilk seferlerini yapıyorlar)
- İki yan karakter cinsel saldırıya uğruyor, ancak bunu betimleyen sahne yok. O sahnelerde/flashback içeren bölümlerde bir uyarı olacak ama ima eden tek cümlelik bölümlerde olmayacak.
- Savaş şiddeti, kölelik, soykırım içerir
Notlar
Bu roman tanıtımına kendi yorumumu katmak istemiyorum çünkü tarif edemem gibi geliyor. Ama ciddi ve ağır bir kurgu olduğunu, saf romantizm arayan ve bol trajediye dayanamayan kişilere göre olmadığını, ağır politik öğeler içerdiğini; romantizmin, nefretin ve intikamın da son derece kompleks işlendiğini söyleyebilirim.
Karakter listesine buradan ulaşabilirsiniz.
Aynı yazarın İngilizceye çevrilmiş diğer kitapları; FGEP, MWSL, RUZHUI
Qi Yan’ın önerisi göz açıp kapayıncaya dek onaylanmıştı, Çalışma Bakanı Majesteleri Kadın İmparator’u daha da övgülere boğdu. Dedi ki: “Majesteleri dahice planlarda bir numara bir yeteneğe sahip, atlarımızı mahmuzlasak dahi yetişemeyiz.”
Böyle iltifatlar karşısında Nangong Jingnu doğal olarak çok sevinmişti. Yuanjun’u nerede ve ne zaman olursa olsun hep baş döndürücü ve göz alıcıydı. Onun planı olmasa meclis kim bilir ne kadar etkisiz bir konumda olurdu.
Çalışma Bakanlığı Maliye Bakanlığı ile iş birliği içerisinde gerekli her şeyi hesapladı. Qi Yan’ın planına göre yüksek duvar bir gün içerisinde ortaya çıkarılabilirdi ve inşa masrafları görmezden gelinebilecek kadar cüziydi. Tek yapmaları gereken buzdan şehir surunun üzerine mızrak fırlatıcılar yerleştirmekti. Ki bunun için de pek gümüş gitmezdi. Ama her şeyden önemlisi: bu projeyi direkt donmuş Luo Nehri’nin üzerine inşa edebileceklerdi. Nehir yüzeyinden buz keskileriyle bloklar çıkarabilir ve Luo’nun güneyi için stratejik bir alana sahip olabilirlerdi. Tek taşla iki kuş vuran, mükemmel bir plandı!
Birkaç gün sonra Komutan Gongyang Huai Çalışma Bakanlığından yetkililer, bir grup imparatorluk hekimi ve kışlık tedarikle birlikte elli bin seçkin askeri Luo Nehri’ne doğru yola çıkardı.
Bir ay sonra, başkentte ilk ciddi kar yağışı da yaşandı. Gökten düşen kar taneleriyle birlikte bir acil durum raporu aldılar. Raporu yazan kişi Komutan Gongyang Huai’ydi, bununla birlikte meclise kırmızı ipeğe sarılı bir nesle iletildi.
Kırmızı ipeğe sarılı bu nesle neredeyse bir metre uzunluğundaydı ve kutu gibi bir şekli vardı. Nangong Jingnu kırmızı ipeğin kaldırılmasını emrettiğinde, ortaya taş bir blok çıktı. Taşın yüzeyine kim bilir neyle kaplama yapılmıştı, ışıl ışıl parlıyordu. Yakından bakınca üzerinde karakterler yazdığı belli oluyordu!
Nangong Jingnu raporu açıp bir göz attı. Gongyang Huai ilk önce Luo’nun güneyinde her şeyin pürüzsüzce ilerlediğini bildirmişti. İmparatorluk hekimleri kuyu suyunda zehir tespit etmişler, şu anda bir panzehir geliştirmeye çalışıyorlardı. Askerler artık su kaynağı olarak kuyu yerine nehre dönmüşlerdi. Panzehir tamamlanınca bu sözde veba salgını da bitecekti.
Gongyang Huai devamında bu zehrin oldukça tuhaf olduğunu yazmıştı. Wei Krallığı geleneklerine göre halkın zehirlenmesinin önüne geçmek adına içme suyu çıkarılan her kuyuya kaplumbağa, balık, kurbağa gibi ufak canlılar koyulurdu. Fakat kuyunun içindeki hayvanlar hala canlıydı… Günün sonunda zehirlenen yine insanlar olmuştu.
Ordudaki askerlerde böylesine büyük bir zehirlenme oranının olmasının sebebi tam da buydu. Kuyudaki hayvanlar hala hayatta olduğu için kuyudaki suyun zehirli olacağı kimsenin aklına gelmemişti!
Neyse ki Nangong Jingnu öncesinde Gongyang Huai’ye bir tavsiye vermişti. Gongyang Huai o fikre uyarak çevredeki her kuyudan örnekler toplayarak inceleme başlatmıştı. İmparatorluk doktorları örnekleri inceledikten sonra keşfetmişti ki: bu tür bir zehir ancak şarapla aktifleşebilirdi!
Luo Nehri’nin oraya kış çoktan gelmişti. Askerlerin gecenin dondurucu soğuğuna dayanabilmesi için sert bir şarap şarttı. Soğuk gecelerde bir yudum içseler içlerini ısıtmaya yetiyordu, böylesine büyük çaplı bir zehirlenme vakası da işte böyle yaşanabilmişti…
Bu taş bloğu ise Gongyang Huai Luo Nehri’nin üzerinde bulmuştu…
Oraya vardıkları sırada Luo Nehri’nin üzeri çoktan ince bir buz katmanıyla kaplıydı. Göz alabildiğine uzanan nehir yüzeyinde bu taş levha özellikle gözüne çarpmıştı.
Bir taş parçası nasıl nehrin yüzeyinde süzülebilirdi ki?
Wei Krallığı’nda batıl inançlara derinden inanılırdı, bu yüzden Gongyang Huai bir saniye bile oyalanmak istememişti. Adamlarına bu taş bloğunu nehirden çıkarmalarını emretmişti ve işte o zaman fark etmişlerdi ki taşın yüzeyinde bir şiir kazılıydı.
Gongyang Huai uzunca bir süre baksa da şiirin içinde saklı sırrı çözememişti. Çalışma Bakanlığından gelen yetkililerin önerisi üzerine Gongyang Huai bu taş bloğu kırmızı ipeğe sarıp başkente yollamıştı.
Nangong Jingnu raporu bıraktı ve imparatorluk merdivenlerinden inip taş levhaya doğru geldi. Üzerinde sahiden de bazı karakterler kazılıydı: “Ejderha dalar karanlık okyanus dalgalarına, o eski günler çoktan geride kalmışken. Ve hüzünlüdür soğuk yemek festivali, ışığın ahengi yasak şehri yeniden uyandırırken. Anka kuşunun süzüldüğü berrak sonbahar göğünde, başka diyarların hikayesi gizlidir. Ahengi yâd mı etmeli şimdi? Hatıralar bir taş tabletin soğuk yüzeyinde yankılanır. Huzuru taşıyan, uzaklardan sessizce gelen o tek ve yorgun kayıktır aslında. Koruyacak olan sensin toprakları; halkı teskin ederek, barışı ilmek ilmek işleyerek.”
Nangong Jingnu’nun ince kaşları çatıldı. Ne biçim bir şiirdi bu? Resmen bir dizi saçmalıktan ibaretti. İçeriğine yazılanların karman çorman oluşu bir yana, en temel melodiler bile doğru düzgün birbirine uydurulamamıştı.
Nangong Jingnu hiçbir zaman batıl inançlı biri olmamıştı. Tanrılara dua etmekten elinden geldiğince kaçınırdı. Taş levhayı gördüğü anda bunda önceki hanedanın prensesinin parmağı olduğunu sezmişti, bu yüzden dedi ki, “Birileri gelsin, şu taşı atın gitsin.”
Bu sözler ağzından çıktığı gibi kalabalıkta devasa bir dalgalanma yarattı.
Yaşlı yetkililerden birkaçı sırayla öne çıktı, “Majesteleri, lütfen kararınız bir daha gözden geçirin. Göklerin bize üzerinde bir şeyler kazılı bir taş göndermesinin bir sebebi olmalı! Öyle… umursamadan nasıl atarsınız?”
Maliye Bakanı: “Bu yetkili katılıyor, Majesteleri taşı öylece kaldırıp atmamalı. Yukarıdaki göklerden Wei Krallığı’na gönderilen bir işaret olsa gerek. Kıymetini bilmezsek gökler cezamızı kesebilir. Öylece atamayız!”
Nangong Jingnu aşırı bıkkın hissetti. Taşın üzerindeki yazılara tekrar göz attı. Bu tuhaf şiirin akıllarda kötü fikirler uyandırmayacağı kanaatine varınca nihayet tavrını biraz gevşetti, “Peki o halde, depoya götürün.”
Ayin Bakanı: “Majestelerine bir raporum var.”
Nangong Jingnu: “Söyle.”
Ayin Bakanı: “Majesteleri, bu yetkilinin fikrince, taş nehrin yüzeyinde öylece durabildiğine göre arkasında bir sebep yatıyor olmalı. Kaldı ki vakti zamanında göklerin yolladığı ama üzerinde hiçbir şey yazmayan bir kitap vardı, şimdi de üzerine bir şeyler kazınmış bir taş yeryüzüne indi. Bu durum öylece geçiştirilmemeli. Taş levhayı kâhin görevlilere vermeye ne dersiniz, belki yazıların anlamını çözmeyi başarırlar?”
Nangong Jingnu: “Nehrin yüzeyinde öylece durmak mı? Luo Nehri’nin çoktan donmuş olduğunu Gongyang Huai raporunda açık açık yazmış. Donmuş yüzeyde isteyen herkes yürüyebilir. Bu taşın oraya biri tarafından bir amaçla yerleştirilmediğinin garantisini verebilir misin? At arabaları ve atlar bile donuk haldeki Luo Nehri’nin üzerinde yol alabiliyor, basit bir taş buldular diye şaşırmanın anlamı ne?”
Kadın imparatorun sözlerini duyunca Ayin Bakanı’nın yüzü şekilden şekle girdi, sonrasında ise inatla, “Majesteleri, lütfen tekrar düşünün!” diye tavsiyede bulundu, “Derler ya, İmparatorluğun gücü göklerin emrine tabiidir. Siz imparatorsunuz, göklerin iradesini nasıl göz ardı edersiniz?” Ayin Bakanı cübbesini savurarak yere diz çöktü ve büyük bir hararetle devam etti, “Bu yetkili haddini aşarak Majestelerinden taşı kâhin görevlilere devretmesini rica ediyor, içinde gizli sırrı incelesinler. Bu toprakların huzuru ve iyiliği, halkın hayat düzeni için, Majesteleri göklerin iradesini asla göz ardı etmemeli!”
Ayin Bakanı söyleyeceklerini bitirdiğinde Nangong Jingnu bu adamın dümdüz ahmak olduğunu hissetti. Etrafına şöyle bir baktı, fakat gördü ki çok sayıda meclis yetkilisinin suratında Ayin Bakanı ile aynı ifade vardı. Meclis yetkilileri onun yukarıdaki göklere saygısızlık ettiğini düşünebileceği için herkesin önünde “göklerin iradesini görmezden gelmenin” iyi bir fikir olmadığını fark etti. Kalbinde hoşnutsuz bir duygu belirdi, fakat yine de, “Peki o halde, taşı kâhin görevlilere götürün,” dedi.
Ayin Bakanı: “Teşekkürler Majesteleri!”
… …
Birdenbire Nangong Jingnu’nun aklına bir fikir geldi, “Taşın üzerine kazınmış yazıların kopyasını çıkarın benim için.”
Bir hadım: “Anlaşıldı.”
“Kopyasını çıkarmak” derken kastedilen şey taşa veya metale kazınmış karakterlerin üzerine kağıdı bastırmak ve sonrasında kağıdı hafifçe mürekkebe veya başka renklere dokundurmak şeklinde gelişiyordu.
Bu şekilde kazılı yazının sadece içeriği değil, fırça darbeleri ve yazım tarzı da aslına en sadık kalınmış halde elde edilmiş oluyordu.
Nangong Jingnu bu kopyayı Qi Yan’a götürüp ondan yazarı tespit etmesini ve kendi tahminini doğrulamasını isteyecekti…
Meclis toplantısından sonra Nangong Jingnu yanına yemek kaplarını da alıp kopyayı Qi Yan’ın kaldığı yasaklı saraya götürdü.
Yemeklerini yerken olan biteni Qi Yan’a aktardı. Yemeklerini bitirdiklerinde göğsündeki cepten kopyayı çıkardı ve Qi Yan’a uzattı, “Bir baksana, bunu önceki hanedanın prensesi mi yazmış?”
Qi Yan kısaca bir göz attıktan sonra net bir şekilde, “Evet,” dedi.
Nangong Jingnu oflayarak dedi ki, “Demek gerçekten de Luo’nun kuzeyine kaçmış! Artık onu ele geçirmek zor olacak, gerçi arkasında bu tuhaf şiiri bırakarak ne planlamaya çalıştığını anlamadım.”
Qi Yan suratında kötü bir ifadeyle kopyaya bakmaya devam etti. “Majesteleri taş levhaya ne yaptı?”
Nangong Jingnu bir iç geçirdi, “İçinde ne gizli olduğunu bilmiyorum ama sorun çıkarmaya çalışan kişinin önceki hanedanın prensesi olduğunu direkt tahmin ettim. Taştan kurtulunmasını istemiştim ama o geri kafalılar taşın elimizde kalması konusunda ısrar edip durdu. En sonunda kâhinlere göndermek zorunda kaldım.”
Qi Yan’ın dudakları titredi, ama en sonunda sadece alçak bir sesle, “Şu anda bu kul da şiiri çözemiyor. Kopyayı burada bırak, bu kul üzerine kafa yorsun. Ama… önceki hanedanın prensesi laf olsun diye bir şey yapmaz. Majesteleri tetikte kalmalı,” demekle yetindi.
Nangong Jingnu: “Biliyorum, ama şu Gongyang Huai de tam bir baş belası. O taş parçasını onca mesafeden buraya niye yolladı ki!”
Qi Yan: “…Baishi İmparatorluk Ailesi Bakanlığında çalışıyor, batıl meselelere karşı ortalama bir insana kıyasla daha çok duyarlı. Bu kararı da yüreğinde taşıdığı hisler ve sebepler eşliğinde vermiş.”
… …
Nangong Jingnu tüm gün çok yoğun geçtiği ve yorulduğu için erkenden uyudu. Ama Qi Yan’ın gözüne uyku girmiyordu.
Önceki hanedanın prensesinin el yazısını bir bakışta tanımıştı. Bu insanın bunca zahmete boşuna girecek türden biri olmadığını biliyordu, bu yüzden tekrar denemeye karar vererek şiiri tekrar açtı. Beklendiği üzere, şiirde gizli sırrı bulmuştu.
Dışarıdan bakınca saçma sapan bir metin gibi dursa da aslında bir akrostiş çalışmasıydı…
Ejderha dalar karanlık okyanus dalgalarına, o eski günler çoktan geride kalmışken. Ve hüzünlüdür soğuk yemek festivali, ışığın ahengi yasak şehri yeniden uyandırırken. Anka kuşunun süzüldüğü berrak sonbahar göğünde, başka diyarların hikayesi gizlidir. Ahengi yâd mı etmeli şimdi? Hatıralar bir taş tabletin soğuk yüzeyinde yankılanır. Huzuru taşıyan, uzaklardan sessizce gelen o tek ve yorgun kayıktır aslında. Koruyacak olan sensin toprakları; halkı teskin ederek, barışı ilmek ilmek işleyerek.
Her satırın ilk kelimesini aldığında ortaya bir cümle çıkıyordu: Ejderha, ve, anka kuşunun, ahengi, huzuru, koruyacak…
Ejderha ve anka kuşunun ahengi huzuru koruyacak.
Bu şiirin yazılmasındaki amaç gün gibi ortadaydı…
Qi Yan yanındaki derin bir uykuya dalmış olan Nangong Jingnu’ya baktı. Uyandırmayacak şekilde Nangong Jingnu’ya sessizce sarıldı…
Fakat bu hareket ona bir nebze bile emniyet hissi vermemişti. Önceki hanedanın prensesinden böylesine korkmasının sebeplerinden biri tam da buydu— Alıp vereceklerini tüm detaylarıyla kaydeder ve çektiği en ufak bir sıkıntının bile intikamını alırdı.
Önceki hanedanın prensesi yalnızca en yüksek pozisyonda oturan kişilere has algı ve sezgilere sahip olmakla kalmayıp sinsi bir insandaki yetenek ve tahammülü de barındırıyordu. En ufak ve önemsiz şey bile kendisine yapıldıysa on misliyle ödetirdi. Asla unutmaz, asla affetmezdi!
Önceki hanedanın prensesi tutuklama emri vasıtasıyla Qi Yan’ın varlığından haberdar olmuş olsa gerekti. Çünkü bir tek Qi Yan, Wu Da ve Wu Er önceki hanedanın prensesinin sol kulağındaki yanık izini tasvir edebilirdi.
İşte bu yüzden intikam almayı kafasına koymuştu. Bin kilometre uzakta olsa bile en büyük çaplı çaresizliklere sebebiyet verebiliyordu.
Bu akrostiş şiiri kullanarak meclis yetkililerini kadın imparatoru yeni bir evlilik yapmaya zorlayacak şekilde manipüle edebilirdi!
Qi Yan şiirin anlamını çözmüştü ama dillendiremiyordu. Çünkü bunları fark ettiği anda yüreğine büyük bir korku dolmuştu. Nangong Jingnu’nun vereceği tepkinin, kendisi kabul edemeyeceği bir tepki olmasından korkuyordu. Ufak bir tereddüt bile belirtse Qi Yan bunu kabul edemezdi.
Artık… xiao-mei’si ait olduğu yeri bulmuştu. Bayin’in tarafı için ise Nangong Jingnu’dan bir söz almıştı. Bayin Luo Nehri’nin ötesine geçmediği sürece bir ömür huzurla yaşayabilirdi.
Kendisi ise…
Yanındaki yastıkta yatan bu insan dışında kimsesi ve hiçbir şeyi yoktu. Bu insan Qi Yan’ın kim olduğunu ve cinsiyetini bildiği halde kendisini Qi Yan’a adamıştı. Başlı başına bunlar bile Qi Yan’ın daha önce hayal etmeye dahi cüret edemeyeceği şeylerdi.
Tüm bunlar bir rüya gibiydi. Ne zaman uyanacağını kim bilebilirdi ki…
Şu anda Qi Yan’ın tek dileği, bu rüyadan asla uyanmamaktı.
İki kadın beraber çocuk sahibi olamazdı… Nangong Jingnu bu dağları ve nehirleri kime miras bırakacaktı?
Yanında uyumakta olan bu insanın adamın biriyle evlenmeye zorlanabileceği düşüncesiyle Qi Yan… kalbinde keskin bir acı duydu ve nefes almakta zorlandığını hissetti.
ya selam ben wattpadden okuyordum da su an hicbir sekilde giremiyorum silindi mi acaba...😭
merhabalar ben de şu an fark ediyorum şok içindeyim??? sanırım mart ayındaydı giriş yaptıktan sonra sürekli tepeden uyarı gelip durmuştu ama herhalde yine wattpad kafayı yedi demiştim, aradan epey vakit geçti sonra da komple hesabım yok olmuş gerçekten şoktayım şu an😭😭 herhalde belli bi süredir birileri şikayet edip duruyor en sonunda aynı danmei çevirilerine olduğu gibi oldu... help centera mail atacağım ama bir şeyi düzeltebilir miyim bilmiyorum, neyse ki elimde hepsinin yedeği vardı... beni wattpadden takip eden herkesin haberi yoktur muhtemelen tumblr/twitter hesabımdan ama halihazırda keşfetmiş olanlar yayabilirse çok mutlu olurum😞 jwqs çevirisinde geriye kalan bölümleri de bitiricem, tumblr üzerinden paylaşırım bundan sonra:(((
Bölüm 284: İçtenlikle söylenen sözler, Jing ile Wei arasında verilen bir söz
Nangong Jingnu’nun içinde bununla ilgili çok kötü bir his vardı. Ordu hassastı ve benzeri görülmemiş bir durum içindelerdi. Luo Nehri sadece iki ay içerisinde tamamen donacak, doğal hendek iklimden dolayı dümdüz bir kara uzantısı gibi olacaktı. Zapt edici güç olacak bu seksen bin kişilik orduyu da kaybederlerse… Luo’nun kuzeyinde gerçekten bir şeyler yaşanıyorsa sonuçları hayal edilemeyecek kadar korkunç olurdu.
Meclis daha yeni kendine geliyordu ve en sonunda Baş General Beyi sakinleşmişti. Luo’nun kuzeyi bir daha kesinlikle başlarına sorun açmamalıydı.
Nangong Jingnu sessiz bir iç çekmekten kendini alamadı. Sahiden de yeterince hünerli değil miydi acaba? Şöyle bir bakınca tahta çıktığından beri dahili sorunlar ve harici tehlikeler dur durak bilmeden gündeme gelmişti. Tahtı elde etmişti ama, durmadan bir şeyler yitiriyordu…
Özgürlüğünü, mutluluğunu ve ailesini yitirmişti… Gelecekte elinde ne kalacak, sahiden bilmiyordu.
Yüksekteki koltukta oturan kadın imparatorun yüzündeki kasvetli ifadeyi gören meclis yetkilileri bu raporda iyi haberler olmadığını anladı. Ağızlarını kapalı tutarak ondan bir cevap beklemeye koyuldular.
Nangong Jingnu bir an durup düşündükten sonra, “Bakanlardan bildirecek raporu olan var mı?” dedi.
“…”
Nangong Jingnu: “Bildirilecek rapor kalmadıysa meclis dağılmıştır. Maliye Bakanı, Savaş Bakanı, Çalışma Bakanı ve Komutan burada kalsın. Diğerleri çıkabilir.”
Kalabalık: “On binlerce seneye denk imparatorumuz, çok yaşa.”
… …
Kalabalık ortamı terk ettiğinde Nangong Jingnu adamlarına meclis salonunun büyük kapılarını kapatmalarını emretti. On altı hadım iş birliği içerisinde kapıları kapattı. Gürültülü bir “tak” sesiyle meclis salonuna giren ışık büyük ölçüde kesilmiş oldu. Nangong Jingnu raporu yanındaki bir hadıma uzattı. “Bunu gözden geçirmeleri için bakanlara ilet, sonra sen de çıkabilirsin. Kapıların ardında nöbet tut, benim emrim olmadan büyük salondan otuz adım mesafeye kadar kimse adımını atmayacak.”
Hadım eğilerek karşılık verdi, ardından raporu iki eliyle teslim aldı. Yetkililer arasında en yüksek rütbeli kişi olan Komutan Gongyang Huai’ye verdi, ardından gerisin geri ikincil kapıdan meclis salonunu terk etti.
Raporu okuduğunda Gongyang Huai büyük bir şoka uğramıştı. Kağıdı diğer kişilere uzattı. Nangong Jingnu bir süre bekledi. Herkes raporu bir kez okumayı bitirdiğinde kısık bir sesle, “Bu rapor hakkında ne düşünüyorsunuz?” diye sordu.
Maliye Bakanı’nın aklına ilk gelen halkın geçimi oldu. İlk o öne çıkıp cevap verdi. “Majestelerine bildiriyorum, bu yetkili önce orduyu karantinaya almayı, sonra da oraya yakın konumdaki hekimleri askerleri muayene etmek üzere ordunun yanına göndermeyi teklif ediyor. Ayrıca vebanın geniş çapta yayılmasını önlemek için uygun önlemler alınmalı.”
Nangong Jingnu “mm”ladı, ardından bakışlarını Savaş Bakanı Qin De’ye çevirdi. Qi Yan’ın eski öğrencisi farklı bir görüş dile getirebilecek mi, duymak istiyordu.
Kadın imparatorun bakışlarını sezen Qin De başını eğip bir an düşündü, ardından öne çıkıp yanıtladı. “Majestelerine bildiriyorum, bu yetkili ‘bu işin içinde bir iş olduğunu’ düşünüyor. İçinde olduğumuz ayda Luo’nun kuzeyi çoktan sonbaharın sonlarına geldi, yani havalar oldukça soğumuştur. Veba salgınının patlak vereceği bir mevsimde değiliz. Kaldı ki geçmişte yaşanan benzer olayların gösterdiği üzere… garnizon birliklerinin içinde nadiren salgın hastalık yaşanır. Yaşansa bile o kadar kısa sürede öyle çok yayılmaz. Bu sebeple bu yetkili… raporun doğruluğundan şüphe ediyor.”
Vekil Çalışma Bakanı: "Bu yetkili bunun sahiden ciddi bir mesele olduğu kanaatinde. Luo’nun güneyinin Genel Valisi imparatoru kandırmaya cüret edemez, bundan ötürü rapor hakiki olmalı.”
Qin De: “Luo’nun güneyinin Genel Valisi yalan rapor yolladı demek istemedim, kastettiğim daha çok… mevzunun veba olmayabileceği.”
Gongyang Huai: “Majestelerine bildiriyorum, bu yetkilinin fikrince efendilerin hepsinin dediklerinde haklılık payı var. Vebanın gerçekten yaşanıp yaşanmadığını tartışmadan evvel asıl önceliğimiz gerekli önlemleri almak. Haberin doğruluğuna gelince… Bu yetkili bir an evvel imparatorluk hekimlerinden oluşan bir ekibi inceleme için Luo’nun güneyine götürecek bir imparatorluk elçisi görevlendirmeyi öneriyor. Kararı ondan sonra veririz.”
Nangong Jingnu başıyla onayladı, içi rahatlamıştı. Tahta çıkışından beri doğal ve beşeri felaketler dur durak bilmediyse de neyse ki gökler ona karşı hamle yapacak alanı tanımıştı. Yanında hâlâ ona yol gösteren ölümüne sadık ve olağanüstü derecede zeki meclis yetkilileri vardı. “Maliye Bakanlığı bu sene güz hasadında ne kadar gümüş topladı?”
Maliye Bakanı: “Majestelerine bildiriyorum, bu ihtiyar yetkili yanlış hatırlamıyorsa Maliye Bakanlığı düne kadar çeşitli vilayetlerden toplamda üç milyon yüz elli bin liang ile birlikte bir milyon sekiz yüz elli bin çuval tahıl ve üç bin beş yüz yaprak ipek topladı. Toplam para miktarı bu sayıdan daha yüksek. Uzaktaki birkaç ilçenin vergi olarak ödediği gümüş henüz başkente gelmek üzere yolda. Her ne kadar Majestelerinin tahta çıkışından sonraki üç yıldır doğal afetler başımıza sorun açmış olsa da Majesteleri tüm krallığı vergilerden muaf tutup halka dinlenip yaralarını saracak fırsat tanıyarak bilge bir karar verdi. Üç senenin ardından nihayet meyvelerini yiyoruz. Bu yılki vergi geliri son derece iyi. Huainan’ın geri alınışını takiben seneye vergi geliri daha da iyi olacak!”
Maliye Bakanı durup düşünmeye gerek duymadan cevapladı. “Majesteleri, başkent topraklarında tahıl fiyatları, çuval başına sekiz yüz bakır para şeklinde. Huainan, Zheguang ve Minnan gibi tarım ve balıkçılık diyarlarında daha da ucuz. Çuvalı yaklaşık dört yüz bakır ve diğer ilçelerde aşağı yukarı altı yüz bakır.”
Maliye Bakanı’nın cevabı Nangong Jingnu’yu tatmin etmişti. Biraz düşündükten sonra, “Krallık haznesinde ihtiyaç fazlası tahıl var mı?” diye sordu.
Maliye Bakanı: “Bu sene hazneye girenleri saymazsak yaklaşık üç milyon beş bin çuval tahıl var. Meclise yetecek kadar var.”
Nangong Jingnu: “Öyleyse bu sene toplanan yeni tahılı krallık deposunda saklayın ve ambardaki o iki milyon çuval tahılı başkent topraklarındaki imparatorluk tahıl ambarlarına dağıtın. Her tahıl çuvalına altı yüz bakır fiyat biçin. Ben sana bir de dört yüz bin liang gümüş tahsis edeceğim, Huainan’a git ve benim için bir milyon çuval tahılı geri satın al.”
Maliye Bakanı bir anlığına tereddüt ettikten sonra, “Majesteleri… evet, uygun fiyata alıp daha yüksek bir fiyata satarak kâr etmiş oluruz, ama başkentten tahıl üretiminin yapıldığı o vilayete olan yol fazlasıyla uzak. Yolculukta tüketilecek tahılları ve hayvanlara yem yapılacak miktarı düşününce bu gidiş-dönüşten hiç kâr etmemiş olacağız.” diye yanıtladı.
Nangong Jingnu hafifçe güldü. “Biliyorum. Eğer bu yöntem işe yararsa topraklarımızda sefalet çeken kimse kalmayacak. Ama sorun şu ki krallık haznesindeki tahıl, üç yıldan fazladır bekleyen bayat pirinçten ibaret. Daha fazla depoda kalırsa küflenebilir, neden halk da faydalansın diye birazını dağıtmayalım ki? Bayat pirinç olsa da nispeten ucuz bir fiyatta olacak ve diğer satıcılarla yarışa girmemiş olacak. Huainan daha yeni afet atlattı. Oradaki yerlilerin kendilerine bir şey almak için gerek duydukları şey tahıl değil, gümüş. Meclis pirinç satın almak için bir pay gümüş getirirse hem krallık depo sorununu çözmüş hem de Huainan halkı üzerindeki baskıyı hafifletmiş olur.”
Maliye Bakanı bir anda aydınlanma yaşamıştı. Bakışlarından hayranlık okunuyordu. “Majesteleri ileri görüşlü, kalbinde ve aklındaki hep krallık ve halkı. Bu yetkili hayranlık duydu.”
Nangong Jingnu: “Çalışma Bakanı.”
Çalışma Bakanı: “Buyurun.”
Nangong Jingnu: “Sana bir sorum olacak, Luo Nehri’nin güney kıyısında bin mil boyu uzanacak bir savunma duvarı inşa edecek olsak ne kadar gümüş gerekir?”
Çalışma Bakanı bir anlığına şaşıp kaldı, sonrasında dikkatlice yanıtladı. “Majestelerine bildiriyorum… bu yetkili şu anda kesin bir sayı veremez. Bu yetkilinin Çalışma Bakanlığına gidip bir takımla bunu masaya yatırıp hesaplaması gerek. Ama yeterli gümüş varsa bile… tek bir günde gerçekleşebilecek bir şey değil, en azından bu yıl içinde bitmez. Çoktan onuncu aya geldik, hızla Luo’nun güneyine gitmek de en az bir ayımızı alır. O zamana Luo’nun güneyine kış çökmüş olur ve topraklar tamamıyla donar. Donmuş topraklarda herhangi bir inşaat yürütmek zorlu olur. Ayrıyeten inşa projeleri için göz önünde bulundurulması gereken tek şey iklim değil. Arazi yapısını da düşünmeliyiz. Her ne kadar Luo Nehri son yıllarda bir nebze sakin olsa da birkaç yılda bir sel basıyor. Bu yetkili inşaat bitirilemeden… Luo Nehri’nin taşıp tüm o emekleri de beraberinde götürmesinden endişeli. Bu yetkilinin fikrince… Majesteleri onca gümüşü boşa harcamasa daha iyi.”
Bunları duyduktan sonra Nangong Jingnu kalbinin biraz sıkıştığını hissetti. Akabinde Gongyang Huai’ye, “Ben… elli bin kişilik bir orduyu ve imparatorluk hekimlerinden oluşan bir ekibi emrine vereceğim. En azından bu kış boyunca Luo’nun güneyine garnizon kuracak cesaretin var mı?” dedi.
Gongyang Huai: “Majesteleri ne demek istiyor?”
Nangong Jingnu: “Luo Nehri bir kez buz tutunca Çimenli Ovalar halkının ordularını güneye sürmesinden korkuyorum. Önlem almak her zaman için iyidir.”
Gongyang Huai cübbesini yayarak yere diz çöktü. “Bu yetkili son nefesine dek Luo’nun güneyini savunmak için gücü dahilindeki her şeyi yapacak!”
Nangong Jingnu: “Senden ordunun başındaki kişiye saldırmanı veya bir savaş için yola çıkmanı istiyor değilim, sadece arazi yapısını avantajına kullanarak buz tutmuş nehir baharda tekrar çözülene kadar Luo’nun güneyini savunmanı istiyorum. Çimenli Ovalar halkı yırtıcıdır ve askeri kampta soruna yol açan bir veba salgını var. Düşmanlık başlatmak akıllıca olmaz. Zaten meclisin de uzun bir savaş sürdürecek kaynakları yok, o yüzden yapman gereken şey yalnızca savunmak. Savaş başlayacak gibi olursa Çimenli Ovalar halkının Luo Nehri’nden öteye tek bir adım atmasına dahi izin verme. Bunu başarabilir misin?”
Gongyang Huai: “Bu yetkili denemeye hazır!”
Nangong Jingnu: “Pekala.”
… …
Meclis toplantısının ardından şimdi vakit öğlen olmuştu. Nangong Jingnu Qi Yan’ın sevdiği birkaç yemeğin imparatorluk mutfağından getirilmesini emretti, ardından elinde yemek kutularıyla sarayın yasaklı kısmının yolunu tuttu.
Tam da zamanında gelmişti. Gu Rolan yasaklı bölgede daha yeni buharda pirinç pişirmiş, öğle yemeğinde ikincil yemek olarak birkaç şeyi wok’ta karıştırarak kızartmaya hazırlanıyordu.
Nangong Jingnu yemek kutularını masaya bıraktı. “Rolan meizi, daha fazla zahmet etme, yanımda bunları getirdim. Bunlarla öğle yemeğimizi yeriz.”
Gu Rolan’ın yüz ifadesi hafiften değişti. Her ne kadar Qi Yan’ın yeminli kardeşi olmuşsa da statüsünün farkındaydı. Nangong Jingnu ile aynı masada yemeye cüret edemezdi.
Gu Rolan: “Majestelerine çok teşekkürler, bu alelade kadın pirinci servis etsin hemen. Ama… bu sabah birkaç kâse ekstradan lapa yemiştim, daha karnım acıkmadı. Majesteleri da-ge ile sofraya buyursun.”
Qi Yan Nangong Jingnu’nun bir şey demesine gerek kalmadan, “Sorun yok, senin payını ayırırız,” dedi.
Gu Rolan üzerinden devasa bir yük kalkmış gibi Qi Yan’a minnet dolu bir bakış attı, ardından gerisin geri çıktı.
Nangong Jingnu: “Rolan meizi benden o kadar mı korkuyor?”
Qi Yan gülümseyerek dedi ki, “İmparatorun kudretinden kim korkmaz ki? Kendi haline bırak, kendini rahat hissetsin hem.”
Qi Yan’a bakarken Nangong Jingnu içten içe bayram ediyordu: tahta çıkışından sonra kendini pek bir şey hissetmese de çevresindeki insanlar hareketleriyle ona sürekli “artık her şeyin değiştiğini” hissettirmişti. Nangong Jingnu neredeyse hiçbir zaman havalara girmezdi, prenseslik zamanlarında Qiuju ve Chuntao da onunla aynı sofradan yemek yerlerdi. Çevresinde fazlaca insan olduğunda günleri daha hayat dolu geçiyordu, iştahı da açık oluyordu.
Ama tahta çıkışından beri onunla doğal bir şekilde yemek yiyen bir tek Qi Yan kalmıştı.
Nangong Jingnu Qi Yan’a büyük bir minnet duyuyordu. Hitaplar konusunda inatçılığını sürdürse de, yanındayken yaşattığı o doğallık hissi Nangong Jingnu için çok kıymetliydi.
Qi Yan yemekleri saklama kaplarından çıkardı, ardından boş bir tabak ve iki çift yemek çubuğu getirdi. Tabağa her yemekten biraz koydu, sonra bir kâseye de pilav koydu. Nangong Jingnu’ya gülümsedi. “Majesteleri, hemen geliyorum.”
Qi Yan yemeği Gu Rolan’a götürüp hemen geri döndü. Sonra gördü ki Nangong Jingnu çoktan ona pilav koymuştu. “Majestelerine teşekkürler.”
Nangong Jingnu Qi Yan’ın sevdiği nilüfer kökünden tabağına bir parça koydu. “Biraz daha al.”
Qi Yan bir ısırık aldı ve övgüyle, “Leziz,” dedi.
Qi Yan’ın beğendiğini görünce Nangong Jingnu da sevinmişti. Ara sıra Qi Yan’ın tabağına ilavede bulunuyor, Qi Yan ise doğal bir tavırla kabul edip tadını çıkarıyordu.
Hoş bir atmosfer içinde yemeklerini yediler. Qi Yan kâseleri ve yemek çubuklarını götürdükten sonra Nangong Jingnu’nun yanına, yatak odasına geldi.
Nangong Jingnu: “Youhe son zamanlarda kendini çok daha iyi hissediyor, ama yine de her gece Yuxiao’nun onu teskin ederek uyutması gerekiyor.”
Qi Yan: “Youhe ve Yuxiao’nun yakın olmaları güzel, ne de olsa buralarda Yuxiao’nun yaşlarında kız yok hiç. Youhe’yi Yuxiao’nun himayesine vermek Yuxiao’nun mizacını da yumuşatır hem. Sürekli o oğlanlarla vakit geçirerek hoyrat tavırlar benimsememiş olur.”
Nangong Jingnu’nun yüzünde güzel bir tebessüm açtı. “Demek kızının her zamanki halinden haberin vardı?”
Qi Yan: “Arada bir sınıf arkadaşlarının kafalarını morartmasından başka bir suçu yok ki, değil mi?”
Nangong Jingnu: “Burada aklı başında olacak olan sensin ha.”
Qi Yan biraz gülümsedi, ardından Nangong Jingnu biraz daha Yuxiao’dan bahsetti. Qi Yan anlatılanları dinledikten sonra, “Majesteleri… Bu kul Xiao-Die ile görüşebilir mi?” dedi.
Nangong Jingnu bir an düşündükten sonra, “Bir süre bekle, er-jie’ye saraya davet yollayayım, yanında Xiao-Die’yi de getirsin,” diye yanıtladı.
Qi Yan Nangong Jingnu’nun narin elini tuttu. Göğsünün önüne getirdi ve tüm samimiyetiyle minnettarlık duyarak, “Majestelerine teşekkürler,” dedi.
Nangong Jingnu: “Fikrini almak istediğim bir mesele daha var.”
Qi Yan: “Mm.”
Ardından Nangong Jingnu Qi Yan’a rapordan bahsetti ve dedi ki, “Gongyang Huai’yi Luo’nun güneyine elli bin kişilik bir ordu sürmekle vazifelendirdim, kaybedilen askerlerin yerine geçecek ve bu kış Luo’nun güneyini koruyacaklar. Ne de olsa aralarında doğal bir hendek var. Önümüzdeki bahar Luo Nehri’nin buzu çözüldüğünde meclisin kafası bir sene daha rahat edebilecek. Bu yılki vergi geliri gayet iç açıcı, bu üç beş yıl daha böyle devam ederse geriye korkacak hiçbir şey kalmaz. Krallıktaki tüm sondaj alanlarını, imparatorluk ordusunu ve başkentin devriye taburunu saydığımızda aşağı yukarı sekiz yüz bin askerimiz var. Ama krallık haznesi son birkaç yıldır dibi görmüştü, o yüzden hakiki bir savaşa askeri kaynak yetiremem. Bana üç yıl gerek… You vilayeti ordusu gerçekten de isyan çıkarma niyetindeyse bile o zamana meclisin korkacak bir şeyi kalmamış olacak.”
Qi Yan: “Majesteleri veba konusuna dair Luo’nun güney kıyısının oralardaki diğer yerel yetkililerden de rapor aldı mı hiç?”
Nangong Jingnu başını iki yana salladı.
Qi Yan gözlerini kıstı. “Durum buysa, bu işin içinde bir iş var.”
Nangong Jingnu: “Haklısın, ben de bu meselenin doğal yollarla oluşmadığından şüpheleniyorum. Ama… ordunun genel ruh halini kötü etkileyeceğinden korktum. O yüzden meclis yetkililerine söylemedim.”
Qi Yan: “Veba korkunç bir hastalık olabilir ama o kadar kısa sürede onca ölüme de sebebiyet veremez. Bu kulun tahminince… ordu dışarıdan bir güç tarafından zehirlenmiş olabilir.”
Nangong Jingnu: “Zehirlenmek mi? Böyle hamlelerden bahsediyorsak o kadının parmağı olabilir mi?”
Qi Yan: “En azından öyle şeyler yapmaya Bayin ve Jiya’nın gücü yetmez. Tek başına onca zayiata sebep olabilmek anca önceki hanedanın prensesinin kabiliyeti, tıbbi yetenekleri ve maddi gücüyle mümkün olabilir.”
Nangong Jingnu soğuk bir tonda güldü. “Böylece intikam alıyor, değil mi? Ben ona cömertlik ettim, o ise karşılığında bana ‘böylesine harika bir hediye’ bahşetti! Ama o da iyiymiş, en azından hangi konumda olduğunu ifşa etmiş oldu. Adamlarımı derhal Luo’nun güney kıyısında arama yapmaya yollayacağım. Yine onu bulmakta başarısız olacağımıza inanmıyorum.”
Ama Qi Yan Nangong Jingnu kadar iyimser yaklaşamıyordu. Bir an süren sessizlikten sonra, “Korkarım ki onu Luo’nun güneyinde bulmak artık mümkün olmayabilir,” diye karşılık verdi.
Nangong Jingnu: “Niye?”
Qi Yan: “Bu ‘veba’ salgınının üstünden epey vakit geçmiş olması bir yana, bu kul önceki hanedanın prensesini tanıyorsa çok dikkatli ve temkinli bir insandır. On binlerce insan üzerinden, ki bu durumda bir avuç insan sayılır, kendi izini ifşa etmesine imkan yok. Majesteleri zaten arama emri çıkardı, yani artık saklanacak bir yeri kalmadı. O yüzden meclisin daha az kontrol sahibi olduğu bir bölge olan Luo Nehri’nin kuzeyine kaçması olası. Eğer bu kul yanılmıyorsa çoktan Luo Nehri’ni geçmiş ve kuzeye kaçmış olabilir.”
Nangong Jingnu: “Jiya ile önceki hanedanın prensesi güçlerini birleştirmiş olabilir mi?”
Qi Yan: “Önceki hanedanın prensesi daha önceden Luo’nun kuzeyine gitmişti. Zamanında göğsümdeki dövmenin anlamını bir bakışta tanımıştı, ki bu da Çimenli Ovalar hakkındaki bilgisinin derinliğini gösterir. Kaldı ki… Önceden Bayin’in hayatını kurtardı. Bayin bana bir boğa sinyal düdüğü vermişti, ama yanımda başkente getirmem uygun olmaz diye önceki hanedanın prensesine bırakmıştım. Bu kul Baş Cariye Ya’yı geri başkente getirmek için Luo’nun kuzeyine gittiğinde Bayin o boğa sinyal düdüğünü bana tekrar ulaştırdı. Bu da önceki hanedanın prensesinin daha önce elinde o eşyayla Bayin’i görmeye gittiğini gösteriyor. Bayin kendisine yapılan iyiliği karşılıksız bırakmayan biridir. Önceki hanedanın prensesi vaktiyle onun hayatını kurtardı, Bayin bu iyiliğin karşılığını verecektir.”
Nangong Jingnu: “…Bayin önceki hanedanın prensesinin teşvikine gelip isyana mı kalkışacak?”
Qi Yan: “Bunu öngörmek zor. Ama en korkunç olan nokta önceki hanedanın prensesinin onca askeri zehirleyerek öldürmesi; bu sadece Majestelerinin ‘iyiliğine karşılık’ olmaktan ibaret değil de Bayin için bir ‘hediye’ olabilir…”
Nangong Jingnu’nun yüzündeki ifade birkaç kez şekil değiştirdi. Ağzını açıp açmamakta tereddüt ediyordu, fakat sonuç olarak kulağa fazlaca nahoş gelecek lafları geri yuttu. Nangong Jingnu’nun gördüğü kadarıyla Bayin hoşgörülemeyecek bir suç işlemişti ama aynı zamanda Qi Yan’ın yeminli kardeşiydi ne de olsa. Nangong Jingnu Qi Yan’ı zor bir duruma sokmak istememişti.
Nangong Jingnu: “Luo Nehri de donunca Çimenli Ovaların ordularını güneye sürmesinden çok endişeliyim, o yüzden bugün Çalışma Bakanlığına Luo Nehri’nin kıyısına uzun bir sur inşa edebilirler mi diye sordum. Ama pek de olası görünmüyor.”
Qi Yan: “Aslında eğer Majesteleri bu meseleyi bir hamlede ve kalıcı olarak çözmek istiyorsa onca sıkıntı çekmesine gerek yok. Tek yapmamız gereken Bayin’in bu kulun hâlâ hayatta olduğunu öğrenmesini sağlamak. Bu kul Bayin’le görüşebilirse onu caydırabileceğinden emin.”
Nangong Jingnu: “Olmaz!”
Qi Yan kaşlarını çattı. “Majesteleri… Komutanlığın en yüksek mertebesi düşmanın planlarına ket vurmaktır, savaşa girmeden düşman ordusunu yenmek en iyi yöntem olacaktır. Bayin ile bu kul birlikte büyüdü, ailelerimizin dostluğu da çok eskilere dayanıyor. Bayin bu kulun lafını dinleyecektir. Chengli kabilesinin Kağanı olarak içimdeki nefreti çoktan bir kenara bıraktığımı anlamasını sağlayabilirim, o da söyleyeceklerimi dinler.”
Nangong Jingnu’nun yüzünde sinirli bir ifade vardı. “Olmaz dedim, bir daha bu lafı açma!”
Qi Yan’ın kafası çok karışmıştı. Yeni bir soruyla karşılık verdi. “Majesteleri niye bunda bu kadar inatçı?”
Nangong Jingnu sessizlik içinde uzun uzun Qi Yan’a baktı, ardından uzun bir iç çekti.
Qi Yan: “Majesteleri?”
Nangong Jingnu Qi Yan’ın elini avuçlarının arasına aldı ve sadece ikisinin duyabileceği bir tonda dedi ki, “Söylediklerin en iyi durum senaryosunda geçerli olur ancak. Başka bir şey olmayacağının garantisini kimse veremez. Bayin Anda’n olabilir ama şu an Luo’nun kuzeyinin idaresi Jiya’nın elinde. Ya yeminli kardeşin içindeki nefreti bir kenara koyamazsa? Ya onu caydıramazsan, üstüne seni tutuklarlarsa? Yeminli kardeşinden sana zarar gelmeyeceğini biliyorum, ama Jiya’ya ne demeli? Peki ya Luo’nun kuzeyine kaçmış olabilir dediğin önceki hanedanın prensesi? Zehirlerle ilgili bilgisi öylesine engin ki seni zehirleyerek öldürürse kimsenin ruhu duymaz. Sana bir şey olursa… Benim ne olacağımı düşündün mü hiç? Sana zarar vermeseler bile, sadece bir yere kapatsalar bile… Ömrümüzün kalanında birbirimizi tekrar görebilir miyiz sence? Seni geri alabilmek için karşılığında neler sunmam gerekir? Meclis yetkilileri buna onay verir mi? Krallığımızın halkı verir mi?”
Afallamış haldeki Qi Yan Nangong Jingnu’ya öylece bakakalmıştı. Nangong Jingnu dudaklarını sımsıkı kapattıktan sonra tekrar mırıldandı: “Seninle on dört yaşımda evlendim. On sene göz açıp kapayıncaya dek geçti… Bunca şeyden sonra nihayetinde seninle yaşlanıp seninle ölmeye karar verdim. Seni bir yere kapatırlarsa… Benim ne olacağımı düşündün mü? Bu dünyada bir tek seninle benim sözümüz mü geçiyor? Önerdiğin yolun en az masraflı ve en iyi olan olduğunun farkındayım. Peki ya benim fikrim? Ben ne olacağım?”
Nangong Jingnu’nun dediklerini dinlerken Qi Yan karmakarışık hisler içerisindeydi. Tahta çıktıktan sonra Nangong Jingnu’nun kaçınılmaz olarak halkına öncelik vereceğini düşünmüştü. Qi Yan daha önce hiç dünyanın geri kalanıyla aşık atabileceğini düşünmemişti, hatta kendini Nangong Jingnu’nun iyiliği için halk adına feda edilmeye hazırlamıştı. Nangong Jingnu’nun yanında kalabildiği sürece daha fazlasına göz dikmeye cüret edemezdi.
Ama beklemediği ise, Nangong Jingnu’nun kalbinde… terazinin kefelerinde ağırlığının dünyanın geri kalanına denk olduğuydu.
Nangong Jingnu bir defa bu meseleyi açmış olduğu için içinde ne varsa dökmeye karar verdi. Qi Yan’ın elini tutarak anlatmaya devam etti. “Seni sarayın yasaklı kısmında saklamamın bir sebebi mevcut durumda toplumsal yönelimin bana başka olanak bırakmamasıydı, diğer sebebi ise bu şekilde seni fırtınanın dişlerinden uzak, ihtilaf ve çalkantıdan ırak tutacak olmamdı. Kimliğin çoktan açığa çıktı. Tekrar halk arasına çıkman hiç uygun değil, dışarıdaki insanlar kaçınılmaz olarak sana ön yargıyla bakacaktır. Hem de sağlık durumun hiç iyi değil. Hazır tüm o karışıklığın içinden çıkmışken kaygı taşımadan iyileşmene bakabilirsin. Geçmişte tüm gücünle beni korudun, şimdi de ben senin için gökleri tepede tutacağım. Evli bir çift olmak böyle bir şey değil midir? O yüzden… bir daha öyle saçma şeyler söyleme. Luo’nun kuzeyinin gizli tehlikelerinin temelleri… ta İmparator babam ordularını kuzeye sürmeye karar verdiğinde atıldı. Gidip Bayin’i vazgeçirmeyi başarsan bile başka biri çıkabilir. Pusudaki tehlikeleri tek seferde ve temelli çözmek… kalan ömrüm süresince mümkün olmayabilir. Yapabileceğim tek şey elimden geldiğince yeni bir savaşın yapılmasını önlemek ve savunma halini sürdürerek krallığın haznesini doldurmak. Meclisin askerleri güçlüdür. Savaşa girmeden düşman ordularını yenmenin asıl yolu bu… Meclis yeterince güçlendiğinde bu sorunu kökten çözme işini sıradaki nesle bırakacağım. Meclis yetkilileri ve halk… hatta daha doğmamış olan nesiller, bana güçsüz ve korkak deseler de sorun yok. En azından ömrühayatım boyunca herhangi bir savaş çıkarmak istemiyorum. Başka hiçbir alternatif kalmayana dek bunu aklımdan bile geçirmeyeceğim. Nangong ailesi, senin Qiyan soyun ve Çimenli Ovalar halkı savaşın acısını yeterince çekti. Yetmedi mi bu kadar? Bana söz ver… Bir daha asla kendini tehlikeye sokacak bir karar verme. Seni tekrar kaybedemem.”
Tüm bunları dinledikten sonra Qi Yan’ın kalbi zonkluyordu. Nangong Jingnu’nun elini sıktırdı. “Majesteleri nasıl isterse.”
Nangong Jingnu: “Ona enerjin varsa neden bana Çimenli Ovalar ordusunu Luo Nehri’nin kuzey tarafında tutmak için savunma inşa etmenin yollarını düşünmemde yardım etmiyorsun? İlk ve en önemli görev o.”
O geceyi Nangong Jingnu yine Qi Yan’ın yatak odasında geçirdi. Gündüzleyin kalbindekileri ortaya dökmüştü; haliyle geceleyin de tamamıyla iç içe geçmeleri kaçınılmaz oldu. Birbirlerinin kollarında uykuya daldılar…
Fakat, Qi Yan bir kabus gördü. Uykusunda, çocukken Kağan babasının büyük bir yenilgi sonrası eve döndüğü bir güne gitti. Kralın çadırında öfke ve bıkkınlık içinde diğer büyüklerle bir şey tartışıyor, Agula ise gizlice korkunç savaş hakkında konuşulanları dinliyordu.
Rüyasında Kağan babasının ona verdiği son yönlendirmeyi dinledi. Ona meimei’sine iyi bakmasını, bebek kardeşleri doğduğunda anneleriyle Kağan babalarının gelip onları bulacağını söylüyordu…
Qi Yan aniden gözlerini açtı. “Kağan baba!”
Bağırışı Nangong Jingnu’yu ürküterek uyandırdı. “Kağan baba” diye bağırdığını duyan Nangong Jingnu Qi Yan’ın kabus gördüğünü anında anlamıştı. Daha hava aydınlanmamıştı, fakat göremese bile nefes nefese kalmış Qi Yan’ın soluklanışını net bir biçimde duyabiliyordu. Nangong Jingnu yorgun olsa da şu an geri uyuma gibi bir isteği kalmamıştı. Eliyle Qi Yan’ın alnındaki teri sildi ve yumuşak bir ses tonunda, “Kabus mu gördün?” dedi.
Uzun bir süre öyle boşluğa baktıktan sonra Qi Yan nihayet kendine geldi. Yatakta yan tarafının üstüne yatıp Nangong Jingnu’nun narin bedenini kollarının arasına alarak karides gibi büzüldü. “Babamı gördüm.”
Nangong Jingnu bir iç çekti, ardından Qi Yan’ın dudaklarının kenarına bir öpücük kondurdu. “Çok üzgünüm.”
Birdenbire Qi Yan’ın aklına ani bir ilham geldi. “Majesteleri!”
İrkilen Nangong Jingnu gözlerini Qi Yan’a çevirdi. “Ne oldu?”
Fakat Qi Yan acı acı güldü, ardından sessizliğe büründü.
Nangong Jingnu: “Sorun ne? Korkutma beni.”
Qi Yan: “Bir şey yok, sadece… Bir yolunu biliyorum artık.”
Qi Yan biraz ironik bulduğu için başta söylememeye niyetlenmişti. Ama Nangong Jingnu’nun beklenti dolu bakışlarını gördüğünde ve dünkü itiraflarını hatırladığında bir anlık tereddüdün ardından söylemeye karar verdi.
Zamanında… Qiyan Sukhbaru savaşta yenilgiye uğradıktan sonra diğer büyüklerle askeri hamleler üzerine tartışmak için kralın çadırına dönmüştü. Küçük Agula da çadırın dışından kulak misafiri olmuştu. Kağan babasının bıkkınlık içinde şöyle dediğini duymuştu: “Wei Krallığı ne yapmış etmiş, bir gecede buzdan bir şehir inşa etmiş ciddi ciddi! Şehrin içinden bizi ok yağmuruna tuttular. Ciddi kayıp verdik…”
Qi Yan artık büyüdüğü için bu akılalmaz olayın gizemini çözebilmişti. Luo’nun kuzeyi aşırı derecede soğuktu, bir damla su daha düşemeden buza dönüşebilirdi. Su kaynağı bulabildikleri sürece kolaylıkla bir kale şehri inşa edebilirlerdi… Neredeyse hafızasından silinmek üzere olan bir anı, gördüğü rüyadan dolayı taze ve canlı bir hale bürünmüştü.
Qi Yan iç sesiyle mırıldandı: baba, göklerden izliyor musun yoksa? Sen de mi güneyle kuzeyin tekrar savaşa girmesini istemiyorsun?
Nangong Jingnu da tekrar silahlı çatışma görmek istemediğini söylediğine göre Çimenli Ovalar fazla ileri gitmediği sürece meclis muhtemelen ordularını harekete geçirmeyecekti. O halde bu seferlik ona güvenecekti.
Qi Yan: “Majesteleri, bu kula bir konuda söz verebilir misin?”
Nangong Jingnu: “Dinliyorum.”
Qi Yan: “Eğer Çimenli Ovalar halkı… Luo Nehri’nden öteye adımını atmazsa Majesteleri orduları kuzeye sürmeyecek, değil mi?”
Nangong Jingnu: “Çimenli Ovalar isyan çıkarmadığı sürece anlaşmayı bozmayacağım elbette. Ama… Çimenli Ovalar isyan çıkarsa bile, Luo Nehri’ni aşıp geçmedikleri sürece benim de fazla ileri gitmeyeceğime dair söz verebilirim.”
Qi Yan: “Pekala.”
Ve böylelikle, Qi Yan Nangong Jingnu’ya sudan bir şehir inşa etme yöntemini anlattı. Ayrıca şöyle ekledi: “Luo Nehri donduğunda Majesteleri şehri direkt nehrin üzerine de inşa edebilir, elinizde yeterince su olduğu sürece sıkıntı olmayacaktır. Şehir surlarının üzerine savunma amaçlı mızrak sapanları kurun. Böylelikle pek gümüşe de gerek olmaz. Surların erimeye başlayacağı zaman geldiğinde Luo Nehri’nin donmuş yüzeyi de dengesini kaybedecek. Bunu her sene tekrarladığınızda Luo’nun kuzeyinin eline işgal için bir fırsat geçmemiş olacak.”
Bunları duyduğunda Nangong Jingnu’nun gözleri parlamıştı. Hemen battaniyeyi üstünden attı ve aceleyle kıyafetlerini giydi.
Nangong Jingnu: “Sen biraz daha uyu, ben gidip Çalışma Bakanlığıyla bu fikrin uygulanabilirliğini tartışacağım.”
Qi Yan: “Majesteleri… Bu kula verdiğin sözü unutma.”
Nangong Jingnu giyinmeyi bitirdiğinde yatağın kenarına oturdu. Qi Yan’a ciddiyetle dedi ki: “Kalbinden geçenleri biliyorum ve halktan insanlar adına, doğrudan yana oluşun için sana teşekkür ediyorum. Söz veriyorum, Çimenli Ovalar Luo Nehri’nin kuzey tarafında tutulabildiği sürece orduları asla kuzeye sürmeyeceğim.”
Bölüm 283: Ailenin, krallığın ve yeryüzünün ağır yükü
Başkent, imparatorluk sarayının meclis salonu.
İmparatorluk cübbesi içindeki Nangong Jingnu en yüksekteki koltukta sırtı dik bir şekilde oturuyordu. Salonda meclis yetkililerinden oluşan büyük bir kalabalık diz çökmekteydi. Bir talepte bulunuyor gibilerdi, kadın imparatorun yüzünde ise nadir görülen sert bir ifade vardı. Kalın dudakları sımsıkı kapatılarak ince bir çizgi haline gelmişti. Öfkesi, gözlerinin kenarlarından ve kaşlarının tepelerinden bile okunuyordu.
Altmışlı yaşlarındaki Maliye Bakanı üç kez eğilip kalktı, ardından diz çökmeyi sürdürürken sırtını dikleştirdi. Yeşimden plaketini göğsünün önüne kaldırdı. "Majesteleri, krallığın geleceği, yüce Wei Krallığı'nın ileriki nesillerini ilgilendiriyor. Majesteleri merhum imparator bu yaştayken daha meşru evlat sahibi değildi, evet, ama halihazırda iki prensi vardı. Kadınlar erkeklerden farklıdır, varis sahibi olmak çok daha uzun vakit alır. Majesteleri bu sene yirmi dört yaşına giriyor; bu, halktan insanların dünyasında olsa birkaç çocuk annesi olunacak bir yaştır. Ne demişler, krallık başında bir hükümdar olmadan bir gün bile geçiremez ve Arka Saray'ın bir efendisi olmadan günün sonu edilemez. Yas süreci çoktan sonlandı. Arka Saray'ın başında bir efendi yok, Majestelerinin yeni bir İmparatorluk Eşi seçmesinin vakti geldi!"
Kalabalık: "Efendi Maliye Bakanı haklı. Majesteleri tekrar düşünsün!"
Ayin Bakanı: "Bu yetkili de hemfikir. Majesteleri... Meclisin başına yıllardır hiç iyi bir olay gelmedi. Saraylar bölgesindeki havayı tazelemek için iyi bir gelişme sağlanmalı."
Nangong Jingnu: "Daha önce söylediğim gibi. Ekselansları Chionghua daha yeni hayata gözlerini yumdu, öyle bir şey..."
Sağ Başbakan* yüksek ve net bir sesle Nangong Jingnu'nun lafını böldü. "Majesteleri yanılıyor. Ne demişler, üst statüdeki bir insanla alt statüdeki bir insan arasında fark vardır. Halk Majestelerinin Ekselansları Chionghua'yla arasında yakın bir kardeşlik bağı olduğundan haberdar olsa da aranızda bir statü farkının olduğu gerçeği değişmiyor. Tarihte hükümdarın bir bakan için kendini kısıtlaması ne zaman mantıklı görülmüş? Ayrıca Chionghua Prensesi'nin vefatının üstünden yüz günden fazla bir süre geçti. Majestelerinin düğünü ertelemek için bir bahanesi kalmadı. Kaldı ki İmparatorluk Eşi seçimi son derece kompleks ve törensel bir meseledir. Sırf insan seçimi ve kişinin sekizli doğum numaralarının hesaplanması epeyce vakit alır. Krallığın geleceği daha fazla sürüncemede bırakılamaz. Majesteleri tekrar düşünsün!" (Ç/N: Eskiden Sağ/Sol Danışman diye çeviriyordum artık Başbakan diye bir değişiklik yapmaya karar verdim, ileride editten geçiririm eski bölümleri de.)
Kalabalık: "Majesteleri tekrar düşünsün..."
Sanki bu meclis yetkilileri meseleyi öncesinde aralarında tartışmış gibiydi. Sol ve Sağ Başbakanla diğer bakanlar günlerdir devretme taktiği uyguluyordu. Sırayla yeni bir İmparatorluk Eşi seçimi konusunda uyarıda bulunuyorlardı. (Ç/N: 车轮战 devretme taktiği: birden çok insanın sırayla bir muhalife karşı savaşarak onu yıldırmaya çalışması)
Nangong Jingnu şimdiye kadar birçok kez öfkeden meclisi terk etmek zorunda kaldığı durum yaşamıştı, fakat kötü bir şekilde ortamdan ayrılışlarının hiçbiri bu meclis yetkililerini caydırmamış gibi görünüyordu. Ertesi gün gündelik siyasi raporlar üzerine tartışmayı bitirince illa birisi ortaya çıkıp bu meseleyi gündeme getiriyordu.
Nangong Jingnu imparatorluk basamaklarının altında diz çökmekte olan kalabalıkta göz gezdirirken şakaklarının zonkladığını hissetti.
Onu bıktırmışlardı ve şu noktada öfkesi bu inatçı meclis yetkilileri tarafından törpülenmişti. Güçsüz bir şekilde iç geçirdi. "Evlilikle ilgili meselelerimde kararı kendim verebilirim. Fazla öteye burnunuzu sokmaktan kaçının. Zamanı gelince... düşüneceğim."
Maliye Bakanı: "Majesteleri yanılıyor. Krallığın geleceği, yeryüzünün geleceği demektir. Bizler bakan olduğumuza göre yüce Wei Krallığı'nın mirasını korumak için elimizden geleni yapmak zorundayız. Krallığı, dolayısıyla da yeryüzünü ilgilendirdiğine göre öylece oturup izlememiz mantıklı mı olur?"
Nangong Jingnu: "Maliye Bakanı! Sen..."
Maliye Bakanı: "Majesteleri, bu yaşlı yetkili ne diyorsa sadakatinden diyor. Eğer bu ihtiyar yetkili o sebeple küstahlık suçu işliyorsa cezasını da çekmeye hazır. Fakat krallığın varisi meselesi... daha fazla ertelenemez!"
Kalabalık: "Bu yetkili hemfikir, Majesteleri tekrar düşünsün!"
Nangong Jingnu tekrar tekrar tahtın kol dayanaklarını sıktırdı. Sonuç olarak son birkaç gündür verdiği kararın aynısını verdi— meclis oturumunu bitirdi.
Neyse ki meclis yetkilileri imparatorun yoluna çıkacak cüreti göstermedi...
Odasına dönerken yolda Nangong Jingnu ağır adımlarla yürüyordu. Şu an kalbinde bir tek her türden pişmanlık barındırıyordu.
Zamanında bu kadar toy davranmış olduğu için bir tek kendini suçlayabilirdi. İmparator babasını kendi elleriyle öldürenin Agula olduğunu ilk öğrendiğinde sakin kafayla durup düşünememişti. O esnada biraz daha olgun davranmış olsaydı, farklı bir karar verebilir miydi?
Aklına bu düşüncenin gelmesiyle Nangong Jingnu'nun adımları durakladı. Başını kaldırıp bulutsuz mavi gökyüzüne baktı. En sonunda, uzunca bir iç geçirdi.
Muhtemelen... veremezdi.
Öyle bir durumda kendine hakim olmayı başarsa da başaramasa da evliliklerinin adını korumak imkansızdı. Li Qiaoshan'ı idam ettirmemiş olsaydı... ortalıkta durmaya devam ederse daha fazla bilgi yayabilirdi. İlk ihbarda bulunan kişi olarak onu öldürmek davanın kapandığı anlamına gelirdi, bu yüzden gerisin geri ilerlemek zorunda kalmıştı. O gerçeği resmi olarak tanımak zorundaydı. Ancak öyle meclis yetkililerinin çenesini kapayıp Agula'yı sağ bırakmayı sağlayabilirdi...
Öyle bir kriz anında içinde bir bencillik parçası taşımaya izni var mıydı hiç? Tek bir yanlış adım dahi atsa Agula'yı koruma olanağını kaybederdi.
Kaldı ki çoktan Agula ile birlikte yaşlanmaya karar verdiği halde nasıl bir baskıyla yüzleşmek zorunda kalacağını ve nasıl bir bedel ödemek zorunda kalacağını bir tek o biliyordu. Da-jie'yi imparatorluk mozolesine gömmesinin bir sebebi vardı: bir yandan duyduğu suçluluk ve keder, diğer yandan imparatorluk mozolesinin boş kalmasını istememesi. Babasının katiline karşı derin hisler besleyen biri imparatorluk mozolesine girecek hakkı nereden bulabilirdi ki? Atalarının karşısına çıkacak yüzü nereden bulabilirdi?
Nangong Jingnu kararını çoktan vermişti. Dokuz pınarlar gerçekten varsa bile tüm sorumluluğu üstlenecekti. Bıçaklarla kaplı bir dağa tırmanmak da olsa, kaynayan yağ dolu bir wok'a girmek de olsa, sonsuza dek lanetlenmeye... hazırdı.
Ne var ki insanın bu dünyada yaşamak istiyorsa çaresizce yapması gereken bazı seçimler olurdu. Bir imparator bile bundan muaf değildi. Artık imparator olduğuna göre yüce Wei Krallığı'nın nehirlerini ve dağlarını devretme sorumluluğu ve zorunluluğu taşıyordu. Eğer imparatorluk kudreti dengeli bir şekilde devredilemezse kim bilir ne kadar daha kan dökülmesi gerekecekti.
En iyi durumda, acısı halktan insanlardan çıkardı. En kötü durumda, acısı halktan insanlardan daha bir ağır çıkardı.
Nangong Jingnu imparatorluk ailesindeki uygun yaşta olan bütün çocukları gözden geçirdi. En Büyük Prens Nangong Ping alt tabakaya mensup biriydi; öldükten sonra bir Derebeyi olmanın görkeminin bile tadına varamamıştı. Doğal olarak onun çocukları seçenekler arasında değildi.
İkinci ve Dördüncü Prens hâlâ hayattaydı, fakat altın albümlerine ve yeşim belgelerine büyücülük vakası nedeniyle el konulmuştu. Her ne kadar saraylar bölgesine hapsedilmiş olsalar da ellerindeki imparatorluk ailesinin ferdi olma statüsünü çoktan kaybetmişlerdi. Onların çocukları da seçeneklere dahil olamazdı.
San-ge'nın... bir oğlu vardı, fakat bu oğul Nangong Jingnu ile hemen hemen aynı yaştaydı. Doğal olarak Nangong Jingnu onu evlat edinemezdi.
Yu Beyi olan wu-ge isyan çıkarma suçu işlemişti. Meclis davanın peşini bırakmış olsa da... meclis yetkilileri onun çocuklarını evlat edinmesine onay vermezdi.
Liu-ge'nın hiç oğlu yoktu. Yedi numara kayıplara karışmıştı ve sekiz numara zaten olmazdı.
Geriye bir tek Fu-er ve kütüğü er-jie'ye geçirilmiş o oğlan kalıyordu. Ama bu ikisinin de farklı soyisimleri vardı. Eğer Nangong Jingnu menopoza girerse diye son seçenek olarak durabilirlerdi, fakat daha yirmi dört yaşındaydı...
"Ai..." Nangong Jingnu uzun bir iç çekti. Yorgun adımlarla yürümeye devam etti.
Evlat edinme yöntemi imkansız görünüyordu. Gerçekten mi...? Gerçekten yabancı bir adamla bir oğul sahibi olmak mı zorundaydı?
Nangong Jingnu'nun dudaklarının kenarları seğirdi. Yüzünde buruk bir gülümseme belirdi: Agula'nın kadın olduğunu daha erken öğrenebilseydi... İmparator babasına bu mirası devam ettireceğinin sözünü verir miydi yine de?
Bu yolculukta çok fazla şey yitirmişti. Kardeşleri birbiri ardına onu geride bırakmıştı. Sayısız kez kendini tehlikeli durumların içinde bulmuş, sonunda tarihin ilk kadın imparatoru olarak tahta çıkabilmişti. Peki ama ne uğruna?
... ...
O gece, Nangong Jingnu bir kez daha elinde bir küp şarapla Qi Yan'ın yanına gitti. Gu Rolan erken uyumaya alışık olduğu için çoktan yatmıştı, Qi Yan ise ışıltılı incinin ışığında kitap okuyordu.
Nangong Jingnu doğrudan yatak odasına giriverdi. Qi Yan onu karşılamak için ayağa kalktı, "Majestelerine selamlar."
Nangong Jingnu sakince, "İçerken bana eşlik et," dedi.
Akşam yemeği vakti çoktan geçmişti ve masanın üzerinde şarabın yanına meze olarak tüketilebilmeye anca yetecek iki tabak hamur işi vardı. Qi Yan kaşlarını çatarak Nangong Jingnu'yu çaktırmadan şöyle bir süzdü. Yüzünden bir şeyler okumayı ne kadar denediyse de Nangong Jingnu içindekileri iyi saklamıştı. Sakin ifadesini koruyarak hiçbir şeyin farkında değilmiş gibi davrandı ve Qi Yan'ın dilediği gibi süzmesine izin verdi.
Qi Yan dikkatini çeken bir şey bulamadığından, "Majesteleri niye... içiyor yine?" diye sordu.
Nangong Jingnu: "Canım istediği için. En sonunda imparatorluk mevkisine geçebilmişim, arada sırada keyfime bakmamda bir sakınca mı var?"
Qi Yan: "Elbette yok, bu kul Majestelerinin kabını doldursun."
... ...
Qi Yan onu vazgeçirmeye çalışmadı, Nangong Jingnu da dur demedi. Böylelikle Qi Yan Nangong Jingnu'nu kabını boşaldıkça doldurdu. Görünüşe göre Nangong Jingnu'nun şarap karşısındaki sarhoşluk eşiği de yükselmişti, çok geçmeden küpün dibi gözüktü ve anca o zaman Nangong Jingnu'da sarhoşluk belirtileri baş gösterdi.
Qi Yan küpte kalan az bir şarabı da kaba doldurdu, "Majesteleri, bu sonuncu kap."
Nangong Jingnu "mm"ladı, ardından yarısı dolu kabı eline aldı ve hafifçe daire şeklinde salladı. Birdenbire gülümsemeye başladı.
Qi Yan'ın bir şey demesine kalmadan kabı kafasına dikti.
Geri masaya bıraktığında başının döndüğünü hissetti. Nangong Jingnu tek elini masaya dayayıp diğer eliyle alnını tuttu, ardından gözlerini kapattı.
Qi Yan: "Majesteleri sarhoş oldu, bu kul sana ayıltıcı çorba kaynatsın."
Nangong Jingnu: "Gerek yok. Zaman ve enerji harcatıyor, uğraşma."
Qi Yan: "Bu şarap etkisini belli etmeden gösterir. Majestelerinin ertesi sabah başı ağrır."
Nangong Jingnu Qi Yan'ın elini yakaladı, "Gerek yok dedim!"
Qi Yan: "...Anlaşıldı."
Nangong Jingnu iç geçirdi, ardından Qi Yan'ın elini bıraktı. "Özür dilerim, sinirimi senden çıkarmamam gerekirdi," diye mırıldandı.
Qi Yan: "Majestelerinin canını sıkan bir şey mi oldu?"
Nangong Jingnu ağzını bir miktar açtı. Ama bu sefer ne kadar keder ve buruklukla dolu olursa olsun karşısındaki bu kişiye içini dökemezdi. Önündeki bu insanın sağlık durumu iyi değildi ve bir düşünmeye başlayınca beynini sınırlarına kadar zorluyordu. Söylerse onun durumunu kötüleştirebilirdi, bu da asla görmeyi istemediği bir şeydi.
Nangong Jingnu: "Bu gece senin yanında kalabilir miyim?"
Qi Yan: "Elbette."
Qi Yan gidip yatağı düzeltti, ardından Nangong Jingnu'nun yatağa geçmesine yardım etmeye gitti.
Şarap etkisini göstermeye başlamıştı. Nangong Jingnu ayakta dengesini sağlayamadığından Qi Yan'ın Nangong Jingnu'yu belinden tutup destekleyerek yatağa doğru götürmesi gerekti.
Qi Yan Nangong Jingnu'nun tıknefes ve kızarık yüzüne, odağını yitirmiş gözlerine bakarken, hafif şarap kokusunu içine çekerken içine bir ağırlık çöktü.
Nangong Jingnu dile getirmemiş olsa da, Qi Yan ters bir şeyler sezmese de kollarının arasındaki bu insanın yine can sıkıcı meselelerle uğraştığını tahmin edebiliyordu. Şu an için hazmetmesi zor olan ve kolaylıkla icabına bakılamayacak olan da bu tür can sıkıcı meseleler oluyordu.
Qi Yan daha önce yaptığı gibi Nangong Jingnu'nun endişelerini paylaşamadığı için kendinden nefret etti. Nangong Jingnu bu dünya için çabalarken oturup izlemekten başka bir şey yapamıyordu. Endişelerini dağıtmasının tek yolunun bu şarap küpleri olduğunu fark edince Qi Yan kendi işe yaramazlığından daha bir tiksindi.
Nangong Jingnu: "Neye bakıyorsun?"
Qi Yan: "...Elbette, Majestelerine."
Kalbindeki sızıya rağmen Nangong Jingnu'nun yüzünde parlak bir gülümseme belirdi, fakat... bu gülümseme Qi Yan'ın kalbini daha da acıtmıştı.
Nangong Jingnu karşılık olarak Qi Yan' sarıldı, ardından yüzündeki ifadeyi saklamak için alnını Qi Yan'ın omzuna yasladı. Şakayla karışık bir tonda, "Acaba... krallığın sonunu getirecek bir hükümdar olmuş olabilir miyim istemeden?" diye sordu.
Qi Yan anında meclisin bir sorunla karşılaşmış olabileceğini düşündü. Hafifçe Nangong Jingnu'nun başını okşayarak yumuşak bir tonda teskin etti. "Öyle bir şey olmayacak. Majesteleri krallığı refaha kavuşturmak için büyük çaba sarf etti. Siyasette azim gösterdin ve halkı önemsedin. Kesinlikle krallığın sonunu getiren bir hükümdar olmayacaksın."
Nangong Jingnu Qi Yan'ın kollarına sokuldu ve gözlerini yavaşça yumdu.
... ...
O gece, Nangong Jingnu Qi Yan'ın kıyafetini çektirdi ve onunla olmak istedi.
Bunu takip eden geceler boyunca Nangong Jingnu geceleri hep Qi Yan'ın yanında geçirmeye başladı, fakat her sabah meclis giysilerini giyip tek başına ayrılıyordu...
Ne var ki o olaydan sonra Nangong Jingnu meclis salonuna gitmeyi bıraktı. Oraya gitmek yerine tek başına Ganquan Sarayı'na gidiyor ve kendini içeri kapatıyordu.
Qi Yan Nangong Jingnu'nun her sabah meclis toplantısına katıldığını sanıyordu fakat gerçekte: Majesteleri Kadın İmparator meclisi durduralı on gün geçmişti.
Bunun ardındaki sebebi meclis yetkilileri de biliyordu, ama şu noktada hiçbiri daha ileri gitme planı yapmadı. Her gün meclise gelmeye devam ettiler. Bekleme odasında hadımdan meclisin bugünlüğüne durdurulduğunu bildiren imparatorluk emrini aldıklarında, kadın imparatordan ciddiyetle krallığın geleceğine öncelik vermesini ve yakın zamanda bir İmparatorluk Eşi seçmesini isteyen raporlarını sunuyorlardı. Sonra üç ila beş kişilik gruplar halinde ayrılıyorlardı.
O yüzden de Nangong Jingnu meclis salonundan kaçmış olsa da meclis yetkililerinin kurduğu baskıdan kaçamamıştı. Tahta çıktığından beri raporları hep bizzat işaretlemiş, hiçbir zaman işi üç departmana devretmemişti. Ama şimdi bu mesele içine oturmuş en ağır engel halini almıştı.
Nangong Jingnu her gün dağ gibi yığılmış raporları gördüğünde büyük bir isteksizlik duyuyordu. Ama başka meselelerle ilgili olan raporların da arada kaynayacağından korktuğu için sabrının sınırlarını zorlayarak hepsini tek tek okuyordu. Her seferinde de bu onu incitiyordu.
Kadın imparatorun meclisi durduruşunun on beşinci gününde Sol ve Sağ Başbakan ile Bakanlar Ganquan Sarayı'na geldi. Sol ve Sağ Başbakanın başını çektiği grup hep birlikte yere diz çöktü.
Kadın imparatoru krallıkla ilgili meselelere öncelik vermesi için saygıyla geri meclise davet ediyorlardı.
Nangong Jingnu'nun yeniden meclis salonuna dönmekten başka şansı kalmadı, fakat meclis yetkilileri hiç de "derslerini almış" gibi durmuyordu. Sanki demir külçeleri yutup kalplerine zırh takmışlar, gelmiş kadın imparatora yakın zamanda bir İmparatorluk Eşi seçmesini tavsiye etmeye devam ediyorlardı...
O ay, Nangong Jingnu'nun şimdiye kadar deneyimlediği en uzun ay oldu... Ama, Qi Yan ile asla çocuk sahibi olamazdı.
Nangong Jingnu başka biriyle evlenerek Qi Yan'ı terk etmektense ölmeyi yeğlerdi.
En sonunda gazı alınamayan bu baskı patlak verdi... Nangong Jingnu meclisin önünde Sol Başbakan Lu Boyan'ı azarladı, ardından da üç senelik maaşına el koyarak cezalandırdı. Bir ay hanesinde oturup tefekkür etmeye gönderildi.
Majesteleri Kadın İmparator'un hiddetini görünce meclis yetkilileri artık durdu.
Chengqi üçüncü yıl, onuncu ay.
Bu sene meclis için çok büyük önem arz eden bir seneydi. Genel af ve herkesin vergilerden muaf tutuluşundan beri meclis ilk defa tekrar vergi toplayacaktı. Bu güz, krallığın deposunun doldurulup doldurulamayacağı belli olacaktı.
Maliye Bakanı ve Tarım Bakanı vakitlice adamlarını yerel makamlarla vergi toplanmasını denetlemek üzere çeşitli vilayetlere göndermişti. Nihayet iyi haber geldi; çeşitli bölgelerden Maliye Bakanlığına bildirilen vergiler başarıyla toplanmıştı. Krallığın deposu artık epeyce dolmuştu.
Tam Nangong Jingnu en sonunda durup nefeslenmesini sağlayacak iyi bir şey gerçekleştiğini düşünürken imparatorluk masasına başka bir rapor daha geldi...
Bu yetkili Luo'nun Güneyi'nin Genel Valisi Lu Xing, bin ölüm cezasını hak ediyor. Majestelerine bildiriyorum: Chengqi üçüncü yıl, dokuzuncu ayın üçüncü gününde Luo Nehri'nin güney kıyısında konuşlanmış bir askeri birlikte veba salgını patlak verdi. İlk başta taburdan bir askerin kol ve bacaklarındaki güç kesildi. Kusuyordu ve ishaldi. Tabur hekimi hava değişikliğindendir dedi, ama daha üç gün geçmeden hastalık tam şiddetiyle patlak verdi.
Bu mektubu yazdığım an itibarıyla ordunun yarıdan fazlası vebadan hayatını kaybetti. Savaş güçlerimizin yüzde seksenini kaybettik, kararı Majesteleri versin.
... ...
Bu raporu bitirdiğinde Nangong Jingnu neye uğradığını şaşırdı. Luo'nun Güneyi'nin Genel Valisi, Nangong Jingnu'nun daha yeni ayarladığı garnizon birliğinin başındaydı. Unvanı Genel Vali olabilirdi ama esasen Luo Nehri'nin güney kıyısına konuşlanmış tek bir ordunun yönetiminden sorumluydu. Orduda toplam seksen bin asker vardı.
Bu orduyu Nangong Jingnu, Luo'nun kuzeyine dönerken Jiya'ya destek olması için Luo Nehri'nin oraya göndermişti. Jiya planladıkları gibi Kuzeyin Dokuz Vilayetinin Genel Valisi olunca Nangong Jingnu Qi Yan'ın önerisine kulak vererek bu orduyu bir garnizon birliğine çevirmişti. Aslında Qi Yan'ın yeminli kardeşinin Luo Nehri'nin ötesine geçmesini önlemek için oradalardı...
O ordunun başına bir şey geldiğini öğrendiğinde Nangong Jingnu'nun omurgasından aşağı bir ürperti yayıldı. Adamlarına son birkaç gündür sunulan tüm raporları getirmelerini emretti, fakat gördü ki o bölgenin bitişiğindeki ilçelerden gelen neredeyse tüm raporlar sadece hasatla ilgiliydi. Salgın durumundan bahseden tek bir yerel yetkili dahi yoktu.
Eğer... Yerel makamlar bu meseleyi gizliyorsa, mümkündü. Ama şu an önemli bir senedelerdi; meclis vakitlice çeşitli bölgelere yetkililerini göndermişti. Bu yüzden de sunulan raporlar hep iki parçadan oluşuyordu. Biri oralı bir yetkiliden, diğeri ise meclisin oraya gönderdiği bir yetkiliden.
Nangong Jingnu içi şüphe ve hayret dolu bir şekilde tekrar raporların sayfalarını çevirdi. Gözden kaçırdığı bir şey olmadığından emin oldu. Luo Nehri'nin güneyindeki ilçelerin hepsi sadece hasatla ilgili raporlar sunmuştu, salgınla ilgili tek bir haber bile yoktu.
Yoksa... Bu veba sadece ordu arasında yayılmış olabilir miydi? Ama böyle bir şey nasıl olabilirdi? Her ne kadar ordu epey kalabalık olsa da nispeten yüksek hijyenik imkanları vardı ve su kaynağının yakınında duruyorlardı. Orada nasıl veba çıkabilirdi ki?
Nangong Jingnu'nun kalbinde alarm zilleri çalmaya başladı. Şu an onuncu aydalardı. Her ne kadar daha güzün başında olduklarından başkentte hava sıcak olsa da Luo Nehri'nin orada sonbaharın sonlarına ulaşmış olmalılardı. Her zamanki döngüyü takip ettiklerinde, on birinci ayda Luo'nun kuzeyinde ilk kar düşecekti ve çok geçmeden Luo Nehri'nin güneyindeki birkaç ilçe de onları izleyecekti. Böyle bir mevsimdelerken büyük çaplı bir veba salgınının patlak vermesi imkansızdı!
Yoksa...?
— — —
Yazarın notu:
İşte bugünün bölümü, 2600+ kelime
Buraya kadarki desteği, bağışlayıcılığı, anlayışı ve güzelim nezaketi için herkese teşekkürler.
Bölüm 282: Eski hanedanın uzun süredir el üstünde tutulan dileği içinde bulunulan vakte geçiyor
O gün Nangong Jingnu birdenbire Qi Yan'a bir dolu portre getirdi.
Qi Yan çizimleri açıp inceledi. Her portrede siyah cübbeli ve siyah maskeli, çeşitli boylarda ve görünüşlerde insanlar resmedilmişti.
Qi Yan: "Bu... Önceki hanedanın prensesi mi?"
Nangong Jingnu: "Evet. Saraylardaki bir ressama senin tasvirine dayanarak çizdirdim. Bu portrelerden hangisi ona en çok benziyor?"
Qi Yan: "Majesteleri onun hakkında tutuklama kararı çıkarmaya mı hazırlanıyor? Bence halktan insanlara önceki hanedanın prensesinin hâlâ hayatta olduğunu söylemek pek akıllıca olmaz." Ne de olsa Nangong Rang sırf önceki hanedanın prensesini geri dönüp genel gidişatın sorumluluğunu üstlenmeye çağırmak için önceki imparatorun ölümünden sonra kırk dokuz gün beklemişti. Ayrıyeten prensesin kesin olarak öldüğü haberini alınca da anca diğer yetkililerin desteğiyle tahta çıkabilmişti. Onca yıl sonra birden prensesin hayatta olduğu duyurulursa halk ne düşünürdü?
Nangong Rang tahta geçtikten sonra kendine sağlam bir dayanak oluşturmuştu. Önceki hanedanın sürdüğü hükmü devirmemiş, üstüne bir de eski imparator için bir defin töreni vermişti. Önceki hanedanda yaşamış atalara ait plaketler imparatorluk atalar tapınağında hâlâ kutsal kabul edilerek saklanıyordu. Eğer meclis aniden önceki hanedanın prensesinin hayatta olduğunu, üstüne üstlük meclisin peşine düştüğü aranan bir suçlu olduğunu duyurursa... halktan insanlar ne düşünürdü?
Nangong Jingnu: "Buna ben de uzun süre kafa yordum ama eski hanedanın devri kapanalı yıllar geçti. İmparator babam zamanında onu geri çağırmış olabilir ama o kendisi ölmüş gibi haber çıkararak buna yanaşmamayı seçti. Artık çalkantılar dinmiş halde, fakat hâlâ meclise sorun çıkarmaya uğraşıyor. Bana suikast düzenlemek için pusu kurmuş olmasaydı Gongyang Huai'ye bütün saray hizmetçilerini bir araya toplamasını emretmezdim ve da-jie ölmemiş olurdu. Da-jie öldü... Şimdi de sekiz numara tutuklanmak üzere aranıyor. Asıl faili öylece cezasız mı bırakayım yani?"
Qi Yan: "Majesteleri, derler ya, akan suyu tutmak zordur. Emir bir kez verilince meclis bir değişiklikte bulunamayacak, Majesteleri lütfen tekrar düşünsün. Ayrıca... merhum imparator aslında eski hanedan hakkında her şeyi kötülemiş değil. Merhum imparatorun niyetine bakılınca eğer eski hanedanın prensesi hâlâ hayattaysa hiç olmazsa prenses olmanın getirilerinden faydalanması gerekecektir. Majesteleri bunun altından nasıl kalkacak?"
Nangong Jingnu: "Bu olmaz, şu olmaz. Da-jie'nin bir hiç uğruna ölmüş olmasına göz mü yumayım yani?"
Qi Yan: "Majesteleri, ölenle ölünmez, büyük resme bak."
Fakat Nangong Jingnu bir anda patladı, sinirle Qi Yan'a bakarak, "Büyük resim de büyük resim! Senin için söylemesi kolay. Da-jie senin da-jie'n değil, yaşadığım kederi anlamazsın tabii!" dedi.
Qi Yan'ın dili tutulmuştu. Pes eder bir ifadeyle Nangong Jingnu'ya baktı. Nangong Jingnu kendini yanlış ifade ettiğini fark edince gözlerinden acılı bir ifade geçti. Ellerini yüzüne kapattı ve kasvet dolu bir şekilde dedi ki, "Youhe'yi Yuxiao'nun sarayına yerleştirmiştim, ama Yuxiao dedi ki... Youhe son birkaç gecedir iyi uyuyamıyormuş. Annesini isteyerek ağlıyormuş. Büyük resmin önemli olduğunu biliyorum... Ama eski hanedanın prensesi kendi haline bırakılırsa ne yapar bilmiyorum. Sarayın bu yasaklı kısmında bir tek sen ve Rolan varsınız. Eğer eski hanedanın prensesi bir şey fark eder ve buraya kontrol amaçlı adamlarını yollarsa ne yapacağım? Bu seferki da-jie'ydi, bir sonraki sen olabilirsin! Eski hanedanın prensesinden temelli kurtulmadığımız bir gün huzur içinde uyuyamadığım ya da yemek yiyemediğim bir gün demektir. Hâlâ hayatta oluşun çok gizli bir sır, o yüzden seni koruması için başka insanlar görevlendiremiyorum... Sana da bir şey olursa ne yapacağım?"
Qi Yan sessiz bir iç çekti ve Nangong Jingnu'nun yanına oturdu. Sırtına hafifçe vurdu ve onu teskin etti, "Bu kul kendine dikkat eder. Kaldı ki Ganquan Sarayı'nın üç saray duvarı var. Dışarıdan insanların girmesi çok zor. Saraylar bölgesinde eski hanedanın prensesi için çalışan başka casus varsa bile son birkaç elemeden sonra sayıca pek kalmamışlardır diye düşünüyorum. Ayrıca bana kalırsa sarayın yasaklı kısmında kimin olduğundan kesin emin olmadan kıymetli bir casusunu açık etmeye yanaşmaz."
Nangong Jingnu'nun sessiz kaldığını gören Qi Yan orta yolu bulmaya karar verdi. Durup bir an düşündükten sonra sessizce dedi ki, "Ama... Majestelerinin fikri de mantıklı. Ölene dek rahat durmayacak bir sorun kaynağı olduğuna göre onu karanlıkta kendi haline bırakmak da bir çözüm değil. Ama Majesteleri stratejik bir şeyler yapmalı."
Her ne kadar Qi Yan şu an eski hanedanın prensesine bulaşma taraftarı değilse de Nangong Jingnu'nun bu konuda kararlı olduğunu görebiliyordu ve inatla burnunun dikine gitmek istemiyordu. Hem Nangong Jingnu onca yıldan sonra epey olgunlaşmıştı. Qi Yan ona kıyasla kendine bakınca... onca zamandır bu kadar temkinli ve her adımda planlı ilerleyerek eline pek müthiş şeyler geçmiş değildi, öyleyse neden bu sefer de Nangong Jingnu'yu dinlemesindi ki?
Etraflıca düşünen Qi Yan temkini bir kenara bıraktı. Ciddi bir şekilde gözden geçirdikten sonra Nangong Jingnu için bir fikirle çıkageldi.
İlk olarak Wanxiang Tapınağı'ndan başlayacaklardı. Da-jie onca ipucu verdiğine göre aktif bir şekilde kullanılmalıydı. Wanxiang Tapınağı'ndaki keşişler kontrol altına alınmalıydı. İtiraf etseler de etmeseler de Ceza Bakanlığının elinde sahte de olsa bir itiraf olmalıydı. Wanxiang Tağınağı'ndaki birkaç keşişin eski hanedanın prensesiyle iş birliği içerisinde olduğunu ve bu suikast girişimine yardım ettiğini itiraf etmelilerdi.
Nasıl bir statü sahibi olursa olsun bir suikast girişimi tasarlamanın getirdiği idam cezasından kaçamazdı. Ondan sonra eski hanedanın prensesinin portresi farklı yerlere dağıtılır ve her vilayet yetkilisi kapı kapı aramaya zorlanırdı.
Nangong Jingnu: "Daha önce yüzünü gördün mü hiç? Ne de olsa sürekli bir maske takıyor, ya şimdi maskesini çıkardıysa?"
Qi Yan: "Bu kul daha önce yüzünün küçük bir kısmını görmüştü. Sol kulağının yakınında bir yanık izi var. Bu kul geçmişte yüzünün yandığı ve o sebeple onca yıldır maske taktığı çıkarımını yapabilir. Görevlileri gözleriyle sol kulağının yanında yanık izi olan birini aramaları konusunda bilgilendir, bu şekilde seçenekleri epey daraltmış oluruz. Ayrıca... maskeli kişinin iki tane ölümüne sadık koruması var. Dibinden bir adım uzaklaşmadan koruyorlar. Majesteleri de gördü onları daha önce, portrelerini çizdir ve eski hanedanın prensesinin bir yanık izi olduğunu ekle yeter. Bu kul eski hanedanın prensesinin çok yakında ele geçirilip adaletin eline teslim edileceğine inanıyor. Ama..."
Nangong Jingnu: "Ama ne?"
Qi Yan ciddiyetle şöyle dedi, "Bu gerçekten ciddi bir mesele. Bu kul Majestelerinden bir kez daha net bir şekilde gözden geçirmesini istiyor. Eski hanedanın prensesinin idrak edilemez derinlikleri vardır, köşeye kıstırılınca ne yapacağını kimse bilemez. Bu kulun onu tanıdığı kadarıyla geçmişte epey gözde bir prensesmiş. Sahip olduğu asilliğin Majestelerinin vaktiyle sahip olduğundan geri kalır yanı yokmuş. Kim bilir elinde ne kadar maddi imkan var, ayrıca geçmişte dört bir yana yaptığı seyahatler sırasında her türden insanla arkadaşlık kurmuş. Konut adresleri de sayılamayacak kadar çok. Derler ya, tavşanın akıllısı yuvasına üç çıkış deliği koyar. Onunla mücadelede güçleri bölüştürmektense neden fırsattan istifade halkın refahını sağlayıp, politikaları yeniden düzenleyerek iyileştirip, krallığın kasasını doldurup, orduları savaşa hazırlamayalım? You vilayeti stabil hale geldi, ama şimdilik. Majestelerinin hedefine ulaşmak için meclis, You vilayetine zorlanacağını görünce geri adım attıracak kadar güçlü olmak zorunda. Ancak o zaman meclise düzgünce itaat ederler."
Nangong Jingnu: "Net bir şekilde gözden geçirdim. Elbette değindiğin tüm noktalar büyük önceliğe sahip, fakat eski hanedanın prensesinin de bulunması gerekiyor. Çevresinde büyük bir baskı oluşturarak ona biraz ket vurmuş oluruz hiç olmazsa. Belki kendine hakim olur."
Qi Yan: "Pekala. Bu kul çizim yapmada o kadar da iyi değil ama yine de eski hanedanın prensesinin portresini çizmeyi deneyebilir. Majesteleri bir ressam getirtip bu kulun belirttiği özelliklere göre başka portreler de çizdirsin, ardından vilayet yetkililerine dağıtsın."
Nangong Jingnu sessizce Qi Yan'ın elini tuttu, ardından tüm kalbiyle dedi ki, "Sen yanımdayken verdiğim her karardan emin olabilirim. Teşekkür ederim... Şu an öyle bir yol izlemek için pek de iyi bir zamanda olmadığımızın farkındayım ama... daha fazla dişimi sıkmak istemiyorum."
Qi Yan da karşılık olarak Nangong Jingnu'nun elini geri sıktırdı ve gülümsedi, "Evli bir çift aynı kalbi ve bedeni paylaşır. Majestelerinin endişelerini paylaşabilmek bu kul için bir onurdur."
... ...
Doğal hendeğin öteki tarafında, Guqi Bayin yüksek ve iri bir atı sürüyordu. Çıplak kollarıyla yayı sonuna kadar gerdi, akabinde ok tiz bir ses çıkararak havayı delip geçti. İnleme sesini takiben bir alageyik yere yığıldı. Ok alageyiğin boynunu delip geçmişti; geyik büyük bir güçlükle bir-iki adım daha koştuktan sonra tekrar yere yığıldı. Ölmüştü.
Guqi Bayin'in yanında on yaşından küçük duran bir çocuk vardı. Onun kolları da çıplaktı, gövdesi ve kaslarındaki kıvrımlar hiç de içinde bulunduğu yaşa ait gözükmüyordu. Oğlanın kumral saçları birkaç küçük örgü şeklinde örülmüş, başının çevresinden sarkıyordu ve kehribar rengi gözleri gergin gergin çok da uzakta olmayan o yere bakıyordu.
Oğlan alageyiğin tekrar yere yığıldığını görünce övgüyle alkışlamaktan kendini alamadı, "Bayin amca! Vurdun!"
Guqi Bayin'in yüzünde pek de sevinç yoktu. Başını biraz eğdi ve oğlana bir bakış attı, "Jinwushu, git onu buraya taşı."
Jinwushu: "Anlaşıldı!" Bunu dedikten sonra hemen atın sırtından atladı. Yayı sırtında çabucak alageyiğin yanına koştu.
Bu oğlan Xiao-Die'nin öteki çocuğuydu, Qi Yan'ın Luo'nun kuzeyinde Bayin'in himayesi altına verdiği: Qiyan Jinwushu.
Jinwushu alageyiğin ölüsünün yanına koştu ve yere tek dizinin üstüne çöktü. Oku alageyiğin boynundan çekip çıkardı, ardından göğüs cebinden bir kumaş parçası çıkardı. Okun üzerindeki kanı sildikten sonra geri sadağa yerleştirdi.
Bunu izleyen Bayin tatmin olmuş bir şekilde başını salladı. Çimenli Ovalardaki kaynaklar kıttı, ellerindeki metalin tümü güney Wei Krallığı'nın meclisi tarafından verilmişti. Okların her biri çok değerliydi.
Jinwushu ellerini ovuşturdu, ardından alageyiği bir şekilde yüklenmeye çalıştı. Bu hayvan yetişkin bir alageyikti. Dişiydi ama yine de aşağı yukarı elli kilo vardı.
Jinwushu zorlanarak bağırdı, fakat sonra ciddi ciddi alageyiği omzuna yüklemeyi başardı. Arkasına döndü ve dengeli adımlarla geri geldi.
Kendi atının yanına gitti, sonra bir şekilde tek elini kurtarıp iki parmağını ağzına soktu ve bir ıslık çaldı. At kişnedi ve yere çömeldi. Jinwushu alageyiği atın sırtına koydu ve bir halat çıkarıp geyiği bağladı. Ondan sonra atın sırtına çıktı. Dizginleri çektirmesiyle at tekrar ayağa kalktı.
Böylesine çevik ve etkili bir şekilde işi halletmesine bakılınca ona avcılıkta eski toprak demek abartı olmazdı.
Jinwushu Qi Yuxiao'nun ikiziydi. İkisi de Jingjia on birinci yıl, altıncı ay, altıncı günde doğmuşlardı. Jinwushu şu an on yaşında bile değildi. İster yaşı olsun ister fiziksel yapısı, bir genç adam olarak görülmesinin imkanı yoktu.
Fakat Bayin tüm bu süre boyunca sadece atının tepesinden seyretmişti, yardım etmek gibi bir niyeti yoktu. Jinwushu'nun hareketleri biraz yavaşlayınca Bayin kaşlarını çatmaya başladı. "Karnın falan mı aç? Altı üstü bir dişi geyik, nasıl seni bu kadar zorlayabiliyor?" diye sordu.
Jinwushu başını önüne eğdi, "Özür dilerim, Bayin amca."
Bayin: "Kaldır kafanı!"
Jinwushu: "Anlaşıldı."
Bayin: "Kafanı önüne eğmene izin yok, başını eğme! Unutayım deme, sen Chengli kabilesinin Kağanısın. Kağan mevkisine geçtiğinde ben senin emrinde olacağım! Ne için bu kadar yumuşak başlı davranıyorsun? Seni bir an evvel gerçek bir adam haline getirebilmek için sıkı bir eğitimden geçirdim, Kağan babanın intikamını alman için!"
Bunları duyunca Jinwushu'nun gözlerinden sarsılmaz bir kararlılık geçti. Göğsünü dikleştirdi ve yüksek bir sesle karşılık verdi, "Anlaşıldı!"
Jinswushu'nun omzundaki geyik kanı sessiz sessiz aşağı aktı, bronzlaşmış teninin üstünde daha bir belirgin duruyordu.
... ...
Qi Yan'ın olmasından en çok korktuğu şey en sonunda yine de olmuştu. Qi Yan birkaç sene önce Jinwushu'yu bilerek tenha bir yere götürüp asla nefretin gözünü kör etmesine izin vermemesini tembihlemişti. Jinwushu'nun cevabı Qi Yan'ı tatmin etmişti ve bu sayede içi rahat bir şekilde onu Bayin'e emanet edebilmişti.
Ne var ki devir dönmüştü. Ne de olsa o esnada Jinwushu daha çok küçüktü. Temel dünya algısı henüz oluşmamıştı. Bayin'in devamlı teşvikleriyle birlikte Qi Yan'a verdiği sözü çoktan unutmuştu.
Sonuçta Qi Yan bir ilah değildi. Her şeyi kontrol edemezdi... Jinwushu da zamanında kişisel görüşlerini çok erken yaşta oturtmuş olan Qi Yan gibi değildi.
Çocuklar tıpkı temiz boş bir sayfa gibiydiler. Hangi renge boyarsan o rengi taşırlardı...
Bei'an soylusunun hayatta olup olmadığının belirsiz olduğu haberi Çimenli Ovalara ulaştığından beri Bayin kahrolmuş ve büyük bir hiddete kapılmış bir haldeydi. Jinwushu'nun varlığını kullanarak ona dil döken Jiya olmasa Bayin çoktan ordularını toplayıp Luo Nehri'nin ötesine geçmiş olurdu.
Bayin için Jinwushu Chengli kabilesinden kalan son soyluydu. Ne olursa olsun bu çocuğa büyüyüp olgunlaşana kadar bakmalıydı.
... ...
Tekrar doğal hendeğin güney tarafı. Nangong Jingnu'nun kesin kararlılığından dolayı eski hanedanın prensesinin portreleri ile Wu Da ve Wu Er'ın portreleri üç ay içinde krallığın dört bir yanına dağıtılmıştı. Wei Krallığı toprakları içindeki her bir vilayette büyük caddelerden ufak ara sokaklara kadar her yere bu kişilerin portreleri asılmıştı.
Belirli bir vilayette, belirli bir avlu.
Kafasında bambu bir şapka olan Wu Er elinde bir kağıtla hızla konağa daldı, "Shifu, büyük bir sorun var."
Maskeli kişi: "Neymiş?"
Wu Er eski hanedanın prensesi için çıkarılmış tutuklama emrini uzattı, "Shifu, o kahrolası meclis senin için tutuklama emri çıkarmış. Da-ge ve ben bile aranıyoruz. Anlaşılan meclisin köpekleri yakında kapı kapı dolaşıp arayacaklar, bu avlu artık güvenli bir yer olmayabilir."
Maskeli kişi portreyi alıp bir göz gezdirdi, ardından hafifçe güldü. "Demek hâlâ hayatta."
Wu Er: "Shifu kimden bahsediyor?"
Maskeli kişi sol kulağının önündeki yanık izine dokundu ve dedi ki, "Benim yüz hatlarımı bu kadar detaylı bir şekilde tasvir edebilecek ve siz ikinizi tanıyıp üstüne bir hamlede bulunacak kişi ondan başka kim olabilir?"
Wu Er'ın tepki vermesi uzun bir zaman aldı, tereddüt ederek, "Shifu... Agula'dan mı bahsediyor?" dedi.
Maskeli kişi cevap vermedi. Onun yerine soruyla karşılık verdi, "Bugünün tarihi ne?"
Wu Er: "Sekizinci ayın üçüncü günü."
Maskeli kişi bir an sessiz kaldıktan sonra telaşsızca, "Üstünden yüz günden fazla vakit mi geçmiş demek?" dedi, "Peki o halde... bu gece buradan ayrılıyoruz."
Wu Er: "Anlaşıldı. Bu avluyu ne yapalım?"
Maskeli kişi: "Yak."
Wu Er: "Anlaşıldı."
O gece, maskeli kişi yanında bir tek Wu kardeşlerle avludan ayrıldı. Mekanı terk etmelerinden önce Wu Er ve Wu Da şarap mahzeninden epeyce sayıda sert şarap küpü çıkardı, ardından avlunun farklı noktalarında vurup kırdı. Sonrasında bir meşaleyi yere attılar. Saniyeler içerisinde büyük bir yangın şiddetle yükselmeye başladı.
Üç kişi ve atları yangının alevli ışıkları arasında arkalarına bile bakmadan çekip gitti.
— — —
Ç/N: Sekizinci ayın üçüncü günü yani üç ağustos... Çevirirken fark ettim, dün üç ağustostu :'') Hikayede tam şu an olduğumuz mevsimdeyiz
Yanına sadece birkaç tane güvenilir astını almıştı. Görünen o ki Shangguan Wu haberi aldığı gibi bu birkaç astıyla yola çıkıp gece-gündüz yol gitmişti. Fakat Shangguan Youhe daha bu kadar zorlu bir yolculuğu kaldıramayacak kadar küçük olduğundan Shangguan Wu onu ağır ağır peşlerinden getirmek üzere büyük bir birlik görevlendirmişti.
Shangguan Wu'nun sakalları yüzünü kaplamıştı. Gözleri kıpkırmızıydı ve saçları darmadağın haldeydi. Bitkin düşmüş öfkeli bir aslan gibi görünüyordu.
Shangguan Wu uzunca bir süre meclis salonunun ortasında dikilerek Nangong Jingnu'ya baktı, ardından tek dizinin üzerine çöküp eğildi, "Bu yetkili, Shangguan Wu, Majestelerini selamlıyor."
İmparatorun etkileyici ve asil duruşuna gözlerini dikip bakmak şöyle dursun, dolaysız yoldan bakışlarını çevirmek bile yanlıştı. Shangguan Wu'nun yaptığı başlı başına bir suçtu fakat meclisin alimleri hiçbir şey görmemiş gibi davrandılar. Salonda iğne düşse duyulurdu. Nangong Jingnu'nun içi utançla dolu olduğundan o da eleştirir nitelikte hiçbir şey söylemedi.
Nangong Jingnu: "Baş General Beyi saygıdan muaf, kalk. Kalkıp ta buraya gelene kadar uzun bir yol gitmişsin."
Shangguan Wu ellerini birleştirerek eğildi, "Majesteleri lütfen bu yetkilinin karısını görmesine izin versin."
Nangong Jingnu sessiz bir iç çekti, "Meclis dağıldıktan sonra... Büyük eniştem benimle gelebilir."
Shangguan Wu: "Anlaşıldı."
Meclis toplantısından sonra Nangong Jingnu Shangguan Wu'yu Ganquan Sarayı'nın ikincil odasına götürdü. Yolda hiçbiri ağzını açmamıştı. Ortam korkutucu derecede sessizdi.
Tabutun durduğu ikincil odanın giriş kısmında hâlâ ağıt beyiti ve siyah tüller asılıydı. Odanın dışında yas giysileri içindeki çok sayıda saray hizmetkarı diz çökmüştü. Nangong Jingnu onu buyur eden bir işaret yaptı, "Fu-er şu sıralar hep içeride duruyor, üzerinden on beş gün geçti bile. Hava... sıcak olduğu için buz kullansak bile... da-jie'nin bedeni çoktan... O yüzden tabutu kilitleme kararı aldım, Fu-er neye uğradığını şaşırmasın diye. Ne de olsa daha yaşı küçük."
Bunları duyduğunda bu uzun ve yapılı adamın gözleri kızardı. Ama odanın önünde dikilmeyi sürdürdü, içeriye atacağı adımı uzun bir süre erteledi.
Nangong Jingnu: "Enişte..."
Shangguan Wu: "Majesteleri, bu yetkiliye yıkanıp üzerini değiştireceği bir yer ayarlayabilir misiniz? Bu yetkili acele yapılan yolculuktan dolayı kir içinde. Ekselanslarının... beni bu halde görmesini istemiyorum."
Shangguan Wu'nun derinden gelen sesi biraz boğuk çıkıyordu. Bunu duyduğunda Nangong Jingnu'nun gözlerinin çevresi kızardı. Da-jie... onun yüzünden ölmüştü.
Üzerinden çok sayıda gün geçmiş olsa da içindeki suçluluk, kendini kötüleme ve kalbindeki acı hiç de azalmamıştı.
Nangong Jingnu: "Birileri gelsin. Baş General Beyi'ni yıkanıp üzerini değiştirebileceği bir yere götürün."
Bir hadım: "Emredersiniz."
Shangguan Wu tekrar ellerini birleştirerek Nangong Jingnu'nun önünde eğildi, ardından hadımın peşinden gitti.
Shangguan Wu aşağı yukarı bir saat sonra geri döndü. Savaşçı kıyafetlerini ve kılıcını bırakarak düz beyaz bir bilgin cübbesi giymişti. Üzerine pek olmamıştı fakat eskisine kıyasla daha dinç görünüyordu.
Shangguan Wu doğruca yas salonuna girdi. Shangguan Fu hâlâ tabutun önünde diz çökmekteydi. Oldukça zayıflamıştı; avuç içi büyüklüğündeki minik yüzünde gözlerinin daha çok ön plana çıkmasına neden olmuştu. Qi Yuxio da yas giysileri içerisindeydi ve tabutun öteki tarafına diz çökmüştü. İmparator, bir büyüğünün tabutunun başında bekleyemeyeceği için Qi Yuxiao bu görevi üstlenmişti.
Son zamanlarda Qi Yuxiao dersleri bitince ve yemeğini yiyince sürekli Shangguan Fu'yla birlikte Nangong Sunu'nun başında beklemeye gelir olmuştu.
Qi Yuxiao'nun da tabutun yanında diz çökmekte olduğunu görünce Shangguan Wu'nun yüz ifadesi biraz gevşedi. Shangguan Fu babasını görünce büyük bir güçlükle minderden kalktı, akabinde gözlerinden yaşlar süzülürken, "Baba," diye seslendi.
Qi Yuxiao: "Yuxiao büyük eniştemi selamlıyor."
Nangong Jingnu Qi Yuxiao'nun elinden tuttu, "Büyük enişte, ben bir Yuxiao'yu çıkarayım."
Shangguan Wu Shangguan Fu'nun elini tuttu ve diğer eliyle phoebe zhennan odunundan yapılma tabutu sevdi, "Çok teşekkürler."
... ...
O gün Shangguan'lar baba-oğul yas salonunda geceleyecekti. Nangong Jingnu kimsenin onları rahatsız etmemesini bildiren bir emir çıkardı.
Gece karanlığı çöktüğünde Nangong Jingnu bir küp şarap alıp yalnız başına sarayın yasaklı kısmına gitti.
Gu Rolan çoktan akşam yemeği hazırlamıştı. Kendine ayırdığı porsiyonu alıp ikincil odaya gitmiş, Nangong Jingnu ile Qi Yan'ı baş başa bırakmıştı.
Qi Yan giriş kapısının yanında bekliyordu. Nangong Jingnu'nun elinde şarap küpü olduğunu görünce küpü teslim aldı, ardından Nangong Jingnu'nun elinden tutup odaya götürdü.
Nangong Jingnu: "Bugün Baş General Beyi geldi."
Qi Yan: "Tahmin edilenden birkaç gün erken gelmiş."
Nangong Jingnu başıyla onayladı, ardından dalgın dalgın, "Başkente hepi topu sekiz kişi getirmiş. Ordunun geri kalanı Youhe'yi yavaş yavaş başkente getiriyormuş," dedi.
Qi Yan: "Demek buna karar kılmış."
Nangong Jingnu masaya oturdu ve sessizce, "Bugün... olaya dar görüşlü mü yaklaştık diye düşünüp durdum," dedi, "Büyük eniştem... ceza olsun diye ordu falan getirmemiş. Karısını kaybetmiş normal orta yaşlı bir insan sadece."
Qi Yan bir anlığına düşündükten sonra şöyle yanıtladı, "Başa böylesine bir talihsizlik gelmişken keder duymak insanlık gereğidir. Ama meclisin yine de önlemlerini alması gerekiyor. Baş General Beyi da-jie'nin hatırına stabil kalmaya devam ederse kötü talihten doğan iyi talih olmuş olur haliyle. Ama insan kalpleri öngörülemez şeylerdir. Kendi topraklarına döndüğünde fikrini değiştirebilir, o yüzden her şeye rağmen plana uygun ilerlemek en iyisi."
Nangong Jingnu başıyla onayladı. Şarap küpünün üzerindeki çamurdan mührü silkeledi ve kendisine bir kap doldurdu. Qi Yan da yemek çubuklarını eline alıp Nangong Jingnu'nun tabağına bir parça tofu koydu, "Aç karnına içmek bedene büyük zarar verir. Majesteleri etkisini yumuşatmak için bir şeyler yemeli, Rolan meizi iyi bir aşçıdır."
Nangong Jingnu sessizlik içinde tofuyu yedi, ardından şarap dolu kabını aldı ve tek dikişte bitirdi.
Qi Yan Nangong Jingnu'nun tabağına biraz daha yemek koydu. O ise yine sessizce yiyip bir kap daha şarap içti.
Nangong Jingnu'yu bu halde görünce Qi Yan'ın tek hissettiği kalp acısıydı. Bu kadar depresif olmasındansa iki gözü iki çeşme ağlamasını tercih ederdi. Ne var ki... karşısındaki bu insan artık büyümüştü neticede.
Zihinsel ve fiziksel olarak olgunlaştıkça, imparator olduğu gerçeği de eklenince eskisi gibi kafasına göre duygularını dışa vuramazdı.
O anda Qi Yan kendi işe yaramazlığından nefret etti. Nangong Jingnu'nun umduğu gibi kusursuz bir plan kurabilseydi onu en ufak bir kötülükten ve zarardan dahi koruyabilirdi.
Qi Yan Nangong Jingnu'nun tabağına tekrar yemek ekledi. Yiyişini seyretti, ardından şarap kabı almak için elini kaldırdı.
Qi Yan'ın eli şarap kabına ulaşamadan Nangong Jingnu onu durdurdu.
Nangong Jingnu: "Ne yapıyorsun?"
Qi Yan: "Bu kul Majestelerine eşlik edecek."
Nangong Jingnu: "Etme. Şarap sana iyi gelmez, hem hâlâ ilaç kullanıyorsun. Şarap içmen uygun olmaz. Yanımda oturarak eşlik etsen yeter."
Qi Yan: "Bu kul kendi bedenini tanıyor, Majestelerinin sandığı kadar da kötü değil. Ayrıca... Bu kulun şaraba elini süremeyeceği lafı yalandı. Çimenli Ovalar insanları kendilerini bildi bileli içerler."
Nangong Jingnu: "Hayır, içmene izin vermiyorum. Hiç olmazsa sağlığın tamamen düzelene kadar bekle, şu an yapabileceğin şey en fazla kabım boşaldıkça şarap doldurmak."
Qi Yan Nangong Jingnu'ya uzun uzun bakarken gözlerinden nezaket ve kalp acısı okunuyordu, "Peki ya Majesteleri? Majesteleri şarabın sağlığa iyi gelmediğinin farkında. Bu kulun kalbi de acımış olmaz mı?"
Nangong Jingnu'nun gözlerinin çevresi kızarırken kafasını başka tarafa çevirdi. Gözyaşlarını zorla geri gönderdikten sonra tekrar Qi Yan'a döndü. Narin elini şarap küpüne bastırarak mırıldandı, "Bırak bu kerelik kaçamak yapayım. Şu noktada içmekten başka ne yapabilirim bilmiyorum. En azından... Senin yanındayken endişe duymadan sarhoş olabiliyorum. Bana engel olursan artık içecek bir yerim bile kalmamış olacak."
Qi Yan şarap küpünü Nangong Jingnu'nun elinden aldı. Nangong Jingnu'nun kabını doldurdu, ardından vicdan azabı içinde dedi ki, "Eğer Majesteleri sarhoş olmak istiyorsa bu kul kabını doldurur. Sarhoş olduktan sonra iyi bir uyku çek. Bu kul Majestelerini yarın sabah uyandırır."
Nangong Jingnu tüm samimiyetiyle, "Teşekkürler," diyerek karşılık verdi.
... ...
Eskiden Nangong Jingnu'nun yapmayı en çok sevdiği şey içmekti. Şaraba doyamadığı bile söylenebilirdi. Kendi malikanesine taşındığı sırada saraylar bölgesindeki koca şarap koleksiyonunun neredeyse yarısını yanında götürmüştü. Öyle olduğu halde arada sırada malikane deposunu doldurmak için halktan insanların dünyasında kaliteli şarap arayışına girerdi. Ne var ki tahta çıkışından beri nadiren şarap içer olmuştu. Saray ziyafeti veriliyor bile olsa bir yudum alıp kabı bir kenara bırakıyordu. Sebebi ise sırf meclis toplantısına geç kalmak istememesiydi. Ufacık bir ihtimal dahi olsa kendini yapmayı en çok sevdiği şeyden uzak tutmuştu.
Şarap kabının yarısına geldiğinde Nangong Jingnu az çok sarhoş olmuştu. Açık tenli elini alnına dayayıp puslu gözlerle derin derin Qi Yan'a baktı, fakat bu esnada gözlerinden yaşlar dökülmeye başladı.
Bunu görmek Qi Yan'ın kalbini acıtsa da derin bir nefes vermişti. En büyük korkusu Nangong Jingnu'nun duyduğu tüm kederi içine tıkmasıydı, ağlayıp içindekileri boşaltması her zaman için iyi bir şeydi.
Qi Yan sandalyesini Nangong Jingnu'ya yaklaştırdı ve tek kolunu onun omuzlarına doladı.
Qi Yan: "Majestelerinin içinden ağlamak geliyorsa ağlasın. Biz bizeyiz."
Nangong Jingnu başını Qi Yan'ın omzuna yasladı ve kol yenini sımsıkı kavradı. Gözyaşları iri damlalar halinde akıyordu, "Biliyor musun? İmparator olduğumdan beri, eskiden en sıradan ve basit bulduğum şeyleri bile yapamıyorum."
... ...
Nangong Jingnu: "Ağlayamıyorum. İçimi dökemiyorum. Da-jie'nin ruhunun başında bekleyemiyorum. Birkaç gün önce kısacık bir süreliğine matem salonuni gitmiştim ki iç meclisten biri gelip bana gitmemi tavsiye etti. Alt rütbe kişinin üstünü ayağına getirtemeyeceğiyle alakalı bir şeyler saçmaladı ve matem salonunda uzun süre beklersem da-jie'nin ruhunun rahat içinde uyuyamayacağını söyledi."
... ...
Nangong Jingnu: "Da-jie tamamen benim dikkatsizliğimden dolayı öldü... O gün sekiz numara fazlasıyla garip davranıyordu. Kesinlikle saraylar bölgesi tenhayken bana suikast düzenlemek için gelmiş olmalı. Da-jie bir tuhaflık sezdi, o yüzden beni korumak için sekiz numarayı çeke çeke götürdü. Da-jie orada olmasaydı ölen kişi ben olurdum! Da-jie benim yerime felaketi göğüsledi. O yüzden de hayatını kaybederek geride ufacık iki çocuk bıraktı. Ama ben ne yapıyorum? Ruhunun başında beklemek gibi basit bir şeyi bile yapamıyorum."
... ...
Nangong Jingnu: "Büyük eniştemi gördüm. Bariz bir şekilde içi öfkeyle kaynıyordu ama yine de önümde diz çökmek zorunda kaldı... Hatamı nasıl telafi etmem gerektiğini bilmiyorum. Milyonların üstündeki bu makamın ne anlamı var? En insani duygularımı bile ifade edemiyorum. Seni buraya kapatıp herkesten saklamak zorunda kaldım... Benim yüzümden gün ışığına çıkamıyorsun."
Qi Yan: "Majesteleri..."
Nangong Jingnu: "Beni teskin etmeye çalışma. Her gün yeterince samimiyetsiz laf ve iki yüzlü dalkavukluk dinledim, sen de onlar gibi olmasan olmaz mı? Kim demiş imparator hata yapmaz diye? Hiç doğru değil, değil..."
Qi Yan bu üzüntü dolu itirafları dinlerken Nangong Jingnu'ya sarılmaktan başka bir şey yapamıyordu. Nangong Jingnu'nun sesi gitgide kısıldı, en sonunda ise aniden kesildi.
Qi Yan yüzünü ona çevirdi. Nangong Jingnu çoktan uykuya dalmıştı, gözyaşları ise hâlâ gözlerinin kenarlarında asılı duruyordu.
Qi Yan emindi ki Nangong Jingnu günlerdir iyi bir uyku çekmemişti. Zayıflamıştı ve tamamıyla bitkin görünüyordu. Fakat yine de göğü tepede tutmak zorunda kalmıştı, Qi Yan'ın ise... hiçbir yardımı dokunmamıştı.
Qi Yan derin bir nefes aldı, ardından Nangong Jingnu'yu kucağına aldı. Büyük bir güçlükle yatağın kenarına geldi, ardından onu yatırdı. Gerçi zorlanmasının sebebi Nangong Jingnu'nun ağır olması değildi. Qi Yan son zamanlarda pek aktif bir hayat sürmediğinden dayanıklılığı çabucak düşmüştü. Ne zaman fiziksel güç gerektiren bir şey yapsa uzun bir süre nefeslenmesi gerekiyordu.
Ve orada, Qi Yan bir süre yatağın önünde dikilip nefesini düzene soktuktan sonra masayı temizledi. Geri döndüğünde temiz bir havluyla Nangong Jingnu'nun yüzünü sildi. Ayakkabılarını ve çoraplarını çıkardı, mumları üfleyerek söndürdü ve kendisi de yatağa girdi.
Qi Yan kolunun üstüne yatıp Nangong Jingnu'ya baktı. Ay ışığının düşürdüğü hüzmelerin altında, "Majesteleri," diye mırıldandı, "Endişelerini paylaşmayı ne kadar çok istediğimi biliyor musun?"
... ...
Shangguan Wu'nun ricası üzerine Nangong Sunu'nun tabutu, Danyang Prensesi Shangguan Youhe de saraylara varana dek on gün kadar daha Ganquan Sarayı'nda kaldı. Shangguan Wu kızını kucağında matem salonuna götürdü ve, "Youhe, annen... burada yatıyor," dedi.
Youhe daha yeni yeni yürüyen bir çocuktu. Ölümün ne olduğu hakkında hiçbir fikri yoktu, haliyle daha önce hiç tabut da görmemişti. Küçük kız annesinin içeride olduğunu duyunca heyecanla tabutun kapağının üzerine kıvrıldı. Ufak eliyle kapağa hafifçe vurarak çocukça seslendi, "Anne, anne, çıksana dışarı."
En Büyük Prenses Chionghua o gün defnedilecekti. Kadın İmparator Nangong Jingnu, Zhuohua Prensesi Nangong Shunu, Shangguan Wu ve imparatorluk ailesinin birkaç küçük ferdi: Shangguan Fu, Shagguan Youhe, Qi Yuxiao, Nangong Shunu'nun adı altına kaydedilmiş olan Lu Zhongxing'in oğlu ve birkaç büyüğün oğullarının hepsi oradaydı.
Shangguan Youhe'nin ağzından bunlar çıktığında ortamdaki birçok kişinin gözleri kızardı.
Nangong Shunu yüzünü kol yeniye örtmüş ağlıyor, Nangong Jingnu'nun gözyaşları ise sessiz sessiz süzülüyordu. Sert ve metanetli Baş General Beyi'nin bile gözleri kanlanmıştı.
Qi Yuxiao ve Shangguan Fu büyük bir hüzünle ağlıyordu.
Shangguan Youhe kendinden biraz daha büyük olan diğer çocukların nesi olduğunu anlamamıştı. Kendini korkmuş hissetti, bu yüzden fal taşı gibi açılmış gözlerle Shangguan Wu'nun kollarına sokuldu.
Shangguan Wu Shangguan Youhe'nin sırtını sıvazladı, "Vakit geç oluyor, annenin artık yola çıkması gerek. Artık seni de gördüğüne göre gözü arkada kalmayacaktır."
... ...
Chengqi üçüncü yıl, dördüncü ayın altıncı günü. En Büyük Prenses Chionghua İmparatorluk mozolesinin dış salonuna defnedildi. Antik çağlardan beri bakan rütbesiyle İmparatorluk mozolesine yatırılan tek bir kadın bile olmamıştı.
Nangong Jingnu'nun kendisi de kadın olduğu, Nangong imparatorluk ailesi sayıca tükenmeye yüz tuttuğu ve azıcık aklı olan biri Chionghua Prensesi'nin Majestelerinin yerine can verdiğini görebileceği için meclis yetkilileri Nangong Sunu'nun İmparatorluk mozolesine defnedilmesine ses etmemişti.
Nangong Sunu gömüldükten sonraki gün Shangguan Wu birliklerini geri You vilayetine götüreceğini bildirdi. Fakat Nangong Jingnu onu imparatorluk çalışma odasına çağırdı.
Shangguan Wu: "Majestelerine selamlar."
Nangong Jingnu: "Büyük enişte, buyur. Biz bizeyiz, formalitelere uymana gerek yok."
Shangguan Wu: "Anlaşıldı."
... ...
Kısa bir sessizliğin ardından Nangong Jingnu telaşsızca, "Büyük enişteme anlayış gösterdiği ve da-jie'nin tabutunun başkentte kalmasına izin verdiği için teşekkür etmeliyim," dedi.
Shangguan Wu: "İmparatorluk mozolesine defnedilmek başa gelebilecek en büyük şereftir. Bu yetkilinin ricası, yüz sene sonra bu yetkilinin tabutunun başkente getirilmesi ve İmparatorluk mozolesinden elli mil öteye inşa edilecek bir kabre defnedilmesi."
Nangong Jingnu'nun yüzü bir miktar kasılmıştı. Shangguan Wu bariz bir şekilde onu karısından ayırdığı için eleştiriyordu. Chionghua Prensesi İmparatorluk mozolesine girebilirdi fakat Baş General Beyi'nin girmesinin imkanı yoktu. Karı-koca yüz sene sonra yan yana uzanamayacaklardı.
Nangong Jingnu: "Da-jie bir kurbandı, kendimi suçtan aklamam pek mümkün değil. Beni suçlayıp benden nefret etmek büyük eniştemin hakkıdır."
Shangguan Wu: "Bu yetkilinin ne haddine."
Nangong Jingnu: "Ama enişte, düşün bir. Da-jie kendi göçüp gidişi yüzünden You vilayeti ile meclisin ayrıştığını öğrenseydi nasıl hissederdi?"
Shangguan Wu sessiz kaldı. Nangong Jingnu lafına devam etti, "Ağabey baba, abla ise anne yarısıdır. Küçük yaşta annemi kaybettim, o yüzden da-jie benim için bir nevi anne gibiydi. Da-jie'nin göçüp gidişinin kalbimde bıraktığı acının büyük enişteminkinden aşağı kalır yanı yok. Aileden birinin böylesine kaçık olacağı kimin aklına gelirdi?"
Shangguan Wu: "...Majesteleri suçlunun icabına nasıl bakmayı planlıyor?"
Nangong Jingnu: "O gece yaşananların suçlusunun Linjiang Beyi olduğu kesinleşti. Ceza almamak için kaçmış, Dul Cariye Li'yi bile ardında bırakarak. Dul Cariye Li'nin unvanını aldım ve İmparator babamın ruhunun başında beklemesi için İmparatorluk mozolesine yolladım. Krallığın dört bir yanına tutuklama emri ilanları dağıtıldı. Suçlu ele geçirildiğinde kanunlara göre cezalandırılacak."
Shangguan Wu: "Ne zaman ele geçirilecek?"
Nangong Jingnu: "Gökler geniş ve yeryüzü sınırsızdır, tek bir kişiyi bulmak kolay olmayacak. Fakat ben hayatta olduğum sürece tutuklama emri geçerli kalacak. Eğer büyük eniştem güvenmiyorsa kendi arama ekibini de görevlendirebilir."
Shangguan Wu: "Peki ya onu yakalarsam?"
Nangong Jingnu: "Elbette istediğini yapabilirsin. Sekiz numara böylesine büyük bir suç işlemişken onu artık ben bile koruyamam. İlk meclis ele geçirse bile büyük eniştemin halletmesi için You vilayetine gönderilecek."
Shangguan Wu: "Gerçekten mi?"
Nangong Jingnu: "İmparator her sözünde ciddidir."
Shangguan Wu derin bir nefes aldı, ardından yumruklarını bir miktar sıktırdı, "Pekala."
Shangguan Wu'nun yüz ifadesinin biraz da olsa düzeldiğini görünce Nangong Jingnu konuyu değiştirdi. Gitmekte acele etmesine gerek olmadığını söyledi, üç ila beş gün daha başkentte kalıp sonrasında Shangguan Fu'yu yanında You vilayetine götürebilirdi.
Shangguan Wu'nun yüzünde şaşkın bir ifade belirdi, "Majesteleri... ne demeye çalışıyor?"
Nangong Jingnu: "Samimiyetimin göstergesi. Eskiden da-jie buradaydı, o yüzden Fu-er'ın başkentte yaşayıp burada eğitim almasında sorun yoktu. Artık da-jie olmadığına göre You vilayetinin aristokrat oğlunu daha fazla burada tutmanın haklı çıkarılabilir bir yanı yok."
Ne de olsa Shangguan Wu bir askeri yetkiliydi; lafı hiç eğip bükmeden bir soru yöneltti, "Majesteleri Fu-er'ı serbest bırakmaktan korkmuyor mu?"
Nangong Jingnu gülümseyerek yanıtladı, "Ortada korkacak ne var?"
Shangguan Wu'nun cevap vermediğini görünce Nangong Jingnu çenesini hafifçe kaldırıp kendine güvenerek ve kararlı bir şekilde dedi ki, "Büyük enişte, çok eski bir deyiş vardır: Su tekneleri yüzdürür ama devirebilir de. Fakat sakin rüzgarlar ve dingin sular tekneyi nasıl devirsin? Nangong ailesinin hükümdarlığı daha iki nesildir devam ediyor olsa da İmparator babam siyasette azimliydi ve halkını önemserdi. Yetkilileri ellerindeki meziyete göre atadı. Bu hükümdarlık bir önceki hanedandan deliklerle dolu bir şekilde bırakılmıştı, yapılmayı bekleyen bin tane işi vardı. Ben kadın olabilirim fakat meclis yetkililerinin saygı ve yönlendirmesine nail oldum. İmparator babamla yarışmaya cüret edemeyecek olsam da bu hükümdarlığa karşı 'vicdanımın tamamen rahat olması' ilkelerini benimsedim. You vilayetinin Shangguan hanesi nesillerdir kendi içinde miras bırakılıyor. Her nesilden bir isim kendini tarih kitaplarına geçirdi, halktan insanların saygısını kazanmış bir miras bu. Böyle bir barış döneminde savaş dumanları çıkarırsa, sonucunun galibiyet ya da mağlubiyet oluşundan bağımsız, nesillerdir miras bırakılan o yiğit isim artık kaybedilir. You vilayetine her zaman nezaketle muamele ettim ve da-jie de İmparatorluk mozolesine yatırıldı. Meclisin tam olarak neyden korkması gerektiğini gerçekten anlayamadım."
Shangguan Wu sesli bir şekilde güldü, "Bu yetkili kendini yanlış ifade etti."
Nangong Jingnu sessiz bir iç çekti, "Büyük eniştemin haberi yok ama zamanında Fu-er'ın başkentte tutulması fikri da-jie'den çıkmıştı. Şimdi düşündüğünde büyük eniştem da-jie'nin göğüslediği sıkıntıları göremiyor mu? Bir anne millerce yol giden oğlu için endişe duyar. Da-jie oğlundan ayrılmaya nasıl dayandı? You vilayetini korumak için verilmiş acı dolu bir karardı sadece. Daha da-jie'nin kemikleri soğumadı, büyük enişte... Onun göğüslediği acıların boşa gitmesine izin verme."
Shangguan Wu: "..."
Nangong Jingnu: "Büyük enişte, seninle lafı dolandırmadan konuşabildiğime göre olabilecek herhangi bir öngörülmemiş değişikliğin üstesinden gelebileceğime inanıyorum. Fakat inkar edilemez bir şekilde da-jie'nin başına gelenden sorumluyum. Bir tek umuyorum ki ailelerimizin arası nesiller boyu iyi kalır, iyi günde de kötü günde de."
Shangguan Wu: "Bu yetkili Majestelerinin cesaretine hayran kaldı, fakat Fu-er'ı yanımda götürmeyeceğim. Annesinin yasını tutması için üç seneliğine başkentte bırakacağım. Majesteleri üç yıl sonra onu geri You vilayetine gönderebilir."
Nangong Jingnu: "Sen öyle diyorsan. Büyük eniştemin fikrini almak istediğim... bir şey daha var."
Shangguan Wu: "Dinliyorum."
Nangong Jingnu: "Çocuklarımız arasında bir evlilik ayarlamak istiyorum. Büyük eniştem ne düşünüyor?"
Shangguan Wu kaşlarını çattı, "Yuxiao ve Fu-er mı?" Biraz tadı kaçmıştı. İlk olarak Yuxiao'nun dünyaya gelişinin ayrıntılarından haberdardı. Nangong Sunu hayattayken bu çocuğu epey sevmiş olsa da Shangguan Wu öyle statüdeki bir kızın kendi ilk meşru oğluna denk olduğunu düşünmüyordu. İkinci olarak Qi Yuxiao resmiyette kadın imparatorun kızı olarak geçse de bir Fuma'nın soyadı, Baş General Beyi'ninki ile nasıl yarışabilirdi ki?
Shangguan Wu: "Majesteleri, Fu-er'ın kaderinde öyle bir şey olmayabilir. İleride benim mevkimi devralıp You vilayetini savunması gerekecek. Ekselansları Prenses ile olmaları mümkün değil."
Bunları duyduğunda Nangong Jingnu biraz rahatsız oldu. Bunu zaten Shangguan Wu istese Nangong Jingnu istemezdi. Yuxiao'yu evlendirip uzağa göndermek gibi bir niyeti yoktu. Fakat Nangong Jingnu bunların hiçbirini yüz ifadesine yansıtmadı ve onun yerine gülümsedi, "Büyük eniştem yanlış anladı, Youhe'den bahsediyordum."
Shangguan Wu şimdi daha da kuşkulanmıştı. Youhe daha kaç yaşındaydı? Ve neden daha önce hiç Majesteleri Kadın İmparator'un bir oğlu olduğunu duymamıştı?
Nangong Jingnu sabırla açıkladı, "İmparator babam vaktiyle peş peşe iki kadın imparator gelemeyeceğine dair bir yasa çıkarmıştı. O yüzden bu krallığı bir Veliaht Prens devralmalı. Youhe'yi başkentte tutmak ve onu hem kızım hem de gelinim olarak yetiştirmek istiyorum. İleride bir Veliaht Prens'imiz olduğunda Youhe Veliaht Prens'in eşi olacak. Onların çocukları da gelecekte Nangong ailesinin dördüncü hükümdarı olacak."
— — —
Yazarın notu:
İşte bugünün bölümü. Teşekkürler millet, sağlığınıza dikkat edin.
Bölüm 280: Sevilenin, sevilmeyenin ve ayrılık acısının kaçınılmaz buluşması
Ertesi sabah ilk Qi Yan uyandı. Kollarının arasında uyuyan Nangong Jingnu'yu görünce anında parlak bir şekilde gülümsedi.
Nangong Jingnu uykusunda çok huzurlu görünüyordu. Qi Yan kalbi mutlulukla dolup taşıyor gibi hissetti. Nangong Jingnu'nun alnına bir öpücük kondurdu, ardından ona sarılırken bir anlığına dalıp gitti. Tekrar gözlerini açıp da camdan dışarı baktığında... sabahın erken saatlerini geride bırakmışlardı. Artık onu uyandırması lazımdı.
Kapının tıklatılma sesi duyuldu. Qi Yan sonra fark etti ki kendi ilaç saati de gelmişti.
Gu Rolan halkın arasından geliyordu, bu yüzden saraylardaki kurallar hakkında pek bir bilgisi yoktu. Zaten Qi Yan genelde epey erken uyanıyordu, o yüzden Gu Rolan hep kısaca kapıya vurup direkt içeri girerdi.
O gün de aynısı oldu. Gu Rolan elinde bir kâse ilaçla kapıdan içeri girdi.
Qi Yan battaniyeyi Nangong Jingnu'nun üzerine çekip her tarafını örtmüş oldu.
Gu Rolan: "Da-ge, ilaç vak..."
Tek kolu açıkta, battaniyeye sarınmış Qi Yan'ın bir parmağını dudaklarının önüne koyduğunu gördü.
Gu Rolan bir an şaşakaldı, çünkü yatakta bariz bir biçimde iki insan yatıyordu. İçeride uyuyan kişinin kim olduğunu tek seferde bulduğu için Gu Rolan'ın yüzü anında kıpkırmızı oldu.
Qi Yan parmağını masaya doğrulttu. Gu Rolan ilaç kâsesini masaya bıraktı, ardından uçarcasına oradan kaçıp gitti.
"Bam" Kapının kapatılma sesi Nangong Jingnu'yu uyandırmayı başarmıştı. Mutsuz mutsuz "Mmn" dedi, ardından gözleri kapalı halde Qi Yan'ın tarafına doğru eliyle yokladı. Kollarını Qi Yan'ın beline doladığında çatık kaşları nihayet gevşedi. Yeni uyanmış birinin tembel sesiyle, "Kimdi o?" dedi.
Qi Yan: "Rolan, bana ilaç getirmeye gelmiş."
Nangong Jingnu'nun gözleri anında açıldı. Qi Yan: "Çıktı çoktan."
Nangong Jingnu: "Saat kaç?"
Qi Yan: "Meclis toplantısı saati geçeli çok oldu."
Nangong Jingnu: "Siktir! Beni neden uyandırmadın?!"
Qi Yan gülümseyerek, "Majesteleri, bağışla lütfen. Bu kul uyandığında toplantı saati geçmişti zaten," dedi.
Nangong Jingnu: "Ganquan Sarayı'nda kimse yok ve bugün resmi olarak tahta çıkışımın ilk günüydü! Ama resmen meclis toplantısını kaçırdım..."
Qi Yan battaniyeleri doğruca kaldırdı. Kıyafet dolabına yürüdü, ardından Nangong Jingnu için temiz giysiler çıkardı. Nangong Jingnu Qi Yan'ın tamamıyla çıplak olan vücudunu gördüğünde, "Hakikaten krallığı tehlikeye sokacak bir güzellik!" diye mırıldanmaktan kendini alamadı.
Qi Yan: "Majesteleri bir şey mi dedi?"
Nangong Jingnu: "Demedim... Sen de kalkmalısın, ilacını aldıktan sonra gidip kahvaltı yap. Ben önden çıkayım."
Qi Yan: "Pekala."
Nangong Jingnu kendi yatak odasına dönerken orada beklemekte olan çok sayıda muhafız olduğunu gördü. Bir hadım çok büyük bir telaş içerisinde birini arıyordu, o yüzden Nangong Jingnu onun yanına gitti, "Tüm bu yaygaranın sebebi ne?"
Hadım Nangong Jingnu'yu görünce anında dizlerinin üzerine düştü, "Majesteleri, sonunda sizi bulduk! Korkunç bir şey oldu!"
Nangong Jingnu: "Sadece... yürüyüş yapmak için imparatorluk bahçesine gitmiştim. Ne oldu?"
Hadım sarımsak kırar gibi başını yere vurdu, ardından dehşet içinde rapor verdi, "Majestelerine bildiriyorum, dün gece... Ekselansları Chionghua suikaste kurban gitmiş..."
Nangong Jingnu: "Ne dedin sen?!"
Hadım ağlarcasına yanıtladı, "Ekselansları Chionghua dün gece suikaste kurban gitmiş, biz hizmetkarlar onu bulduğumuzda cesedi çoktan soğumuştu. Ekselanslarının göğsüne saplı bir hançer vardı, her yer kan olmuştu..."
Nangong Jingnu'nun yüzü anında kireç gibi oldu. Bedeni olduğu yerde sallandı, az kalsın düşecekti.
Hadım: "Biz hizmetkarlar Majestelerini bulamadık, o yüzden haddimizi aşarak Komutan Efendi'yi çağırdık. Majesteleri biraz daha bulunamasaydı yasaklı bölüme dalacaktık. Majesteleri... Sizin sağlığınız en büyük önem arz eder!"
Nangong Jingnu: "Beni oraya götür."
Hadım: "Majesteleri, lütfen bu hizmetkarı takip edin."
Nangong Jingnu uçarcasına geniş ve hızlı adımlarla ilerliyordu. Hadım Nangong Jingnu'nun yakınından koşarken konuşmaya devam etti, "Büyük Ekselans'ın cesedi Ganquan Sarayı'nda bulundu, Majestelerinin yatak odasına uzaklığı beş yüz adım ya var ya yok. Biz hizmetkarlar Majestelerinin güvenliğinden endişe ettiğimiz için yetkimizi aşan bir karar vererek kontrolü devralması için Komutan Efendi'yi davet ettik. Majesteleri bağışlasın."
Nangong Jingnu: "Kapa çeneni!"
Hadım çenesini kapattı. Yolda giderken de çok sayıda saray hizmetçisine denk gelmişlerdi. Muhafızlar Nangong Jingnu'yu görünce birbiri ardına diz çöktü. Gongyang Huai de Nangong Jingnu'yu fark etmişti, peşinde bir grup muhafızla yanına geldi ve Nangong Jingnu'nun önünde diz çöktü, "Majestelerine selamlar!"
Nangong Jingnu: "Da-jie... Nerede?"
Gongyang Huai: "İkincil odanın içinde."
Nangong Jingnu elbisesinin eteğini topladı ve doğruca ikincil odaya koştu. İkincil odanın kapıları açıktı, saray hizmetkarlarından oluşan bir kalabalık girişin önünde diz çökmüş beklemedeydi. Fakat Nangong Jingnu'dan emir gelmediği için üzerlerinde yas kıyafetleri yoktu.
Nangong Jingnu ikincil odaya girdi. Bir sebepten, ikincil odanın iç mekanı bugün ürpertici bir hava yayıyordu. Kapılardan girdiği gibi masanın üzerine yatırılmış ceset görüş açısına girdi. Üzerine beyaz bir kumaş örtülmüştü.
Nangong Jingnu'nun adımları durdu. Daha fazla yaklaşmaya olan gönülsüzlüğünden cesetten üç adım uzakta durdu. Peşinden gelen bütün saray hizmetkarları ve muhafızlar girişin dışına diz çökmüştü.
Gongyang Huai girişte bir an tereddüt ettikten sonra içeri adımını attı. Nangong Jingnu'nun yanına gitti, ardından kısık bir sesle şöyle dedi, "Bu yetkili... suç taşıyor. Saray hizmetkarlarının söylediğine göre... Ekselansları Chionghua'nın cesedi bulunduğunda... çoktan soğumuş haldeymiş. Cinayet aletinin Ekselanslarının göğsüne saplı o hançer olduğuna dair önden bir sonuca varmışlar... Otopsi incelemecisi dışarıda bekliyor, kararı Majesteleri versin."
Nangong Jingnu: "Defol."
Gongyang Huai: "Anlaşıldı, Majesteleri sağlığına dikkat etsin."
Gongyang Huai kapıları ardından kapattıktan sonra oda biraz loş bir hal aldı.
Nangong Jingnu ileriye doğru iki adım attı, ardından titreyen ellerle cesedin üzerindeki beyaz örtüyü kaldırdı.
Orada sessiz sessiz yatan, yüzü tamamen renksiz bir hal almış Nangong Sunu'yu gördü. Göğsüne denk gelen kumaş kanla kızıla boyanmıştı, koyu kırmızıydı.
Nangong Jingnu'nun dudaklarından "da-jie" kelimesi döküldükten sonra dizlerinin üzerine düştü. Masanın üzerine kıvrılıp ağlamaya başladı.
Nangong Jingnu: "Da-jie... Seni yüzüstü bıraktım. Da-jie, hepsi benim suçum."
... ...
Ne kadar yazıktı. Nangong Sunu onu bir daha asla duyamazdı.
Orada sessizce yatıyordu. Yüzünden pek bir ıstırap okunmuyordu, fakat o keskin ve zeki bakan gözler bir daha asla açılmayacaktı. Gözlerinin kenarlarındaki kırışıklıklar da daha belirgin bir hal almıştı.
Artık Nangong Jingnu kaç defa ailesinden birinin cesedini görmek zorunda kaldığını sayamaz olmuştu. İlk seferin En Büyük Prens Nangong Ping olduğunu hatırladı... O esnada üzülmekten çok, korkmuştu. Nangong Jingnu ilk defa o zaman ölü bir insanın çok korkunç olduğunu hissetmişti...
Ve sonra, dokuz numara da gitmişti. Daha küçücüktü... Nangong Jingnu o sefer üzülmüştü.
Ve ondan sonra... İnsanlar onu geride bırakmayı sürdürmüştü. Ona en çok değer veren İmparator babası. Her yolu deneyerek onu kışkırtan ve sürekli zorbalık eden liu-ge. Tahtla arasında bir adım mesafe kalmış wu-ge; sakatlığına rağmen eskiden beri yeşim kadar nazik biri olan o gege. En yüksekteki mevkiyi devralma konusunda en çok umut taşıyan, yabancı topraklarda ölen san-ge... Kayıplara karışan yedi numara.
Erkek kardeşlerinin çoğu gitmiş olsa da, Nangong ailesinin üç kızı hâlâ sağ salimlerdi. Nangong Jingnu tahta çıktığı için ailesinin artık tehlikede olmayacağını düşünmüştü...
Fakat yanılmıştı. En çok güvendiği kişi olan da-jie'si hiç uyarı vermeksizin onu geride bırakmıştı...
Fu-er'a ne olacaktı? Youhe da henüz çok küçüktü. Da-jie'sinin You vilayetine dönmesini bekleyen büyük eniştesi... Nangong Jingnu şimdi ne yapacaktı?
İmparatorlar sadece göklerin, yeryüzünün ve ebeveynlerinin karşısında eğilirdi. Fakat Nangong Jingnu kuralların dışına çıkarak Nangong Sunu için alnını üç defa yere vurdu. Tekrar ayağa kalktığında sessizce Nangong Sunu'nun yüzünü yeniden beyaz örtüyle örttü, "Da-jie, Fu-er ve Youhe'ya senin yerine iyi bakacağım. Yemin ederim dünyanın derinlerine kadar kazmam bile gerekse suçluyu bulacağım ve cesedini paramparça edeceğim!"
Nangong Jingnu gözyaşlarını sildi ve ikincil odadan dışarı yürüdü. Bir imparator öyle kolay kolay yabancılara güçsüz halini gösteremezdi.
Dışarıda diz çöken büyük bir kalabalık vardı. Nangong Jingnu şöyle bir göz gezdirdi, ardından soğuk bir sesle dedi ki, "Söyleyeceğim emri çıkar. Saraylar bölgesindeki bütün saray hizmetkarları üç divanın ortak yargılamasına teslim edilecek. Suçlunun üç gün içerisinde bulunmasını istiyorum."
Gongyang Huai: "Emredersiniz."
Nangong Jingnu: "Phoebe zhennan odunundan bir tabut hazırlayın ve Chionghua Prensesi'ni içine yatırın. Yas salonu buraya kurulacak. Ayrıyeten, Fu-er'ı saraya getirmesi için birini yolla. Önce gelip beni görsün..."
Hadım: "Emredersiniz."
Nangong Jingnu: "You vilayetine bir ölüm ilanı gönderin, Baş General Beyi'ni başkente davet edin."
Hadım: "Emredersiniz."
Gongyang Huai: "Majesteleri, lütfen bekleyin! Bu yetkilinin Majestelerine söylemek istediği bir şey var."
Nangong Jingnu: "Ayağa kalk ve söyle."
Gongyang Huai: "Anlaşıldı."
Gongyang Huai Nangong Jingnu'nun yanına geldi ve hafifçe öne eğilip fısıldayarak anlatmaya başladı, "Baş General'i başkente çağırma konusunda bu yetkili haddini aşarak Majestelerinden tekrar düşünmesini istiyor. Baş General'in Ekselansları Chionghua ile uyumlu bir ilişkisi olduğu herkesçe bilinen bir şey. Ekselansları Chionghua'nın saraylar bölgesinde trajik bir şekilde can vermesi... Bu yetkili gereksiz problemler oluşmasından korkuyor. Ölüm ilanı çıkarıp sonrasında Chionghua Prensesi'ni geri You vilayetine götürmeleri için önemli yetkilileri görevlendirmek daha iyi olur. Böylelikle Baş General kin gütmeye başlasa bile yolculuğu bölmek gibi kendine zararı dokunacak faktörlerden dolayı kendine hakim olacaktır. Kanunda yazdığı gibi... Derebeyleri başkente gelirken yanında beş bin hane askeri getirebilir. Baş General'in yetki alanındaki You vilayeti askerlerinin tümü on adama denk güçte. Ekselansları Chionghua'nın getirdiği askerleri de katınca... toplamda yaklaşık on bin kişi olacak. Majesteleri... lütfen tekrar düşünün."
Nangong Jingnu bir anlığına sessiz kaldı. "Durum buysa... durun biraz. Biraz düşüneyim."
Gongyang Huai: "Majesteleri bilgedir."
Nangong Jingnu: "Ah, bir şey var."
Gongyang Huai: "Bu yetkili dinliyor."
Nangong Jingnu: "Bizzat Pixiang Odası'na git, Linjiang Beyi'ni öğleyi bir saat geçe benimle görüşmesi için çalışma odasına davet et."
Gongyang Huai: "Anlaşıldı."
... ...
Nangong Jingnu koşar adım Qi Yan'ın yatak odasına gitti. Hızla içeri daldığında, daha bir şey söyleyemeden gözyaşları süzüldü.
Qi Yan uzun süredir Nangong Jingnu'nun kendini bu kadar kaybettiğini görmemişti. Nangong Jingnu kadın imparator olduğundan beri geçmişteki güçsüzlüğünü de gittikçe geride bıraktığı söylenebilirdi. Birdenbire onu bu halde görünce Qi Yan da açıklanamaz bir şekilde telaşa kapıldı. Kafasında Nangong ailesinin başına yine bir şey gelmiş olabileceğine dair hafif bir tahmin oluşmuştu.
Qi Yan Nangong Jingnu'yu kendine çekip sarıldı, bir şey söylemek yerine nazik hareketlerle teskin etmeye çalıştı.
Nangong Jingnu: "Yuanjun... Da-jie artık yok."
Qi Yan uzunca bir süre sessiz kaldıktan sonra sessizce, "Ne oldu?" diye sordu.
Nangong Jingnu: "Biri kalbine hançer saplamış. Muhafızlar onu bulduğunda çoktan... Benim suçum, hepsi benim suçum! Da-jie'ye eşlik etmesi için birkaç kişi yollamış olsaydım böyle bir şey yaşanmazdı!"
Qi Yan sessiz bir iç çekti. Nangong Jingnu'nun başının arkasını okşadı.
Nangong Jingnu hıçkırıklarından nefes alamıyordu, "Bunu Baş General Beyi'ne nasıl açıklayacağım, Fu-er'a nasıl söyleyeceğim? Youhe daha çok küçük... Gözlerimin önünde annesinin başına bir şey geldi, suçu üstümden atmam mümkün değil!"
Qi Yan: "Bu kul Majestelerinin kederini anlıyor, ama... bu kulun fikrince diğer iki göreve öncelik verilmeli."
Nangong Jingnu: "Neden... Neden önem verdiğim ailenin tamamı beni bir bir terk etti? Neden ailemin başına bu kadar büyük bir olay gelmişken normal bir meimei gibi da-jie'yi uğurlayamıyorum... Onun yerine büyük resim denen şeye mi bakmam gerek? Neden bir insan için yas tutmak gibi en temel haktan bile yoksunum..."
Nangong Jingnu'nun ağzından çıkan her bir kelime Qi Yan'ın kalbine saplanmıştı. Daha önce çok defa kendi elleriyle Nangong Jingnu'ya böyle bir acı yaşatmıştı, ailesinin sayıca büyük bir düşüş yaşamasına o neden olmuştu. O yüzden acısına acı ekleniyordu... Kaldı ki Qi Yan suçlunun muhtemelen önceki hanedanın prensesi için çalışan biri olduğunu düşünüyordu. Nangong Jingnu'ya suikast düzenleme niyetindelerdi, fakat Nangong Sunu o felaketin önüne kalkan olmuştu...
Şimdi deyince, bu meseleden kısmen o da sorumluydu. O olmasa önceki hanedanın prensesi bu kadar öfkeli ve çaresiz bir halde olmazdı. Birazcık daha güçlü olsaydı... Önceki hanedanın prensesiyle aşık atacak kadar güçlü olsaydı... Olaylar bu şekilde gelişmeyebilirdi.
Birdenbire Qi Yan'ın kafasından keskin bir acı yükseldi. Öylesine canını yakmıştı ki gözleri karardı ve zihninde tek bir düşünce dahi kalmadı...
Kim bilir ne kadar süre geçtikten sonra acı biraz dindiği için Qi Yan nihayet kendine geldi. Nangong Jingnu hâlâ kollarının arasında ağlıyor, kendi hatalarını ve pişmanlıklarını anlatarak içini döküyordu. Qi Yan'ın kolları hâlâ Nangong Jingnu'nun etrafına dolalı haldeydi, fakat aniden etrafındaki her şey ona yabancıymış gibi hissetti. Hiçbir şey gerçekçi gelmiyordu.
Nangong Jingnu: "Sen de bu olayın sorumlusunun ben olduğumu düşünüyorsun, değil mi?"
Qi Yan dişlerini sıkarak Nangong Jingnu'ya sarılan kollarını biraz sıktırdı. Sanki kendini gerçek dünyada gibi hissedebilmesinin tek yolu buydu...
Nangong Jingnu'nun göremeyeceği bir açıdan, Qi Yan'ın başı terle kaplanmıştı. Kaşlarını iyice çatmıştı.
Nangong Jingnu çaresizlik içinde gözlerini kapattı. Yanağından tek bir gözyaşı sessizce süzüldü.
Qi Yan derin bir nefes aldı. "Majesteleri... Lütfen beni dinle."
Nangong Jingnu: "..."
Qi Yan: "Bu kul... Bu kul ne diyordu?"
Nangong Jingnu bu soruyu biraz garipsedi, fakat yine de en son kısmı tekrarladı, "Öncelik verilmesi gereken iki görev olduğunu söylüyordun."
Qi Yan: "Ah, doğru. Öncelik verilmesi gereken iki görev var. Biri suçluyu bulmak, diğeri ise da-jie'nin cenazesinin nasıl yapılacağını bulmak."
Nangong Jingnu: "Dünyanın derinlerine kadar kazmam bile gerekse suçluyu bulacağım! Emin olamadığım asıl şey ikinci görev, senin fikrini duymak istiyorum."
Qi Yan: "Mm. Da-jie'nin cenaze işlemleri konusunda iki alternatif var. Birincisi tabutu geçici olarak başkentte tutmak, sonrasında defin töreninin düzenlenmesi için kusursuz fengshui'li bir bölge seçmek. Törensel açıdan böylesi onurlu bir cenaze olur. Diğer seçenek ise imparatorluk ailesinin fertlerinden birini ya da meclisin önemli bir yetkilisini da-jie'nin tabutunu You vilayetine götürmesi için görevlendirmek. Baş General Beyi'ni cenaze işlemlerini devralmaya çağırır ve da-jie'nin tabutunu Shangguan ailesi kabristanına gömmesine izin verirsin. Bu da sıradan bir cenaze olmuş olur. Majesteleri ne düşünüyor?"
Nangong Jingnu: "Büyük bir cenaze düzenlemek istiyorum, verdiğim değer ve duyduğum kederin bir göstergesi olarak imparator mozolemin inşası bitene kadar da-jie'nin tabutunu bekletmek istiyorum, mozolenin dış odasında yatabilsin diye. Ama... Bu olay da-jie'nin başına Ganquan Sarayı'nda geldi sonuçta. Beş bin You vilayeti askeri başkent sınırları içerisinde. Baş General Beyi yasal olarak beraberinde beş bin asker getirebilecekken onu başkente çağırmak konusunda Gongyang Huai... Baş General Beyi'nin keder ve öfkeye kapılıp ayaklanmasından korkuyor. Senin fikrini almak için buraya gelmemin sebebi bu."
Qi Yan: "Bu konuya ilişkin bu kulun Baishi'den farklı bir görüşü var. Bu kulun fikrince Majesteleri ölüm ilanı çıkararak Baş General Beyi'ni başkente çağırmalı."
Nangong Jingnu: "Ama... O on bin You vilayeti askerine ne olacak?"
Qi Yan: "You vilayetinde yüz bin asker var. Eğer Baş General Beyi ayaklanma çıkarmak isterse askerleri You vilayetinden harekete geçirerek daha yüksek bir başarı şansı elde eder ve savaş açmak için de iyi bir sebebi olurdu. Bu kulun fikrince büyük bacanağımın başkente davet edilmesi aradaki bağ ve gerekçeden kaynaklı olur. Da-jie'nin tabutunu nereye koyacağınızı yüz yüze tartışmanız iyi olur. Meclis de bu konuda hiç olmazsa açık ve dürüst olmak zorunda; You vilayetinin eline birlikleri harekete geçirmesi için hiçbir bahane verilmesin. Kimse böyle bir şeyin olduğunu görmeyi istemez neticede. Eğer bu yüzden silaha başvururlarsa da-jie de dokuz pınarların altında huzura eremez. Ama..."
Nangong Jingnu: "Ne?"
Qi Yan: "Meclis saygı gösterse bile You vilayetinin ayaklanmasını önlemeye yetmeyebilir. Başka yöntemlere de başvurmak lazım."
Nangong Jingnu: "Aklında bir fikir var mı?"
Qi Yan'ın gözlerinde karmaşık bir ifade vardı. Uzun süren bir sessizliğin ardından söyle dedi, "Öncelikle Majesteleri mektupta Baş General Beyi'nin Danyang Prensesi'ni de yanında getirmesini açık bir dille belirtmeli."
Nangong Jingnu: "Baş General Beyi'nin iki çocuğunu da başkentte rehin tutmamı mı söylüyorsun? Bu uygun olmaz, sence de öyle değil mi?"
Qi Yan başını iki yana salladı. "Bu kul öyle bir hataya düşer mi? Öyle yaparsak Baş General Beyi'ni ayaklanma çıkarmaya itmiş olmaz mıyız?"
Nangong Jingnu: "O zaman neyi kastettin?"
Qi Yan: "Youhe'yı başkentte tut. Baş General Beyi Fu-er'ı geri You vilayetine götürsün."
Nangong Jingnu: "Olur mu öyle? Sonuçta Fu-er Baş General Beyi'nin oğlu. Fu-er'ın teyzesi olarak ona başkentte kötü muamele de edecek değilim. Ama onu Youhe ile değiş tokuş edersek ve büyük eniştem isyanda ısrar ederse... Youhe'yı tehlikeye atmış olmaz mıyız?"
Qi Yan: "Da-jie kötü niyetli biri tarafından öldürüldü. Şu an tek yapabileceğimiz büyük resme de katkıda bulunması ön koşuluyla, var gücümüzle onun çocuklarının iyiliği için plan yapmak. Ne kadar yapılsa kârdır. Bir düşünsene... Neticede Youhe bir kız; babası tarafından yetiştirilmesi işleri hiç de kolaylaştırmaz. Youhe'yı senin yanına getirmek adil ve onurlu bir davranış olur... Kaldı ki büyük bacanağım hayatının en parlak evresinde. Artık Baş General Beyi olduğu için Fuma statüsünden de kurtulmuş oldu. Da-jie göçüp gitmişken... Büyük bacanağım üç yıla falan tekrar evlenebilir. O esnada oğlu yanında olmazsa yeni eşinin aklında kaçınılmaz olarak başkaca düşünceler oluşur. Büyük bacanağımın başka bir oğlu daha olursa Fu-er'ın statüsünün değişmeyeceğinin garantisini verebilir misin?"
Shangguan Wu'nun tekrar evlenebileceğini duyunca Nangong Jingnu içine dolan histen hiç de hoşlanmadı... Bu dünyada tüm hayatını tek bir insana adayanlar çoğunlukla kadınlar oluyordu. Erkeklerin kendilerini ömür boyu tek bir insana saklaması nadir görülüyordu.
Nangong Jingnu: "Mantıklı bir şey söyledin. Ama Youhe'nın tek başına büyük resme bir etkisinin olacağına inanabileceğimi sanmıyorum."
Qi Yan bir an daha sessiz kaldı. Nangong Jingnu'nun gözlerine bakarak, "Bir sonraki adım için... Majesteleri bir yalan söylemek zorunda kalacak," dedi.
Nangong Jingnu: "Ne hakkında?"
Qi Yan: "Büyük bacanağım buraya gelince ona Youhe'nın burada kalmasına izin vermesini söyle... Gelecekte Majesteleri bir Veliaht Prens dünyaya getirirse Youhe hiç şüphesiz Veliaht Prens'in cariyesi olur. Youhe ile Veliaht Prens'in çocuğu, iki nesil sonranın imparatoru olur."
Nangong Jingnu Qi Yan'ın bakışlarına karşılık vererek ciddiyetle, "Biliyorsun ki..." dedi.
Qi Yan: "Bu kul biliyor. Tüm bunlar büyük resim uğruna. Önceki hanedanın prensesi şu an sorun çıkarma peşinde, bu kul Luo'nun kuzeyinin de rahat duracağını sanmıyor. You vilayeti meclis ile Luo'nun kuzeyi arasındaki bir bariyer. Bir savaş çıkarsa Luo'nun güneyini savunmak için zamanında ordularını gönderebilecek tek yer You vilayeti. Ne olursa olsun büyük bacanağımın gazı alınmalı. Prensesi asilzade oğullarından biriyle takas edebiliriz. Bu sözü vermek yeterli miktarda iyi niyet ve tazminat ortaya koymuş olur. Şu noktada meclis sahiden You vilayetinden gelecek bir isyana karşı koyacak güce sahip değil, tek çıkar yol bu."
Nangong Jingnu: "Anladım. Ben çıkayım, Fu-er az sonra gelse gerek. Birtakım soruları cevaplaması için sekiz numaranın da getirilmesini emrettim."
Qi Yan: "Kendine dikkat et, Majesteleri."
... ...
Nangong Jingnu Ganquan Sarayı'na döndü ve bir saat daha bekledi. Bir hadım rapor verdi: Baş General Beyi'nin oğlu Shangguan Fu gelmişti.
Nangong Jingnu öyle bir emir vermediği için hiç kimse Chionghua Prensesi'nin vefat ettiği haberini belli etmeye cesaret edememişti. Shangguan Fu çalışma odasına girdi, ardından saygıyla eğildi. Gülümseyerek, "Küçük teyze," diye seslendi.
Shangguan Fu'nun yüzündeki samimi tebessümü gören Nangong Jingnu'nun gözyaşları az kalsın gözlerinden boşalacaktı. Bu kadar küçük bir çocuğa annesinin artık bu dünyada olmadığı nasıl söylenir, bilmiyordu.
Nangong Jingnu: "Fu-er, gel buraya."
Shangguan Fu: "Anlaşıldı."
Nangong Jingnu Shangguan Fu'ya sarıldı, ardından gözyaşları yanaklarından süzüldü.
Shangguan Fu şaşkınlık içinde, "Küçük teyze, iyi misin?" diye sordu.
Nangong Jingnu: "Fu-er, annen..."
Chengqi üçüncü yıl, üçüncü ay.
En Büyük Prenses Chionghua vefat etti. İmparator büyük bir kedere boğuldu; Majesteleri imparatorun tabut odununu ve imparator mozolesinin dış odalarından birini Chionghua Prensesi'ne bahşetti. Chionghua Prensesi'nin ilk kızı Shangguan Youhe annesinin geçmişteki haklarının tamamını miras aldı.
Chionghua Prensesi'nin ölüm ilanı krallığın dört bir yanına dağıtıldı...
Ondan başka, ölüm ilanıyla beraber dört bir yanda bir de tutuklama emri dağıtıldı: Linjiang Beyi Nangong Bao için krallık çapında bir tutuklama emri. Tutuklama emrinde Nangong Bao'nun dış görünüşü ve özellikleri açıklanmıştı; portresi de dahil edilmişti.
Belirli bir bölgede, bilinmeyen bir adres.
Bakımsız bir adam heyecanla avluya koştu. Çalışma odasının dışında yere diz çöktü ve rapor verdi, "Usta, iyi haber var!"
Bu kişi önceki hanedanın prensesine hizmet veren yetenekli muhafız, Wu Da'ydı.
Wu Da: "Usta, sokaklarda bir ölüm ilanı duyuruldu. Yaşlı haydut Nangong'un ilk kızı Nangong Sunu ölmüş. Katilinin öz kardeşi Nangong Bao olma ihtimali yüksekmiş! Gökler sahiden her şeyi görüyor. Nangong soyu her türden şeytani suçu işledi; gökteki yaşlı efendi bile daha fazla oturup izleyememiş!"
Evin içinde, maskeli kişi bir anlık sessizliğin ardından, "Akşam yemeği için... bir küp şarap hazırla," diyerek karşılık verdi.
Wu Da: "Anlaşıldı! İzninizle."
Wu Da ayağa kalkıp gitti. Avlunun kemerli girişine vardığı sırada kulaklarına birden qin sesi erişti.
Önceki hanedanın prensesinin çalışma odasından "Ulu Dağlar ve Akan Sular" şarkısı geliyordu... (Ç/N: 高山流水 seni tamamen anlayan bir insanla tanışmak üzerine bir hikaye)
***
Yazarın notu:
İşte bugünün bölümü. Bu bölümü yazmadan önce bilgisayarın önünde neredeyse dört saat düşüncelere daldım. Sonuç olarak asıl niyetime sadık kalmaya, en başta yaptığım ayarlamayı ve ilk fikrimi sürdürmeye karar verdim. Adam kayıracağım diye dikkatsizce hikayede değişiklik yapamam.
Hikayenin içindeki hikayeye gelince, herkes boşlukları kendi doldursun.
Öncesinde Nangong Jingnu Ganquan Sarayı'nın yarısını yasaklı bölge olarak ayırırken Qi Yan'ın temizliğe olan düşkünlüğünü hesaba katmıştı. Banyo salonunu itinayla Qi Yan'ın tarafına dahil etmesinin nedeni buydu. Bu banyo salonu bir kaplıcadan gelen suyla doluydu, şehrin kilometrelerce ötesindeki bir kaplıcayla arasına bağlantı kurmak için kapalı bir dren inşa edilmişti. Banyo havuzu akan suyla doldurulduğundan, her mevsim sıcak kalıyordu.
Nangong Jingnu banyo havuzuna geldi. Havuzdan yükselen yoğun buharı görünce gerçekten de bitkinliğinin farkına vardı. Son zamanlarda hoşafı çıktığı için gidip kendini havuza bırakmaya hazırdı.
Qi Yan dolapta temiz bir kıyafet seti buldu ve Nangong Jingnu'ya götürmek üzere kucakladı.
Tam banyo salonunun kapısına varmıştı ki Nangong Jingnu dışarı çıktı.
Qi Yan bunu garipseyerek, "Majesteleri neden dışarı çıktı?" diye sordu.
Nangong Jingnu'nun yüzünde biraz kızarıklık vardı. Cevap vermedi.
Qi Yan: "Ama iyi denk geldi, bu kul da Majestelerine temiz kıyafet getirmişti. İçeri git de havuza gir, sonra da güzel bir uyku çek."
Bunları derken kıyafetleri Nangong Jingnu'nun ellerine bıraktı ve gitmek üzere arkasını döndü. Beklenmedik bir şekilde Nangong Jingnu Qi Yan'ın kol yenini çektirdi. "Bekle."
Qi Yan başını arkaya çevirdi. "Ne oldu?"
Nangong Jingnu sessizce, "Gitmeden önce... soyunmama yardım eder misin?" dedi.
Qi Yan'ın nefesi kesildi ve Nangong Jingnu'nun üzerinde olan bakışları değişti. Nangong Jingnu çabucak yanlış mesaj verdiğini fark etti ve aceleyle açıklamaya çalıştı. "Öyle değil... Bu, saray elbisesi çok detaylı. Arkamdaki kurdeleyi yanlışlıkla kördüğüm ettim, ne kadar uğraşırsam uğraşayım çözemiyorum... Şey, bana yardım eder misin?"
Qi Yan kıkırdadı ve Nangong Jingnu'nun elinden tutup tekrar banyo havuzuna götürdü. Temiz kıyafetleri kenardaki küçük bir masaya bıraktı.
Qi Yan: "Majesteleri, lütfen arkanı dön."
Nangong Jingnu söylendiği gibi arkasını döndü. Hakikaten belindeki kurdele yanlış bağlanmıştı. Kördüğüm olmuştu.
Qi Yan kördüğümü çözdü, kuşağı çekip çıkardı ve katlanır paravanın tepesine astı. "Majesteleri, bu kul Majestelerinin soyunmasına yardım etse daha iyi olur. Bu meclis giysisi çok kıymetli bir kıyafet, kırıştırmak iyi olmaz."
Nangong Jingnu "Mm"ladı.
Qi Yan: "Lütfen önünü dön, Majesteleri..."
Nangong Jingnu önünü döndü. Kuşağı çıkarıldığı için belindeki kumaş biraz gevşemişti, bu da ona daha gündelik bir görünüm vermişti.
Qi Yan gülümseyerek ilk önce çok sayıdaki imparatorluk aksesuarını çıkardı. Çıkardıklarını bir kenara koydu, ardından meclis giysisinin ikiz yakalarını hafifçe iki yana çekti. Fakat daha içinde gizli düğmeler olduğunu fark etti, gizli düğmeleri çözmeden yakaları birbirinden ayıramazdı...
Nangong Jingnu dudağını ısırdı, ardından kızarmış yüzünü başka tarafa çevirdi. "İçinde... üç tane gizli düğme var."
Qi Yan hafifçe nefesini verdi. "Anlaşıldı. O halde bu kul..."
Nangong Jingnu: "...Çözmeme yardım et öyleyse."
Qi Yan bir eliyle Nangong Jingnu'nun yakasını hafifçe kaldırıp diğer elini yaka boşluğundan içeri uzattı...
Aslında bu tür kıyafetler elini kol yeni boşluğundan içeri uzatarak çözülebiliyordu. Sonra düğme tek bir hamlede açılıyordu. Fakat Qi Yan daha önce başka birinin çıkarmasına yardım etmek bir yana, böylesine azametli bir meclis kıyafetini kendisi giymemişti. Doğal olarak bu gerçekten haberi yoktu.
Nangong Jingnu'nun ise haberi vardı, fakat kalbi ortalıkta koşuşturan çıldırmış bir geyik gibi hızla atmaya başlamıştı bile. Ayrıca, Qi Yan'ın eli çoktan içeriye ulaşmıştı... Şimdi söylerse kendini ele vermiş olmaz mıydı?
Nangong Jingnu öylece gözlerini kapatmayı seçti. Uzun kirpikleri titriyordu.
Yakalarının altında kısıtlı bir alan vardı, o yüzden Qi Yan'ın eli ne kadar ince olursa olsun kaçınılmaz bir şekilde dokunmaması gereken yerlere dokunuyordu. Nangong Jingnu'nun yüzü kızardıkça kızardı, bu sırada Qi Yan'ın alnı da hafiften terlemişti...
Qi Yan içeride aranırken elinin üstü ara sıra Nangong Jingnu'nun göğsüne sürtünüyordu. Bu da Qi Yan'a birkaç ay önceki... ilk seferlerini hatırlattı. Onun nefes alışları da aceleci bir hal aldı.
En sonunda Qi Yan onca çaba sonucu gizli düğmelerden birini çözmeyi başardı. Nangong Jingnu'nun yakası anında büyük ölçüde gevşedi. Artık diğer iki düğmeyi çözmek çok kolay olacaktı.
Ne var ki Qi Yan'ın kalbinde bir isteksizlik belirdi. Nangong Jingnu'ya şöyle bir bakış attı, ardından tedirgin hissederek başını aşağı eğdi. Sonuç olarak "yangın sırasında soygunculuk yapma"ya cüret edemedi; diğer iki gizli düğmeyi de usluca çözdü ve Nangong Jingnu'nun meclis kıyafetinin yakasını açıp giysiyi çıkardı.
İç giysi ile onun üstündeki katmanı kendisi yardım almadan da çıkarabilirdi. Qi Yan sessizce meclis kıyafetini de katlanır paravanın tepesine astı, ardından başını arkaya çevirip Nangong Jingnu'ya baktı. Bir şey söylemedi.
Nangong Jingnu: "Kalanını... kendim hallederim. Gidip yatak odasında beni bekleyebilirsin."
Qi Yan'ın kehribar rengi gözlerinden duyduğu derin bağlılık okunurken Nangong Jingnu'nun elini tuttu ve yavaşça salladı. "Avlayacak kuş kalmayınca yay bir kenara atılırmış. Bu kul Majestelerinin soyunmasına yardımcı oldu, şimdi de Majesteleri bu kulu kovuyor mu?"
Nangong Jingnu'nun gözleri de aynı şekilde parlıyordu. "Onu... kastetmediğimi biliyorsun."
Qi Yan: "İzin ver bu kul... Majestelerine eşlik etsin. Olmaz mı?"
Yüzü iyice kızarmış olan Nangong Jingnu'nun cevap vermediğini gören Qi Yan cesaretini toplayıp Nangong Jingnu'nun belinin etrafını yokladı ve hafifçe çekti. Nangong Jingnu'nun ikincil giysisinin kuşağı çözülerek içindeki parlak sarı dudou'yu ortaya çıkardı...
Nangong Jingnu: "Kısıtlama dönemi bitti... Sana sözünü verdiğim şeyi elbet yerine getireceğim."
Qi Yan: "Majestelerine teşekkürler."
Qi Yan Nangong Jingnu'nun ikincil giysisini çıkarınca kendi kıyafetlerini de çıkarmaya başladı. Nangong Jingnu kollarıyla göğsünü örterek arkasını döndü. "Havuzda... Havuzda seni bekliyorum."
Bunu derken paravanın etrafından dolandı ve üzerindeki son kumaş parçasından da çabucak kurtuldu. Havuza girdi.
Qi Yan arkasına dönüp kapılarla pencerelerin tamamıyla kilitli olduğunu tasdik ettikten sonra kıyafetlerini askıya astı. O da havuza girdi.
Yavaşça yükselen buhar her şeyi buğulandırmıştı, Nangong Jingnu'nun narin silüeti de bir görünüp bir kayboluyordu. Havuz oldukça genişti, iki kişiye yetecek de artacak büyüklükteydi.
Qi Yan gülümsedi ve havuzdaki genelde oturduğu yere oturdu. Elini Nangong Jingnu'ya doğru uzattı. "Majesteleri."
Nangong Jingnu'nun siyah saçları suyun yüzeyine yayılmıştı, açık renk tenindeki hafif pembelik de görülüyordu. Narin ve büyüleyici bir manzaraydı.
Nangong Jingnu bir an tereddüt etti. Bir kolunu göğsünün üstünde tutarak diğer elini Qi Yan'ın avucuna yerleştirdi.
Qi Yan hafifçe çektirince Nangong Jingnu ona doğru yürüdü. Qi Yan'ın suyun altındaki öteki eli Nangong Jingnu'nun belini buldu. Hafifçe çekmesiyle Nangong Jingnu Qi Yan'ın kucağına oturdu.
Qi Yan kolunu anında Nangong Jingnu'nun beline doladı, çenesini ise Nangong Jingnu'nun omzuna koydu. Memnuniyet duyarak bir iç çekti. "Artık Majesteleri kaçamaz."
Nangong Jingnu'nun kalbi küt küt atıyordu, fakat rahat bir pozisyon alarak Qi Yan'ın kollarında arkasına yaslanmayı seçti. Elini de Qi Yan'ın dirsekten altına koydu. "Kaçacağımı kim söyledi?"
Qi Yan Nangong Jingnu'nun boynunun dibinde bir nefes çekti, taşıdığı kadınsı hafif kokuyu enfes buldu. Sonra gözlerini kapattı ve açık tenli ensesine bir öpücük kondurdu.
Qi Yan gülümseyerek, "Anlaşıldı," dedi ve bu sefer Nangong Jingnu'nun dudaklarını öptü.
Nangong Jingnu yumuşak bir tonda hmladı. Gözlerini kapatıp öpücüğe karşılık verdi.
Öpüşürlerken Qi Yan'ın elleri birkaç defa Nangong Jingnu'nun karnında gezindi, ardından elleri yoklayarak yukarı çıkıp Nangong Jingnu'nun meme uçlarına gitti.
Nangong Jingnu yumuşak bir ses çıkarırken bedeni tamamıyla güçten kesildi. Qi Yan fırsattan istifade diliyle Nangong Jingnu'nun ağzına girdi. Dili Nangong Jingnu'nunkine dolandı ve dilleri uzunca bir süre öylece birbirine geçtikten sonra çekildi.
Ayrıldıklarında Nangong Jingnu bir müddet soluklandı. Qi Yan'ın yüzünde de doymuş bir ifade vardı, hafifçe Nangong Jingnu'nun omzunu ısırdı. "Majesteleri... Dön de yüzünü bu kula çevir, olur mu?"
Nangong Jingnu Qi Yan'a yumuşak bir bakış attı, fakat yine de isteğini yerine getirdi. Önünü döndüğünde kalp kalbe gelecek şekilde birbirlerine sarıldılar.
Nangong Jingnu kollarını Qi Yan'ın boynuna dolarken Qi Yan tek kolunu Nangong Jingnu'nun beline doladı. Bir anlık bakıştıktan sonra tekrar öpüşmeye başlamaktan kendilerini alamadılar.
Qi Yan içinde fokurdayan bir tür ilkel güç varmış gibi hissetti. Belirgin tek bir dürtü kalbini ağzına kadar dolduruyordu: anca bu kişiyi yiyip bitirdiğinde rahata erecekti.
Qi Yan bacaklarını biraz araladı. Kucağında oturan Nangong Jingnu'nun da bacaklarını aralamaktan başka şansı kalmadı. Qi Yan Nangong Jingnu'nun ayak bileğinden yoklamaya başlayarak baldırına, oradan dizine çıktı ve uyluğunu geçti...
En sonunda cennetin derinliklerine dalıp elini o inciye sürttü...
Nangong Jingnu sarsıldı. Dudaklarından bir inleme çıktı.
Qi Yan Nangong Jingnu'nun alt dudağını ısırırken işaret ve orta parmakları içeri daldı.
Bu tuhaf ve eziyet verici bir hissiyattı; o parmaklarla beraber kaplıcadan gelen hareket halindeki bir miktar sıcak su da içeri girmişti...
Nangong Jingnu ciğerlerine ani bir nefes çekti, bir anda tüm gücü çekilmişti. Qi Yan'ın yavaş yavaş, parmakları tamamen içeri girene kadar derinlere dalışını açık açık hissetti.
Nangong Jingnu aniden bir güç patlaması geçirir gibi oldu. Qi Yan'ın sırtına sarılıp tırnaklarıyla bir dizi iz bıraktı.
Qi Yan alçak sesle hırladı, fakat damarlarını yakan kan kaynadıkça kaynıyordu.
Birkaç nefes süresi geçtiğinde banyo salonunda su sıçrama sesleriyle birlikte Majesteleri Kadın İmparator'un irili ufaklı inlemeleri duyulmaya başladı...
Bu sefer Qi Yan ilk seferki gibi beceriksiz ve temkinli değildi. Nangong Jingnu'nun bütün hassas ve güçsüz noktalarını hakimiyet altına almıştı. Otuz dakika bile geçmeden Nangong Jingnu'yu doruğa ulaştırmıştı.
Kaplıca suyu sağ olsun her dalgalanma Nangong Jingnu'da farklı türde bir etki yaratıyordu, bu sebepten doruk hissi hem uzun hem de yoğun olmuştu. Nangong Jingnu, Qi Yan'ı sıkıca tutarken titreyerek omzunu ısırdı.
Doruk his dindiğinde... Nangong Jingnu'nun bedeninde güçten eser kalmamıştı. Kendini olduğu gibi Qi Yan'ın ellerine bıraktı. Yıkanıp temizlendiğinde Qi Yan Nangong Jingnu'yu banyo havuzunun kenarına taşıdı. Havuzun çevresindeki zemin sıcak yeşimden yapılmıştı, o yüzden üşütmezdi. Qi Yan bir battaniye getirip Nangong Jingnu'nun üzerine örttü, sonra banyo havuzuna dönüp kendini yıkadı.
Nangong Jingnu'nun dizden altları hâlâ suyun içerisindeydi. Qi Yan yıkandıktan sonra sudan çıkmaya hazırlanırken birden adımları durakladı.
Dudaklarını yaladı, ardından havuzun kenarına gelip Nangong Jingnu'nun uyluğunu tuttu...
Nangong Jingnu: "Dur... Yuanjun..."
Fakat Qi Yan buna aldırmadı. Nangong Jingnu'nun bacağını kendi omzunun üzerine attı.
Nangong Jingnu daha yeni yeni kendine gelmişken bedeni tekrar görülebilir bir hızda pembeleşti. İnanılmaz utanıyordu, o yüzden doğrudan battaniyeyi ısırarak yüzünün yarısını örttü.
Ama... Qi Yan giriş kısmını öptüğünde ve ağzını incisine yapıştırdığında, Majesteleri Kadın İmparator bir kez daha kendinden geçti...
Sonuç olarak Qi Yan bu pozisyonu kullanarak sadece ağzının ve dilinin gücüyle Nangong Jingnu'yu bir kez daha alt etmiş oldu. Qi Yan'ın dileği sahiden de gerçek olmuştu; Majesteleri Kadın İmparator'u yiyip bitirene kadar bırakmamıştı...
Ç/N: Başlık 李商隐《锦瑟》İşlemeli Arp şiirinden bir alıntı. Ayrıca 15. bölümün başlığıyla aynı, qijing'in ilk karşılaşması olmuştu o bölümde.
İki saat sonra You vilayeti askerleri düzinelerce siyah giyimli ve maskeli insan cesediyle birlikte bir grup keşiş getirerek dağdan inmişti.
You vilayeti askerleri cesetleri bir yere atarken yardımcı komutan Nangong Jingnu'nun önüne diz çöktü, "Majesteleri, suikastçıların hepsi 'sıfır ağızlı'ydı. Bu komutan emri yerine getiremedi, tek biri bile sağ bırakılamadı. Majesteleri lütfen cezamı kessin."
Nangong Sunu açıkladı, "Majesteleri, 'sıfır ağızlı' tabiri, dilleri sökülmüş ve dişlerinin arasındaki boşluklara zehir paketçikleri sıkıştırılmış profesyonel katilleri anlatmak için kullanılır. Bir görevde başarısız olurlarsa ısırıp o paketleri patlatarak anında ölürler."
Nangong Jingnu: "Durum buysa zaten içlerinden birini sağ bırakmanın pek bir anlamı olmazmış. Cesetlerin hepsini bir at arabasına yükleyin ve ipucu elde edilebilir mi diye bakmaları için Ceza Bakanlığına iletin."
You vilayeti askerleri: "Anlaşıldı."
Nangong Jingnu başını çevirip bir baktığında Nangong Shunu'nun Qi Yuxiao'yu kollarının arasında tuttuğunu ve gözlerini kapattığını gördü.
Nangong Jingnu: "Er-jie, sen Yuxiao'yu at arabasına götür. Bir dakika bekleyin."
Nangong Shunu başıyla onayladı, ardından Qi Yuxiao'yu at arabasına çıkardı. Nangong Jingnu tekrar kalabalığa göz gezdirdi. Çok sayıda meclis yetkilisinin darmadağınık halde olduğunu ve birkaçının da yaralı olduğunu gördü, fakat aşina olduğu birkaç yüz hâlâ oradaydı. İçi biraz rahatladı, "Linjiang Beyi'ni gören oldu mu?"
Nangong Bao kalabalığın arasından sıyrıldı ve "Majesteleri" diye seslendi. Nangong Jingnu'nun gözleri ışıldadı ve onu yanına çağırdı, "Sekiz numara, gel buraya."
Nangong Bao Nangong Jingnu'nun yanına geldi. Nangong Jingnu Nangong Bao'nun kollarını iki yandan tutup dikkatle inceledikten sonra derin bir nefes verdi, "İyisin, çok şükür."
Nangong Bao'nun yüzünde gergin bir gülümseme belirdi. Gözlerini kaçırdı, "Majestelerine endişesi için teşekkürler."
Nangong Jingnu daha derinlemesine düşünmedi, aralarındaki nahoş havaya verip geçiştirdi. Aradan biraz zaman geçtiğinde sekiz numarayla arasının muhakkak düzeleceğine inanıyordu. Ne de olsa sekiz numara henüz gençti; etraflıca düşünmek için biraz vakte ihtiyacı vardı sadece.
Nangong Jingnu: "Gel, gökleri selamlamak için benimle dağa çık."
Nangong Sunu: "Majesteleri, lütfen tekrar düşün. Dağda başka suikastçılar olabilir!"
Nangong Jingnu: "Da-jie, göğe ve yeryüzüne bildirmek için mektubu yakmayı geciktirdiğim bir an, gerçek bir imparator olmadığım bir an demektir. You vilayeti askerlerinin yanımda olması yeterli, sen burada er-jie ile bekleyebilirsin. Ben sekiz numarayla tepeye çıkarım."
Nangong Sunu bir dolu talimat verdi, ardından düzinelerce insanı dağa çıkarken Nangong Jingnu'ya eşlik etmesi için görevlendirdi.
Bu sefer dağa çıkarken yayandılar ve peşlerinde yüz yazınsal ve askeri yetkili vardı. Dağda başka suikastçı kalmamıştı, bu yüzden Nangong Jingnu sağ salim Wanxiang Tapınağı'na girebildi. Göğe ve yeryüzüne haber etmek için raporu yaktı, üç adak hayvanı adadı ve dağdan indi.
Wanxiang Tapınağı'ndaki keşişlerin hepsi Ceza Bakanlığına götürülecekti. Bin yıldır ayakta olan bu antik tapınağın o gün sonu gelebilirdi.
Nangong Jingnu dağın eteklerine vardığında vakit çoktan öğleden sonrayı gösteriyordu. Başını kaldırıp gökyüzüne baktı. Qi Yan için endişelendiğinden, at arabasına bindi ve saraya dönüş yoluna koyulma emrini verdi.
Tek bir at arabasının içinde üç kız kardeş ve derin bir uykuda olan Yuxiao vardı. Küçük çocuk dün gece neredeyse hiç uyuyamamıştı. Nangong Shunu onu teskin edince başını teyzesinin kucağına koyup uykuya dalmıştı.
At arabası harekete geçince Nangong Sunu kısık bir sesle, "Majestelerinin suikastçıları kimin yolladığına dair bir fikri var mı?" diye sordu.
Nangong Jingnu başını aşağı yukarı salladı ve fısıldayarak, "Yanılmıyorsam bu işin arkasındaki kişi önceki hanedanın prensesi olmalı," dedi.
Nangong Sunu'nun gözlerinden hayret dolu bir ifade geçti. Bir an dalgınlaştı, sonrasında ise bir iç çekti.
Nangong Jingnu: "Da-jie?"
Nangong Sunu: "Ah, hiç şaşırmadım. Majesteleri krallığı refaha kavuşturmak için canını dişine taktı; tüm meclis yetkilileri ve halktan insanlar Majestelerinden tamamıyla memnun. Böyle bir şey yapacak... ve böylesine büyük bir şey tasarlayabilecek kişi ondan başkası olamazdı."
Nangong Jingnu: "Da-jie önceki hanedanın prensesini tanıyor mu?"
Nangong Jingnu daha öncesinde da-jie'ye önceki hanedanın prensesinden bahsettiğini hatırladı. Da-jie o sırada şaşırmış görünmüştü, fakat Nangong Jingnu üzerine kafa yormamıştı. Ne de olsa önceki hanedanın imparatoru öleli yıllar olmuştu; aniden önceki hanedandan kalma bir prensesin ortaya çıkması gerçekten de şaşırtıcıydı. Lakin Nangong Jingnu da-jie'sinin şu anki tavrını görünce birdenbire bir şey fark etti.
Kendisi doğduğunda eski hanedanlık çoktan son bulmuştu, ama o esnada da-jie on dört yaşındaydı. Başbakanlık hanesinin en büyük kızı olarak... önceki hanedandan kalma prensesle tanışmış olabilir miydi?
Nangong Jingnu bakışlarını Nangong Shunu'ya çevirdi. Nangong Shunu hafifçe başını iki yana salladı, bir bilgisi olmadığını ifade etti.
Dönüş yolu sessizlikle geçti. Başkente döndüklerinde Nangong Jingnu Gongyang Huai'yi çağırttı. Saraylar bölgesinde olağan dışı hiçbir şey olmadığını tasdik ettikten sonra nihayet içi bir miktar rahatladı. Nangong Jingnu hemen şimdi gidip Qi Yan'ı görmeyi çok istiyordu, ama bugün çok vakit kaybetmişlerdi. Daha yapacak çok işi vardı.
Adak adama işlemini tamamlamak için imparatorluk atalar tapınağına gitti. İç meclis zamanında Nangong Rang'ın çıkardığı son emri getirdi ve bir kez daha sesli okudu. İmparatorluk ailesinin fertleriyle beraber yazınsal ve askeri yetkililer birbiri ardına yere diz çöktü. Diz çökerek eğildiler ve üç defa uzun ömür dileklerini sundular.
Linjiang Beyi Nangong Bao ön sırada göze çarpan bir yere çökmüştü. Yere baktığından dolayı başı aşağı eğikti, gözlerinden kasvetli bir ifade geçti...
Meclis salonuna döndüklerinde Nangong Jingnu tahta çıkışının dört bir yanda duyurulması için bir imparatorluk emri verdi ve krallık çapında af çıkardı. Akşam karanlığı çöktüğünde büyük tahta çıkış töreni tamamıyla bitmişti.
Nangong Jingnu artık geri dönme endişesi içindeydi. Ganquan Sarayı'na gidip Qi Yan'ı görmek istiyordu, fakat büyük salondan çıktığı gibi Chionghua Prensesi onu durdurdu.
Nangong Sunu: "Majesteleri, lütfen bekle."
Nangong Jingnu: "Bir şey mi oldu, da-jie?"
Nangong Sunu sessiz bir iç çektikten sonra, "Burada konuşamayız, Majestelerinin sarayında konuşsak daha iyi olur," dedi.
Nangong Jingnu bir an düşündü, ama sonunda kabul etti. İki kız kardeş yürüyerek Ganquan Sarayı'na gitti, fakat yolda tek bir hadıma ya da saray hizmetkarına denk gelmemişlerdi. Çok soğuk ve kasvetliydi.
Nangong Sunu iç geçirmekten kendini alamadı, "O saray hizmetkarları genelde alelade kişiler oluyor ama onlar yokken de bu saraylar bölgesi çok soğuk ve kasvetli oluyor."
Nangong Jingnu: "Tüm gün bir şeylerle meşgul olduğum için bütün saray hizmetkarlarının denetleme için iç mecliste bir araya getirildiğini unutmuşum... Az sonra salıverilmeleri için birini yollarım."
Nangong Sunu: "Bu saatte... Bence Gongyang Efendi çoktan saraydan ayrılmıştır. Majesteleriyle konuştuktan sonra Majesteleri yazılı bir talimat verir. O işi bizzat ben hallederim."
Nangong Jingnu: "O halde da-jie'ye zahmet olacak."
... ...
İki kız kardeş Ganquan Sarayı'nın yatak odasına geldi. Nangong Jingnu Nangong Sunu'ya bir fincan çay koydu, "Da-jie, artık baş başayız. Söylemek istediğin ne varsa söyleyebilirsin."
Nangong Sunu fincanını kaldırıp bir yudum içti, sonrasında bir anlık tereddüdün ardından, "Geçen söylediğin... önceki hanedandan kalan prensesle ilgili şey, ortada hiç kesin kanıt var mı?" diye karşılık verdi.
Nangong Jingnu içinde çoktan bir sonuca varmıştı, bu sebeple şöyle yanıtladı, "Elbette. Li Qiaoshan ilk itirafçı olmak için çaldığı önceki hanedanın prensesi ile Yuanjun arasında geçen yazışmaları içeren çok sayıda mektup sunmuştu. İmza ve el yazısı dahil her şey büyük arşiv tarafından onaylandı. Bunu yapanın o olduğundan eminiz."
Nangong Sunu'nun yüz ifadesi berbat bir hal aldı, "Bunu beklemiyordum..."
Nangong Jingnu: "Da-jie, bugün sen de gördün. Önceki hanedanın prensesi tüm kalbiyle beni öteki tarafa yollamak istiyor, halktan insanların arasında çıkan birkaç ayaklanma olayında da az ya da çok parmağı var. Eğer da-jie'nin bildiği bir şey varsa söylesin. Bana yardım etmiş olursun."
Nangong Sunu sessiz bir iç çekti. Gözleri dalıp gitti ve bakışları uzaklara odaklandı. Zayıfça dedi ki, "Önceki hanedanın prensesiyle ilgili kesin kanıt bulunduğunu bana daha erken söyleseydin belki de bugünkü olay yaşanmazdı... Ben... önceki hanedanın prensesi meselesini sadece, sadece bir yutturmaca sanmıştım. Birileri eski bir dostumun adını kullanarak sorun çıkarıyor sanmıştım."
Nangong Jingnu: "Da-jie onu tanıyor mu?"
Nangong Sunu başıyla onayladı, "Benden... birkaç yaş büyük. Kızlık odamdan çıkmadan önceki zamanlarda yakın, yakın bir arkadaşımdı."
Meğer...
Zhaohe birinci yıl, eski imparatorun tahta çıktığı sene... on dört yaşındaki Nangong Sunu Başbakanlık hanesinin fertlerinden biri olarak bir saray ziyafetine katılmıştı. Nangong Sunu önceki hanedanın prensesiyle ilk defa orada karşılaşmıştı.
O sene önceki hanedanın prensesi on sekiz, eski imparator ise on altı yaşındaydı.
Eski imparatorun yaşı henüz genç olduğundan, yetkililerden oluşan kalabalıkla işleri halletmek için tamamıyla Ekselansları İlk Prenses'in yardımına gereksinim duyuyordu.
Şüphe çekmemek ve sahne ışığını erkek kardeşinden çalıyor gibi olmamak adına önceki hanedanın prensesi ziyafete giderken ince bir peçe takmıştı. Yüzünün sadece yarısını açıkta bırakmıştı.
Ziyafetten önceki birkaç ay boyunca meclis yetkilileri imparatoriçe meselesinden dolayı eski imparatorla sayısız anlaşmazlık yaşamıştı. Yaşlı imparator hiç beklenmedik bir şekilde göçüp gittiğinden dolayı genç imparator tahta çıkışı için uygun vakitte bir Veliaht Prenslik Cariyesi ile evlenememişti. Malikanesinde sadece bir tane Veliaht Prenslik metresi vardı, ki o da sonraları "meşhur" kurnaz metres olarak tanınan: Baş Cariye Wan'dı. (Ç/N: 万 wan – on bin/vurgu katmak için kullanılan bir terim)
Genç imparatorun Baş Cariye Wan'la iyi bir ilişkisi vardı, bu yüzden tahta çıkışının ardından Baş Cariye Wan'ı İmparatoriçe olarak atama niyetindeydi. Fakat yetkili çoğunluğundan yoğun bir itirazla karşılaşmıştı.
Veliaht Prens'in metresi bir metresti ve kanunlarda açıkça belirtildiği üzere metresler hangi koşulda olursa olsun meşru bir eş haline getirilemezdi. İlk hanımı vefat etmişse dahi sadece aynı düzeydeki ve statüdeki ailelerden gelen kadınlarla yeni bir evlilik yapabilirdi. Bir metres terfi ederek eş olamazdı.
Kaldı ki Baş Cariye Wan'ın oğlu yoktu. İmparator da zaten henüz gençti, başka kadınlarla oğul sahibi olabilirdi. Ne var ki bu imparator duygusal biriydi. Bu meseleden dolayı çok sayıda meclis yetkilisinin icabına bakmış ve Baş Cariye Wan'ı İmparatoriçesi yapmakta ısrarcı olmuştu.
Sonuç olarak İlk Prenses'i kim öne çıkmaya teşvik etti ve İlk Prenses bunun için nasıl bir dil kullandı bilinmez; eski imparator nihayet bu fikirden vazgeçmişti.
Fakat eski imparator tahta çıkışının hemen ardından dört yaşlı yetkilinin kellesini uçurmuştu. Meclisteki durum o an için çalkantılıydı, herkes gergin ve sinirli bir haldeydi. Bu sebeple önceki hanedanın prensesi meclis yetkilileri ile imparator arasında arabuluculuk etmek adına o ziyafete katılmıştı.
Nangong Sunu İlk Prenses'in ziyafetin yarısına gelindiği sırada nasıl sessizce öne çıktığını hatırlıyordu. Masaya üç boş parşömenin açılmasını emretmiş, ardından kolunu sıvayıp mürekkeple bir şey çizmeye başlamıştı. Sadece otuz dakika içinde herkesin dikkati onun üzerindeyken "Dağlar, Nehirler ve Krallık" tablosunu bitirmişti.
Daha Nangong Sunu çizimi doğru düzgün görüp de takdir edemeden, önceki hanedanın prensesi parşömenlerin altındaki masaların birbirinden uzaklaştırılmasını emretmişti. "Dağlar, Nehirler ve Krallık" tablosu göz açıp kapayıncaya dek üç parçaya bölünmüştü...
Kalabalık şaşkınlıkla ani birer nefes alırken Nangong Sunu gözlerini ovuşturmuştu. Hayretler içinde tablonun bölündükten sonra sihirli bir şekilde üç ayrı çizime dönüştüğünü görmüştü. Hem de çizimler adeta birer başyapıttı.
Mürekkep tamamen kuruyunca önceki hanedanın prensesi o çizimlerden ikisini herkesin gözü önünde Başbakan Nangong Rang'a ve Baş General Lu Quan'a vermişti. Son çizim ise imparatora verilmişti.
Nangong Rang'ın çizimi "Dağ" karakteriyle, Lu Quan'ın çizimi "Nehir" karakteriyle yazılmıştı. İmparatorun eline ulaşan çizimde ise "Krallık" karakteri vardı.
Hemen ardından önceki hanedanın prensesi telaşsızca selamlama hareketini yerine getirmiş, sonra yüzündeki peçeyi çıkarmıştı. Şehirleri devirebilecek güzellikteki o yüzünü ortaya çıkarmış, herkesin nefesinin kesilmesine sebep olmuştu.
Önceki hanedanın prensesinin yüzünde hoş bir gülümseme belirince salondaki mumların ışığı sönük kalmıştı. Işık saçan o gözler, kelimelerin ötesinde bir duygu aktarıyordu. Büyüleyici bir şekilde etrafa göz gezdirdi.
Ağır ve kasvetli bir havası olan gece ziyafeti bu insanın mevcudiyeti sayesinde büyük ölçüde ısınmış gibiydi. Sanki bir kez böylesine harika bir şahsiyete baktıklarında daha fazla anlaşmazlık yaratmaya gönülleri elvermezdi.
O an büyük salon derin bir sessizliğe bürünmüştü. Telli ve üflemeli çalgıların sesi de artık uzaklardan geliyor gibiydi. Önceki hanedanın prensesi kısık sesle şunları dedi, "Antik çağlardan beri krallığı rahatlatan hep dağlar ve nehirler olmuştur. Dağlarla nehirleri ayıran bir krallık duyulmuş mu hiç?"
Kimin aklına gelirdi ki?
Tek bir ustalıklı tablonun ve telaşsızca sarf edilmiş tek bir cümlenin, o hanedanlığın nehirlerinin ve dağlarının ömrünü beş yıl daha uzatacağı kimin aklına gelirdi...
Fakat imparatorun tahta çıkışının beşinci yılında imparator ile Baş Cariye Wan'a sinirlenen önceki hanedanın prensesi, saraydan ayrılarak krallıkta oradan oraya gezmeye başlamıştı. İşte o zaman Başbakan Nangong Rang, Baş General Lu Quan ile ittifak kurmuş; zoraki bir protesto yapmış ve dört yüz yıldır hüküm sürmekte olan eski hanedanlığı devirmişti.
Buna rağmen Nangong Rang eski imparatorun ölümünden sonra kırk dokuz gün boyunca tahta çıkmaya cesaret edememişti. Onun yerine krallığın dört bir yanında bildiri yayınlamıştı. İlk Prenses'i durumu devralması için saygıyla geri başkente çağırmak adına çeşitli vilayetlerde geniş çaplı bir arama yapmak üzere ağır birlikler göndermişti...
Ta ki güvenilirliği olan haberler aldığı kırk dokuzuncu güne dek: Ekselansları İlk Prenses büyük bir yangında can vermiş ve cesedi yanıp kora dönmüş. Nangong Rang ancak o zaman imparator olarak tahta çıkmıştı.
Nangong Sunu hafifçe Nangong Jingnu'nun elinin üzerine vurdu, ardından kısık bir sesle, "Ondan sonra bir şey daha yaşandı... Sen ve er-mei daha doğmamıştınız, ziyafetten sonraki günlerde oldu. İmparator babam sana hiç bahsetti mi bilmiyorum ama..." dedi.
Nangong Jingnu: "İmparator babam daha önce hiç önceki hanedanın prensesiyle ilgili bir şeyden bahsetmedi."
Nangong Sunu iç çektikten sonra dudaklarının kenarları kıvrıldı, "Çay soğur gittiğinde kişi; bir insanın ölümü, lambanın sönüşü misali. Hatırlayan kim kalmıştır ki?" Nangong Sunu bir an durakladıktan sonra devam etti, "Saray ziyafetinin üzerinden çok geçmemişti ki teyze... yani Hanımefendi Dul İmparatoriçe aniden ateşlendi ve ateşi bir türlü düşürülemedi. Komaya girmişti. Malikanedeki hekimin elinden bir şey gelmiyordu. İmparator babam bir gün bir gece onun başında bekledikten sonra eski imparatorla görüşmek için saraya gitti. Eski imparatordan Hanımefendi Dul İmparatoriçe'nin hastalığını iyileştirecek bir imparatorluk doktoru bahşetmesini istedi, fakat imparatorluk doktorları bile ne yaptıysa fayda etmedi. Hatta Hanımefendi Dul İmparatoriçe'nin dermansız bir hastalık olan 'sıtmaya yakalandığı' sonucuna vardılar. Şifa bulamazdı..."
Nangong Jingnu'nun nefesi kesildi. Gergin gergin Nangong Sunu'ya bakarken o anlatmaya devam etti, "İmparatorluk doktoru bu hastalığın bulaşıcı olduğunu söyledi, o yüzden İmparator babama o avluya mühür vurmasını önerdi. İmparator babam o kadar öfkelendi ki imparatorluk doktorunu oradan kovdu. Ve o gün öğleden sonra... o geldi."
Nangong Jingnu: "O mu? Önceki... hanedanın prensesi mi?"
Nangong Sunu başıyla onayladı, "Mm, o geldi. Hâlâ ince bir peçe takıyordu ve gündelik giysiler içerisindeydi. Hanımefendi Dul İmparatoriçe'yi muayene ettikten sonra İmparator babama imparatorluk doktorunun koyduğu tanıda hata olmadığını, ama bu hastalığı iyileştirmeyi deneyebileceğini söyledi."
Nangong Jingnu: "İmparator babam neden... daha önce bundan hiç bahsetmedi?"
Nangong Sunu buruk bir şekilde güldü, "Sana yalan söyler miyim? Zaten ta ne zamanın hikayesi, neden yalan söyleyeyim?"
Nangong Jingnu: "Öyle demek istemedim... Daha sonra ne oldu?"
Nangong Sunu: "Daha sonra mı? Daha sonra İmparator babamı Hanımefendi Dul İmparatoriçe'yi Wanxiang Tapınağı'nın arkasındaki bir tefekkür odasına göndermeye ikna etti. Hanedeki en büyük kız evlat olarak ben de hastaya bakmak için dağa çıkmakta gönüllü oldum. Üçümüz Wanxiang Tapınağı'nın dağında yüz gün geçirdik. Hanımefendi Dul İmparatoriçe'yi yavaş yavaş iyileştirmesine tanık oldum. Bu hastalığın kaç defa gecenin bir yarısı ateşinin yükselmesine yol açtığını sayamaz oldum, ama o kendine vakit ayırmadan sürekli sabahlara kadar Hanımefendi Dul İmparatoriçe'yle ilgilendi. Yüz gün, koca yüz gün boyu... Ta ki Hanımefendi Dul İmparatoriçe tamamıyla iyileşene kadar."
Bunları dinlediğinde Nangong Jingnu'nun uzunca bir süre dili tutuldu.
Nangong Sunu: "O zamanlar öğrendim ki küçükken sağlık durumu çok kötüymüş. Kâhin onun dünyadaki her türlü şeyi deneyimlemek için insanlar alemine sızmış göklerden gelen bir takımyıldız olduğunu söylemiş. Bir yerde uzun süre kalamazmış, yoksa ruhsal durumu stabil durmazmış. Ona tapınağın birinde tütsü dumanına karşı durmasını önermiş, böylelikle henüz küçükken sağlık durumunu iyileştirmek için üç yıllığına Wanxiang Tapınağı'nın manastırına gitmiş. Dağın arkasındaki manastır ziyaretçiler için özel olarak ayrılmış bir yermiş. Dağın önündeki tapınaktan oldukça uzakmış, o yüzden kadın kısmı da orada kalabiliyormuş. Wanxiang Tapınağı'nın dışarıdan gelen ilk müridi ve tek kadın talebesi o olmuş. Sırf sorumlu kişi onun maneviyata yatkın olduğunu söylediği için bir istisnada bulunarak aralarına almışlar. Zamanında... onunla yüz gün geçirdim ve sonrasında yakın arkadaş olduk. Sen bu işin arkasındaki kişinin... önceki hanedanın prensesi olma ihtimali yüksek deyince buna inanmadığım için sana bu gerçekleri anlatmadım. Zaten söylesem de daha fazla gereksiz hayal kırıklığı yarattığıyla kalırdı... Zamanında, olaydan sonra onun izini bulmaya çalışan tek kişiler İmparator babamla meclisteki güçler değildi... Ben de kendi yöntemlerimle gizlice onu arattım. Gerçekten de Jinyang'da geçici bir sarayın ikincil avlusunda çıkan büyük bir yangında yanarak can vermişti... Bir kez bile olsa onu görme fırsatın olsaydı... Kesinlikle bugünkü olayın 'arkasındaki kişi' ile bağdaştırmazdın. O... iyi bir insan; sırf kanatları kırılmış bir serçeyi iyileştirmek için elinden geleni yapacak türde biri."
Nangong Sunu dudaklarını sımsıkı kapattı. Başını başka yöne çevirdi, birkaç saniye sonra tekrar döndü. Burnunu çektikten sonra devam etti, "Eğer o gerçekten meclisin düşmanıysa dikkatli olmalısın... Yakalaması kolay biri değildir. Kâhinin iddiasından dolayı önceki hanedanın yaşlı imparatoru ona zamanında krallık topraklarında hiçbir engelle karşılaşmadan dolaşmasına olanak sağlayan altından bir simge bahşetmişti. O yüzden... daha önce çok, çok fazla yer gezdi. Kuzeye, güneye, hatta... denizin ötesindeki adalara gitti. Başkente anca yaşlı imparator vefat edince döndü, sonrasında beş yıl boyunca başkentte kaldı. Ta ki... Baş Cariye Wan ile genç imparatora sinirlenip başkentten ayrılana dek. Dört bir yanda ikamet adresi bulunur. Hayatın her kesiminden, her türlü yerden, her türlü meslekten insanla arkadaşlık kurdu... Üstelik qin, go, kaligrafi ve çizim konusunda tam bir uzmandı. Yetenekli olmadığı hiçbir alan yok ve elinin altında engin kaynaklar var, sen..."
Kapının tıklatılışı duyuldu.
Tıklatma sesi Nangong Sunu'nun lafını böldü ve Nangong Jingnu'nun kalbindeki garip hissi dağıttı.
Nangong Jingnu: "Kim o?"
Nangong Bao: "Majesteleri, benim."
Nangong Jingnu: "Sekiz numara?" Nangong Jingnu Nangong Sunu'ya bir bakış attı. O da başıyla onayladı.
Nangong Jingnu: "İçeri buyur."
Nangong Bao kapıyı itip açtı ve içeri girdi, fakat odada Nangong Sunu'nun da olduğunu görünce gözlerinden şaşkınlık dolu bir ifade geçti. Yüzü de biraz kasıldı.
Nangong Jingnu: "Sekiz numara, buraya gelsene."
Nangong Bao: "Da-jie de buradaymış... O halde, o halde bu kardeşiniz rahatsızlık vermese daha iyi."
Nangong Jingnu: "Gelsene şuraya. Bugün sen de korkmuşsundur, değil mi? Neden böyle resmi davranıyorsun ki, hepimiz ailedeniz."
Nangong Bao bir süre tereddüt etti, fakat yine de söylendiği üzere, iki ablasının karşısındaki yuvarlak tabureye oturdu.
Nangong Jingnu bir anlığına Nangong Bao'yu süzdükten sonra endişeyle, "Galiba bugün seni yaralı gördüm? Halletmem gereken işler bitmek bilmediği için soracak fırsatım olmadı. İyi misin?" diye sordu.
Nangong Bao bilinçsizce sol koluna bastırarak kekeledi, "İyiyim... Sadece bir sıyrık. İmparatorluk doktoru baktı bile, sorun yok."
Nangong Jingnu: "Ciddi bir şey mi? Bakayım mı?"
Nangong Bao kolunu tuttu, "Gerek yok, ciddi bir şey değil."
Fakat Nangong Sunu Nangong Bao'nun sol kolunun dirsekten altına bastırdı. Nangong Bao anında yerinden zıpladı, "Ne yapıyorsun?!"
Nangong Sunu'nun yüreği ağzına geldi. Az önce dokununca katı bir nesne hissetmişti. Ve Nangong Bao'nun yüzündeki gergin ifadeye bakınca Nangong Sunu'nun kalbinde alarm zilleri çalmaya başladı. Nangong Bao'nun asıl maksadını çözmüştü: buraya suikast için gelmişti!
Kendisinin de burada oluşu kötü bir tesadüftü sadece. Şimdi ne yapmalıydı? Eğer bir anda üstüne gelinirse düşüncesizce bir şey yapar mıydı?
Nangong Bao bir adım geriledi, ardından sağ elini sol kol yenine uzattı. Nangong Sunu'nun ruhu titredi. "Majesteleri, birden yapmam gereken bir şeyi hatırladım... Ben artık izin isteyeyim!" dedi.
Bunu söyledikten sonra Nangong Jingnu'nun bir şey demesini beklemeden doğruca Nangong Bao'nun yanına yürüdü ve sol kolunu yakaladı, "Sekiz numara da bana eşlik etsin."
Nangong Sunu Nangong Bao'ya uyaran bir bakış attı ve ağız hareketleriyle "benimle geliyorsun" dedi.
Nangong Jingnu: "Da-jie, sekiz numara... Siz ne...?"
Nangong Jingnu belli belirsiz bir gariplik sezmişti, fakat da-jie'sinin gülümseyerek samimiyetle sekiz numaranın kolunu tuttuğunu gördü. Nangong Sunu Nangong Jingnu'ya, "Majesteleri o kişi için endişelenmiyor muydu? Bence o da Majesteleri için çok endişelenmiştir, git de onu ziyaret et madem," dedi.
Nangong Jingnu'nun ince kaşları hafifçe çatıldı. Fakat sonuçta Nangong Sunu Qi Yan'ın adını kullanmamıştı, yani diyecek pek bir şey yoktu. Başıyla onaylamakla yetindi, "Gideceğim."
Nangong Sunu: "Vakit geç oldu, sekiz numara bana eşlik eder."
... ...
Nangong Sunu peşinde Nangong Bao ile çıkarken Nangong Jingnu bunda bir tuhaflık olduğunu hissetmekten kendini alamıyordu. Fakat Nangong Sunu gayet doğal davranmıştı, bu yüzden bu fikri aklından uzaklaştırmaktan başka şansı kalmadı.
Ayrıca Nangong Jingnu'nun dikkati başka bir şeye kaymıştı. Nangong Sunu önceki hanedanın prensesini tasvir ederken fark ettiği bir şeydi. Belli olmasın diye epey uğraşmıştı fakat yine de sarf ettiği sözcüklerden samimi duygular okunuyordu.
Bu hisleri en iyi Nangong Jingnu biliyordu. Aklı beş karış havada bir genç kızken her açıdan seçkin biri olan Qi Yan aklına geldikçe aynı... özlemi ve gururu yaşamıştı.
Nasıl bakılırsa bakılsın da-jie'sinin yüzünde öyle bir ifade görmek fazlasıyla sıra dışıydı; o her zaman için açık sözlü ve çekinmeden konuşan biri olmuştu. Fakat Nangong Jingnu ablasına saygı duyduğu ve daha derin düşünmeye cesaret edemediği için kalktı ve kalbinde ağır şüpheler ile Qi Yan için duyduğu endişe hissini taşıyarak yatak odasından çıktı. Gizli ufak bir kapıya gelip Ganquan Sarayı'nın yasaklı bölgesine girdi.
Gu Rolan'ın sağlıklı bir yaşam düzeni olduğundan, vakitlice uyumaya gitmişti. Qi Yan yatak odasında tek başındaydı. Masadaki ışıltılı inciye dalıp gitmişti, öyle ki kapının açılma sesini bile duymadı.
Qi Yan'ın orada hiç kıpırdamadan oturmakta olduğunu görünce Nangong Jingnu'nun kalbinden sımsıcak bir his yükseldi. Sessizce masaya doğru yürüdü.
Arkadan gelip Qi Yan'ın gözlerini kapattı, ardından kısık sesle kulağına, "Ne düşünüyorsun? Düşüncelere dalmışsın?" dedi.
Qi Yan ilk başta ürktüğünden dolayı gerildi. Nangong Jingnu'nun sesini duyunca yavaşça gevşedi, ardından elini kaldırıp Nangong Jingnu'nun elinin üstünü severek yumuşak bir tonda, "Majestelerini düşünüyordum," dedi.
Qi Yan'dan bir kez olsun böyle açık sözlü bir cevap alan Nangong Jingnu apaydınlık bir şekilde gülümsedi. Ellerini Qi Yan'ın gözlerinden çekti, "Günün güzel geçti mi?"
Qi Yan Nangong Jingnu'yu yanına oturması için çekti ve onu şöyle bir süzdü, "Bugün saraylar bölgesindeki saray hizmetkarlarını bir araya toplamak için davul çalındığını duydum. Ne oldu?"
Nangong Jingnu Qi Yan'ın elini tuttu, "Anlatacağım ama fazla endişelenme, çok kafana da takma. Artık geçti."
Qi Yan: "Mm."
Nangong Jingnu Qi Yan'a o gün olan her şeyi anlattı, sonra Nangong Sunu'nun anlattıklarını da aktardı.
Qi Yan tüm bunları dinledikten sonra bir an diyeceklerini gözden geçirdikten sonra, "O seviyede bir kabiliyet ve tıbbi yetenek ona uyuyor, yani şu an bildiğimiz kişi taklit değildir. Sadece... kişiliği gerçekten de tamamıyla farklı. Geçmişine kıyasla bambaşka bir insana dönüşmüş gibi," diye karşılık verdi.
Nangong Jingnu da derin bir iç çekti. Nasıl cevap vereceğini bilmiyordu.
Nangong Jingnu'nun yüzündeki bitkinliği gören Qi Yan'ın kalbi sancıdı ve kendi isteğiyle dedi ki, "Önceki hanedanın prensesi mevzusu... bir günde çözülebilecek bir şey değil. Majesteleri çabucak başarıya ulaşmak için acele ederse kendi kendini zihinsel ve fiziksel açıdan tüketmiş olur; önlem alıp ondan gelecek bir sonraki hamleyi beklemek en iyisi. Mizacı düşünüldüğünde, kendi izini belli edecek bir suikast girişiminde bulunması artık sabrının sınırında olduğunu gösteriyor. Bu kulun fikrince önceki hanedanın prensesi geçmişte nasıl bir saygınlığa sahip olursa olsun Majesteleri krallığı uygun şekilde yönettiği, dünya barışını koruduğu, halktan insanların önünden yemeğini ve sırtından giysisini eksik etmediği sürece sorun yavaş yavaş çözülecektir. Majestelerinin fazla endişelenmesine gerek yok."
Nangong Jingnu: "Biliyorum, ama zamanında annemin hayatını kurtarmış olduğu asla aklıma gelmezdi. Artık bu gerçekten haberdar bir şekilde bu meseleyi düşününce ne hissedeceğimi bilemiyorum."
Qi Yan elini kaldırıp Nangong Jingnu'nun meclis tacını çıkardı, "Majestelerinin nazik bir kalbi var, bu kul anlıyor. Ama... kader insanlara oyun oynar. Her insanın başına kendi seçimi olmayan şeyler gelmiştir."
Nangong Jingnu dalgınlıkla Qi Yan'a bakarken sessiz bir iç çekti: doğru, Yuanjun'da da aynı durum geçerli değil miydi? Gerçekten düşününce Jing ile Wei arasındaki bu kine doğrudan bir katılımları olmamıştı ikisinin de. Ancak son on yıldır nefretin geride bıraktığı acılara doymuş durumdaydılar.
Duygularına yenik düşen Nangong Jingnu, Qi Yan'ın yanağını okşayarak nazikçe şöyle dedi, "Onca yıldır... sen de acı çektin."
Qi Yan hafifçe gülümsedi, "Majesteleri bütün gün çalıştığı için yorgun olmalı, değil mi? Bu kompleks meclis giysisi hareketini epey kısıtlıyor gibi görünüyor. Yorgunluğunu atmak için banyo havuzuna gitmeye ne dersin?"
Nangong Jingnu: "İyi fikir."
— —
Yazarın notu:
İşte bugünün bölümü, dün bölüm atamadığım için bugün 6000+ hanzı ile telafi ettim. Bir de iki ördeğin sudaki OYUNu herkese açık sayfada paylaşılacak, bu gece 12'den önce yüklerim.
Ç/N: Bonus bölümü bundan sonra atacağım, 280. bölümden önce okumanızı tavsiye ederim... +18 olacak, şimdiden haber vereyim.
Bölüm 278: Kız kardeşler krizi atlatmak için el ele veriyor
Meğer birileri bu dağa çoktan pusu kurmuştu.
O siyahlara bürünmüş insanlar ormanın zeminine çukurlar kazmıştı. Çukurlara saklanmış ve üzerine muşamba örtmüşlerdi. Onun üstüne yaprak atmışlardı, patikaya yakın olan çukurların tepesi ise tahta levhalarla kapatılmıştı. Şöyle bir bakarak fark etmek imkansızdı.
Siyahlı ve yüzleri maskeli insanlardan oluşan başka bir grup da yukarıda, ağaçların tepesinde konuşlanmıştı. Şimdi de tepeden ok atıyorlardı!
Eşlikçi grubun yanında da aynı şekilde ok ve yay vardı fakat düşman dört bir yana dağınık haldeydi. Üstelik ağaçları siper alabilirlerdi. Etkili bir karşı saldırı başlatmanın bir yolu yoktu. Öte yandan eşlikçi grup nispeten boş bir bölgede bulunuyordu. Resmen keklik gibi avlanacaklardı!
Düzinelerce ok Nangong Jingnu'nun bulunduğu tahtırevana doğru fırladı. Neyse ki Nangong Sunu önlem olarak bu iki demir ağacı odunundan tahtırevanı seçmişti, oklar tahtırevana ancak birkaç tane çizik atabildi. İçindeki kişinin kılına bile zarar vermemişti.
Gongyang Huai, "Karşı saldırı düzeni, Majestelerini koruyun!" diye bağırdı.
O tarafta You vilayeti askerleri çoktan harekete geçmişti. Nangong Jingnu'nun tahtırevanını taşıyan on altı ve Nangong Sunu'nun tahtırevanını taşıyan sekiz You vilayeti askeri olabilecek en kısa sürede tekrar hareketlenmişti. Gidişatın iyi gözükmediği herhangi bir durumda böyle yapılmasını daha yola çıkılmadan Nangong Sunu söylemişti. İki tahtırevanı dağ yolundan geri aşağı taşımaya başladılar, diğer You vilayeti askerleri ise iki gruba ayrıldı. Bir grup arkalarını kollarken diğer grup pusu kurmuş kişilerle savaşmak üzere hızla ormana daldı.
Savaş stratejisi açısından bakılacak olursa o siyahlılar yüksek bir gözlem noktasına sahipti ve hazırlıklarını iyi yapmışlardı. Ayrıyeten, ormanda başka tuzakların olup olmadığını kimse bilemezdi. Bariz bir şekilde, içeri dalmak akıllıca bir hamle değildi.
Öyle olsa da o You vilayeti askerleri gözü kara bir şekilde ölümü göze almıştı; kimsenin komut vermesine gerek duymadan ikiye ayrılmışlardı. Düşmanın kuşatmasını geciktirmek için gruplardan biri öncü müfreze misali karşı tarafın bölgesine atılmıştı.
Bu manzarayı izlerken Gongyang Huai bile hayret duymaktan kendini alamadı. You vilayeti askerlerinin etkileyici eğitimine hayranlıkla bakıyordu.
Düşman ortalama güçte olsaydı meclisin birliği komple geri çekilebilirdi. Talihsizlik bu ya... Karşılarındaki kişiler bizzat önceki hanedanın prensesi tarafından seçilmiş kişilerdi. En iyinin en iyisilerdi. Tecrübeli askerlerin saldırısı hızlarını kesemiyordu— ormana dalan askerler ancak iki tarafın da galip gelemediği bir netice alabilirdi.
Attıkları okların Nangong Jingnu'nun tahtırevanını delemediğini gören ağaçların tepesindeki siyahlı insanlar tekrar yeşil çatıya çekildi. Daha öncesinde ağaç gövdesine bağladıkları farklı türdeki okları indirdiler ve göğüs ceplerinden çıkardıkları işaret fişekleriyle okları ateşe verdiler...
Havayı delip geçen ateş sesleri birbiri ardına duyuldu. Ucu ateşe verilmiş düzinelerce ok Nangong Jingnu'nun tahtırevanının çatısını hedef alarak atıldı...
Demir ağacı odunu sert olabilirdi ama, ateşten uzak tutulması gerekirdi...
Düşman tarafın attığı ateşli oklara bağlanmış yağ keseleri tahtırevana çarpınca patladı. Birkaç atış dalgasına karşı koyduktan sonra demir odunu alev alev yanmaya başladı!
Tahtırevanın tutuştuğunu gören Gongyang Huai çaresizlik içinde, "Majesteleri!" diye bağırdı.
You vilayeti askerlerinin yardımcı komutanı göğüs cebinden bir sinyal oku çıkardı ve havaya nişan alıp attı.
Neyse ki tahtırevanın duvarları yeterince kalındı. Dışı şiddetle yanmakta olduğu halde içerideki kişi henüz zarar görmemişti. Ne var ki dumanın birazı tahta levhaların arasındaki çatlaklardan tahtırevanın içine sızıyordu. Nangong Jingnu duman yüzünden öksürmeye başladı.
Nangong Jingnu geniş kol yeniyle burnunu ve ağzını örttü. Kaşları derince çatıldı, fakat hiç ses çıkarmadı. Şu an Nangong Sunu da zor durumdaydı. Onun tahtırevanına nispeten daha az saldırılıyordu fakat bu kalite açısından Nangong Jingnu'nunkiyle yarışabilecek bir tahtırevan değildi. Nangong Sunu örtünün ardından bağırdı, "Koşmaya devam edin, kimse durmayacak!"
Ve böylelikle, toplam yirmi dört kişinin taşıdığı tahtırevanlar en önde giderken yüz yazınsal ve askeri yetkili güçlükle arkalarından gelmeye başladı. Şimdiden hatırı sayılır miktarda can kaybı vardı.
Dağın eteğindeki birlik sorun bildiren sinyali görünce birliğin üçte ikisi hızla dağa doğru koştu. Diğerleri ise ejder aracın içindeki Zhuohua Prensesi ile Yanyang Prensesi'ni korumak için oldukları yerde kaldı.
Yirmi dört You vilayeti askeri en sonunda tahtırevanları okların menzilinden çıkarmayı başardı, gelgelelim beklenmedik bir değişiklik meydana geldi...
Bir "çat" sesi geldi. Nangong Jingnu'nun tahtırevanının sütunlarından biri alevlerden dolayı kırıldı. Tahtırevan çok ağır olduğundan, o sütun kırılınca diğer birkaç tanesi de birbiri ardına kırıldı. İnanılmaz ağırlıktaki tahtırevan çok büyük bir gürültüyle yere düştü...
Nangong Jingnu bir şekilde dengesini sağlayabilmek için ellerini içeriden tahtırevanın iki duvarına dayadı, fakat o esnada başındaki imparatorluk meclis tacı düştü. Yirmi dört boncuklu ipler keskin bir ses çıkararak yere çarptı.
Yakıcı sıcaklıkta ısı dalgaları tahta sütunların arasından tahtırevana akın etti. Nangong Jingnu şimdiden avuçlarında sıcaklığı hissedebiliyordu. Sonra anladı ki bu tahtırevan parçalanmasa bile fazla dayanmazdı. Sürgüyü açtı, ardından tahtırevandan dışarı çıktı.
Sesi duyan Nangong Sunu, "Tahtırevanı durdurun!" diye bağırdı. O da kendi tahtırevanından çıktı, "Majesteleri?"
Nangong Jingnu başını arkaya çevirip baktı. Meclis yetkilileri ya yaralanmıştı ya da darmadağınık haldeydi, fakat pusucular henüz onlara yetişememişti. Nangong Jingnu'nun gözleri kalabalığın arasında aramaya devam etti...
Nangong Sunu Nangong Jingnu'nun yanına geldi, "Majesteleri neye bakıyor? Hadi gidelim!"
Nangong Jingnu: "Da-jie, sekiz numara nerede?"
Son zamanlarda bu iki kardeşin arası pek hoş bir kıvamda olmasa da, Nangong Jingnu hâlâ küçük erkek kardeşini önemsiyordu.
Nangong Sunu: "Majesteleri, bir an evvel dağdan inelim, Majesteleri emniyete kavuşunca onu araması için birilerini yollar. Majestelerinin buradaki varlığı anca askerlerin elini kolunu bağladığıyla kalacak."
Nangong Jingnu başını aşağı yukarı salladı. Nangong Sunu onun elini tuttu, ardından iki kardeş el ele dağdan aşağı koşmaya başladı.
Lakin imparatorun meclis giysisi fazla azametli ve kompleksti. Daha birkaç adım gitmişken Nangong Jingnu eteğine takılıp düştü. Bunu gören Nangong Sunu dişlerini sıktı ve Nangong Jingnu'nun önüne çömeldi, "Majesteleri, çabuk sırtıma bin!"
Nangong Jingnu gözlerinin çevresinin ısındığını hissetti, "Da-jie, beni sırtında taşırsan ikimiz de kaçamamış oluruz. Ayrıca... Bu dağ yolunda yürümesi çok zor, beni nasıl taşıyacaksın ki? Kendim yürüsem daha hızlı olur."
Nangong Sunu: "İmparator meclis giysisi fazla kompleks, Majesteleri hızlı yürüyemez böyle. Bir adamın Majestelerini taşımasına nasıl izin verebilirim?"
Nangong Jingnu: "Acil bir durum söz konusu, izin vermemen için bir sebep göremiyorum. Beni ve Chionghua Prensesi'ni dağdan indirmeye gönüllü birileri varsa yüklü mükafatlar alacak."
Nangong Jingnu'nun daha fazla bir şey demesine gerek kalmadı, iki You vilayeti askeri çoktan önlerine çömelmişti. İki kız kardeş sırtlarına atladı, akabinde bu iki asker dağ yolundan aşağı koşmaya başladı.
Bir süre daha koştuktan sonra yukarı çıkmakta olan destek birlikleriyle karşılaştılar. Nangong Jingnu askere durmasını emretti, sonra sırtından kayarak indi.
Destek askerler Nangong Jingnu'nun önünde diz çöktü, "Koruma sağlamak için gelmekte geciktik, Majesteleri bağışlasın."
Nangong Jingnu'nun anka kuşunu andıran gözleri keskinleşti, "Dağın tepesine çıkıp diğerlerine yardım edin. Sorgulama için bir-iki tanesini sağ bırakın, kalanları öldürün. Benim yerime Wanxiang Tapınağı'ndaki keşişlerin durumunu da kontrol edin. Efendiler dağdan sağ salim inene kadar eşlik edin, dağın eteklerinde güzel haberlerinizi bekleyeceğim."
Kalabalık: "Anlaşıldı!"
İki kız kardeş tekrar el ele tutuştu ve dağdan inmeye koyuldular.
Şimdilik tehlikeden kaçmış olsalar da, Nangong Sunu hâlâ mümkün olan her şekilde Nangong Jingnu'yu koruyordu. Nangong Jingnu'nun kalbinde de çeşit çeşit duygu kümelenmişti. Nangong Sunu bu gün için yeterli düzeyde hazırlık yapmıştı; o iki demir odunundan tahtırevan yanlarında olmasaydı çoktan işlerine bakılmış, dağdan yukarı taşınıyor olabilirlerdi. Nangong Jingnu hayal meyal çocukluk zamanlarını hatırlamaktan kendini alamamıştı, o anılar artık sanki sisler ardındaydı...
Nangong Jingnu ile Nangong Sunu'nun arasında büyük bir yaş farkı vardı. Nangong Sunu daha Nangong Jingnu küçükken You vilayetine gelin gitmişti, o yüzden Nangong Jingnu'nun da-jie'sine kıyasla er-jie'si Nangong Shunu ile çok daha fazla anısı vardı.
Bugünkü şey başına geldikten sonra hafızasındaki anılar bir barajın yıkılması gibi üzerine akın etmişti. Nangong Jingnu çok, çok küçükken... durmadan da-jie'ye yapıştığını, şımarıklık ettiğini ve da-jie'nin kucağında uyuyakaldığını hatırladı. Da-jie'nin düğün arifesinde ağlayınca da-jie ona sarılmıştı. Ona uslu ve iyi bir çocuk olmasını tembihlemişti.
Nangong Jingnu bunları düşünürken kalbindeki dehşet hissi birdenbire büyük ölçüde silindi. Önünde yürüyen da-jie'sine bakarken içi birden sıcaklık ve ailevi bağın verdiği güvenle doldu.
Nangong Jingnu Nangong Sunu'nun elini sıktırdı, "Da-jie, teşekkür ederim. Sen burada olmasaydın..."
Nangong Sunu: "Biz bizeyken böyle şeyler demene ne gerek var? Enerjini muhafaza et, önce bir dağdan inelim."
Nangong Jingnu biraz gülümsedi ve dağdan aşağı giden yolda adım adım Nangong Sunu'yu takip etti.
Sesleri duyunca Nangong Shunu tek eliyle at arabasının penceresini itip açtı, diğer eliyle ise Qi Yuxiao'ya sarıldı. Kız kardeşlerinin sağ salim döndüğünü görünce hemen Qi Yuxiao'yu at arabasından çıkardı, "Majesteleri, da-jie!"
Qi Yuxiao da fırlayıp Nangong Jingnu'nun yanına gitti ve ona sarıldı, "İmparator anne!"
Nangong Jingnu derin bir nefes verdi, ardından Yuxiao'nun başını okşadı, "Geçti, korktun mu?"
Qi Yuxiao başını iki yana salladı, "İmparator annem ile büyük teyzem iyi mi? Bir yerinize bir şey oldu mu?"
Nangong Sunu gülümseyerek, "Majestelerinin yüce talihi sayesinde tehlike çığırından çıkmadı," dedi.
Nangong Shunu: "Majesteleri, da-jie, ilk önce bir at arabasına binin ve saraya dönelim."
Nangong Sunu: "Burası güvenli değil, Majestelerinin önceliği geri dönmek olmalı."
Nangong Jingnu: "Olmaz, en tehlikeli yer en güvenlisi olabilir. Suikastçıların ardındaki kişinin kim olabileceğine dair aklımda genel bir fikir oluştu ve o kişinin planları öyle inceliksiz olmayacaktır. Biz alelacele başkente dönünce ordumuzun göreve çıkmasını, sonra da yolculuğumuz sırasında olanca gücüyle saldırmayı bekliyor olabilir. O yüzden burada bekleyeceğiz. Dağın tepesindeki suikastçıların icabına çabucak bakılacaktır. Yine başka yerlerden suikastçılar bize saldırsa bile tekrar dağa çıkıp araziyi avantajımıza kullanarak kendimizi koruyabiliriz."
Bu noktaya kadar konuştuktan sonra Nangong Jingnu birden durakladı. Qi Yan için biraz endişeleniyordu... Sarayın yasaklı yarısında tek bir muhafız dahi yoktu ve saraylar bölgesinde şu an in cin top oynuyordu... Ya önceki hanedanın prensesi meclisin planının iç yüzünü gördüyse? Ganquan Sarayı'nı araştırması için birilerini yollar mıydı?
Nangong Jingnu: "Gongyang Huai!"
Gongyang Huai: "Emredin!"
Nangong Jingnu: "Bir birlik görevlendir ve derhal saraya dön. Toplanma gong'una vurmalarını söyle, saraylar bölgesindeki tüm hizmetkarları bir araya topla ve isim defteriyle bir yoklama yap. Defterde adı olduğu halde orada olmayan biri varsa... güvendiğin birkaç astını alıp Ganquan Sarayı'na... incelemeye git."
Gongyang Huai: "Anlaşıldı!"
Nangong Jingnu: "Saraylar bölgesindeki muhafızlar ve hizmetkarlardan bir tanesi bile eksik değilse derhal Ganquan Sarayı'nın üç kapısını da mühürle. Herkesi bir araya topla ve gözün üstlerinde olsun. Kimsenin tedbirsizce bir şey yapmasına müsaade etme. Başka talimat almak için saraya dönmemi bekle."
Gongyang Huai: "Anlaşıldı!"
Nangong Sunu: "Bekle!"
Gongyang Huai: "Ekselanslarının başka bir emri mi var?"
Nangong Sunu Nangong Jingnu'ya döndü, "Majesteleri, bunu izleyen başka suikast girişimleri de olabilir dememiş miydin? Böyle bir anda birlikleri bölmek akıllıca olmaz. Herkes Majestelerini korumak için bir arada bulunmalı!"
Nangong Jingnu'nun dudakları titredi. Gözlerinden telaşlı bir ifade geçti, "Da-jie!"
Nangong Sunu birden anladı. Demek xiao-mei'si yasaklı sarayda saklanmakta olan Qi Yan için endişeleniyordu.
Nangong Sunu sessiz bir iç çekti: aralarında böylesine derin hisler söz konusuysa madem, ilk başta neden ondan boşanmıştı ki?
Nangong Sunu sözünü değiştirdi, "Komutan Efendi'nin önden yolu gözetlemesi iyi olur, git o halde."
Gongyang Huai Nangong Jingnu'ya bir bakış attı, akabinde bir grup seçip görevlendirdi ve yola çıktı...
Bölüm 277: Büyük tahta çıkma töreninde yaşanan kriz
Chengqi üçüncü yıl, üçüncü ay, üçüncü gün.
Bu, Ayin Bakanlığındaki kâhinin Kadın İmparator Nangong Zhenzhen'in büyük tahta çıkış töreninin düzenlenmesi için belirlediği uğurlu tarihti.
Wei Krallığı'nda üç tane üç sayısı zirve olarak görülürdü. Her ne kadar tahta çıkan kişi bir kadın olsa da, meclisin Kadın İmparator'a duyduğu büyük saygının göstergesiydi.
Nangong Rang'ın tahtta olduğu zamanlarda Veliaht Prens'e karar verilmediğinden dolayı Nangong Jingnu'nun tahta çıkışı anca son dakikada kararlaştırılmıştı.
Kadın İmparator'un büyük tahta çıkış töreni, bu tören için gereken imparatorluk meclis giysisi kıymetli malzemeler gerektirdiği ve karmaşık bir tasarıma sahip olduğu için tekrar tekrar ertelenmişti. İç meclisin yolladığı terzi kadın bu giysiyi üç senede tamamlayabilmek adına durup dinlenmeden çalışmak zorunda kalmıştı.
Aslında İmparatorluk Eşi için hazırlanmış bir set de vardı fakat İmparatorluk Eşi mevkiden azledilince o işlem durdurulmuştu.
Böylelikle terzi kadın tüm odağını imparatorun meclis giysisine verebilmiş ve planlanandan birkaç ay erken bitirmelerine olanak sağlamıştı.
Ne var ki...
Tarih boyunca İmparatoriçe hep Krallığın Annesi olarak büyük tahta çıkış törenine katılmıştı. Kadın İmparator'un da ona eşlik eden bir İmparatorluk Eşi'nin olması makul olurdu. Fakat İmparatorluk Eşi artık geçersiz kılındığından, bu durum tarih boyunca örneği olmayan bir şey haline gelmişti...
Büyük tahta çıkış töreninden önceki gece Nangong Jingnu sadece iç giysileriyle masanın önüne dimdik oturdu. Önündeki mum ateşine bakarken dalıp gitmişti: İmparator olma yolunda öğrenmesi gereken daha birçok şey vardı. Şu ana kadar yaptığı en büyük hata... muhtemelen Yuanjun'u boşamaktı.
O esnada bu hamlenin içindeki ufak ayrıntıları fark edememişti. Sebebi biraz İmparator babasının Qi Yan'ın ellerinde trajik bir şekilde can verdiğini öğrendiğinde gelen keder ve öfke, biraz da meclis yetkililerinin yaptığı büyük baskıydı. Krallığın iyiliği için bunu yapmak zorunda kalmıştı.
Fakat... Nangong Jingnu en sonunda bunun bir hata olduğunu fark etmişti.
Qi Yan Krallığın Babası olarak büyük tahta çıkış töreninde yanında olup ataları selamlayabilseydi statüsü önemli ölçüde değişirdi. İster mecliste olsun ister halktan insanların dünyasında, Qi Yan sarsılmaz bir saygınlık kazanırdı. İşin bu boyutunu akıl edemediği için Nangong Jingnu'nun elinden bir tek kendi cehaletini suçlamak gelirdi...
Xing Jingfu'nun aileye vefadan feragat etme pahasına emekliliği aksatıp meclise dönerek tüm enerjisini Qi Yan'ı alaşağı etmeye vermesine şaşmamalıydı...
Nangong Jingnu düşündükçe daha da kasvetli bir havaya bürünüyordu. Birkaç kez yasaklı bölgeye gitmek istediğinden kapılara doğru yürümüş, fakat sonuç olarak eşikten geçememişti.
Tören alayı gün ışımadan yola koyulacaktı. Odasına her an iç meclisten birileri gelebilirdi...
Beklendiği üzere çok geçmeden dışarıdan Baş Hizmetçi Fanxing'in sesi geldi, iç meclisten birileri gelmişti.
Nangong Jingnu onu giydirmeleri için içeri alınmalarını söyledi...
Bu sırada Qi Yan'ın gözüne de uyku girmemişti. Pencerenin önünden uzaklardaki Ganquan Sarayı'nın öteki tarafına baktığında, içeride yanan ışıkları gördü.
Qi Yan o günün Nangong Jingnu'nun resmi olarak tahta çıkacağı gün olduğunu biliyordu.
Qi Yan'ın içinde belli belirsiz bir huzursuzluk vardı. Maskeli kişiyi tanıdığı kadarıyla... Yüksek ihtimal Nangong Jingnu'nun sorunsuzca tahta çıkmasına izin vermezdi.
Ayrıyeten huzursuzluğun asıl sebebi kalbinin derinliklerinde yatıyordu. Sifang bankası ve Luo'nun kuzeyinden, özellikle de ikincisinden kaynaklı bir huzursuzluk...
Zamanında Bayin kendi emniyetini riske atarak Agula'yı bulmak için onun adıyla büyük isyan bayrağını kaldırmıştı. Ayrıca bin kişilik bir orduya önderlik ederek Nagsi Erihe'nin kellesini bizzat almıştı...
Nangong Jingnu Bayin ile iletişime geçmesine izin vermemişti. Qi Yan'ın tahminince Bayin Chengqi ikinci yılın kışında donmuş Luo Nehri'nden faydalanarak ordularını güneye sürmüş olmalıydı...
Fakat tahmin ettiği şey gerçekleşmemişti. Ve bu sebeple Nangong Jingnu Qi Yan'a özel olarak demişti ki: Sonuç olarak meclis tarafından kaçırıldığın haberi gizli kalmış olabilir, belki de bu bizim açımızdan gizli bir nimettir. Yeminli kardeşin tüm dikkatini seni aramaya verdi, tekrar silahlı bir isyan başlatmaz.
O gün Qi Yan'ın suratındaki gülümseme bir miktar buruktu.
Nangong Jingnu'nun bahsettiği Bayin'in kendi tanıdığı Bayin'le alakası olmadığını bir tek o biliyordu...
Bayin geçen kış isyan çıkarmış olsaydı içi biraz daha rahat ederdi. Koyunlar elden gitmiş olsa da ağılı onarabileceğine inanıyordu. Fakat Bayin aksine alışılmadık derecede sessizleşmiş, bu anormallik de Qi Yan'ı daha bir huzursuz etmişti... Nangong Jingnu tahta çıktıktan sonra bunu onunla tekrar konuşmayı planlıyordu. Korku verici şeyleri ne olursa olsun daha yaşanmadan ortadan kaldırmak zorundaydı.
Şimdilik Qi Yan'ın en büyük endişesi bugün büyük tahta çıkış töreninin sıkıntısızca atlatılıp atlatılamayacağıydı.
Qi Yan İmparator'un yatak odasına doğru baktı. Bu saray duvarının üstünden atlayıp... Nangong Jingnu'nun yanına gitme arzusu onu yiyip bitiriyordu.
Eşlik etmek, korumak ve sağ salim geri dönmesini beklemek. Ve elinden gelse Qi Yan hadım kılığına girmeye bile hazırdı. En azından yanında gözcülük edebilirdi. Gerçekten ortada bir tehlike varsa kendi bedeniyle ona son bir savunma kalkanı olabilirdi.
Onu sakinleşmeye ikna edebilen tek şey Nangong Sunu etmeniydi.
Görünüşe göre İmparatorun muhafız oluşumunu genişletmek için yanında on bin You vilayeti askeri getirmişti.
... ...
Tören alayı hava aydınlanmaya başladığı gibi yola çıktı.
Ayin Bakanlığının belirlediği olay akışına göre Nangong Jingnu'nun şehrin dışındaki imparatorluk ailesi tapınağına gidip önce gökleri selamlaması, sonra da imparatorluk atalar tapınağına gidip ataları selamlaması gerekiyordu. En sonunda meclis salonuna dönerek ferman çıkaracak ve dört bir yanda duyuracaktı. Ondan sonra büyük tahta çıkış töreni tamamlanmış olacaktı.
Beş bin seçkin asker kafile için yol açarken iki bin imparatorluk askeri ve üç bin You vilayeti askeri peşlerinden geliyordu. Onların arkasında İmparator'un resmi aracı, Linjiang Beyi Nangong Bao'nun at arabası ve Chionghua Prensesi ile Zhuohua Prensesi'nin at arabaları vardı. Nangong Jingnu'nun meşru kızı olarak Yanyang Prensesi de bu büyük törene katılmıştı. En uçta ise beş bin You vilayeti askeri daha geliyordu.
İmparatorluk ailesi tapınağının adı: Wanxiang'dı. (Ç/N: 万象 yeryüzündeki her görüngü; doğada tezahür etmiş her şey)
Başkentin dışındaki bir dağa inşa edilmişti. Üç hanedanlığa şahitlik etmiş antik, törensel bir mekandı. Sayısız imparatorun gökleri selamlayışına tanık olmuştu. Yalnızca yıl içindeki birkaç büyük festivalde halka açık hale getirilirdi. O günlerde başkentteki halktan insanlar Wanxiang Tapınağı'na gelerek tütsü yakar ve dua ederdi. Ayrıca tapınağın şöhretinden dolayı diğer ülkelerden gelen çok sayıda insan oluyordu.
Her ne kadar Wanxiang Tapınağı krallığın tapınağı olsa da önceki hanedanda bir kural koyulmuştu: tapınak, meclisten para yardımı kabul etmeyecekti. Tapınaktaki keşişlerin tümü "üzerlerinde para taşımamaya ant içmiş" kişilerdi. Yıl boyu inzivaya çekilerek tefekkür ederlerdi. Öğleden sonraları sadaka kâseleriyle dağdan inerek üç-beş kişilik gruplar halinde sadaka toplamaya çıkarlardı. Her seferinde sadece üç evin kapısını çalarlardı. Topladıkları miktarın ne kadar olduğu fark etmezdi; ellerine hiçbir şey geçmemişse bile hemen tapınağa döner ve fazlasına göz dikmezlerdi.
Hava tamamıyla aydınlandığı sırada kafile Wanxiang Tapınağı'nın dağdaki kapılarına vardı. Konukları karşılamak için bekleyen iki keşiş vardı. Yol açan eşlikçiler iki tarafa ayrıldı, ardından Nangong Jingnu'nun imparatorluk aracı onların arasından geçerek kapılara doğru ilerledi.
Keşişlerden biri yaklaşıp avuçlarını birleştirerek eğildi, "Bu genç keşiş Yuanfa, Majestelerini selamlıyor." (Ç/N: 缘法 yuan – kader, fa – yol/erdem)
Nangong Jingnu: "Genç manevi efendi saygıdan muaf. Dağın tepesindeki her şey gereğince hazır edildi mi?"
Yuanfa: "Majestelerine bildiriyorum, her şey gereğine uygun şekilde hazırlandı. Shi-jie beni ve shi-di'yi Majestelerini dağa buyur etmeye yolladı. Ama... tapınağa giden sadece bir tane, dar ve kavisli bir yol var. Tapınağın kendisi de küçük; bu kadar askeri ve atı içine alamayabilir."
Gongyang Huai atını ileri yönlendirdi, "Majesteleri on bin altına denk bir varlıktır; Majestelerini yanında hiç muhafız olmadan gönderemeyiz. Genç manevi efendi bize bir iyilik yapsın."
Yuanfa: "Merhameti yüce Buda, shi-jie bunu düşündü zaten. O yüzden de bir istisnada bulunarak siz hayırseverlerin dağa bir kılıç getirmesine izin verdi. Ama naçiz tapınağımız epey ufaktır, sahiden aynı anda bu kadar hayırsever içeri sığamaz... Her ne kadar bu genç keşiş tapınağa geleli daha üç yıl olmuş olsa da bu genç keşiş Shifu'nun merhum imparatorun geçmişte tahta çıkışı esnasında samimiyet göstergesi olarak dağa sadece yayan yüz yetkili getirdiğinden bahsettiğini sık sık işitmiştir. Hâlâ daha bu naçiz tapınakta övgüyle bahsedilir."
Keşiş Yuanfa birdenbire Nangong Rang'ın geçmişteki eylemlerinden bahsedince Nangong Jingnu bir miktar etkisine kapılmıştı. At arabasından inip o tarafa gelmekte olan Nangong Sunu şans eseri bunu duymuş bulundu, o yüzden gülümseyen dudaklarını örterek dedi ki, "Wanxiang Tapınağı'ndaki keşişlerin engin maneviyatı hep kulağıma gelir. Genç manevi efendi 'herkes için bir kader yolu' söylemini duymuş muydu? Zamanında İmparator babamın dağa yürüyerek çıkması, İmparator babamın kader yoluydu. Majesteleri dağa bir tahtırevan üzerinde çıkarsa bu da Majestelerinin kader yolu olur. Genç manevi efendi neden geleneklere bu kadar bağlı? Kaldı ki bizim gibi kadınlar o kadar dayanıklı değildir ve İmparator babamla yarışmaya cüret edemeyiz. İmparator babam dirençli olduğundan yürümüş, bizim tek yapabileceğimiz ise tahtırevana binmek."
Yuanfa: "Bu..."
Nangong Sunu hafifçe gülümsedi, akabinde yanında duran yardımcı komutana anlamlı bir bakış atmasıyla bu kişi komutu anladı. Oraya tahtırevan getirilmesi için elini salladı.
Tahtırevan pek azametli ve geniş değildi, fakat on altı You vilayeti askeri tarafından taşınıyordu. Her askerin üzerinde zincirli zırh ve başlarında siyah demir kasklar vardı. Bu on altı kişinin attığı her adım geriye hafif izler bırakıyordu, ki bu da tahtırevanın ağırlığını gösteriyordu.
Nangong Sunu Nangong Jingnu'nun kulağına birkaç şey fısıldadı. O ise hafifçe başıyla onayladı ve doğruca tahtırevana bindi.
Nangong Sunu: "Genç manevi efendi, bencil biri olabilirim lakin Buda'yı batıya kadar götürme ilkesindene haberdarım. Saygıdeğer Başkeşiş dağa kılıçlarımızla çıkmamıza izin verdiğine göre bu birkaç tahtırevan da sorun olmasa gerek. Gökleri selamlama saatini bizzat kâhin hesapladı. Uğurlu saati kaçırırsak hiç kimse bunu telafi edemez."
Nangong Sunu Nangong Shunu'nun kulağına birkaç şey fısıldadıktan sonra kendi tahtırevanına bindi. Yetkililerden oluşan kalabalık görkemli bir şekilde yayan dağa çıkarken Nangong Shunu Qi Yuxiao'yu Nangong Jingnu'nun imparatorluk at arabasına bindirdi. Nangong Sunu sadece yüz You vilayeti askerini dağa çıkışta eşlik etmek üzere görevlendirmişti, diğer askerlerse Nangong Shunu ile Qi Yuxiao'yu korumak için dağın eteklerinde bırakılmıştı.
At arabasına bindiklerinde Nangong Shunu ilk iş yolcu koltuğunu açtı. Altındaki çevirme kolu ortaya çıktı.
Vakitleri kısıtlı olduğundan Nangong Sunu Nangong Shunu'nun kulağına sadece bir cümle fısıldamıştı, "Koltuğun altında bir mekanizma var, Yuxiao sana emanet."
Nangong Jingnu'yu dağın tepesine taşıyan tahtırevan demir ağacı odunundan yapılmıştı. Aniden atılacak oklar etki etmediği gibi balta ve bıçakların delip geçmesi de söz konusu değildi.
Geniş bir tahtırevan değilse de aşırı derecede ağırdı. Anca çok güçlü on altı You vilayeti askeri tarafından taşınabiliyordu. O on altı asker de elbette üst seviyede korunuyordu. Zincir zırhlarının altında ağ zırhlar vardı. Ağır olsa da hiçbir bıçağın ya da mızrağın delemeyeceği garantiydi.
Nangong Jingnu'nun aklına gelmeyen her şeyi Nangong Sunu'nun akıl ettiği söylenebilirdi.
Nangong Jingnu tahtırevanın içinde dimdik oturuyordu. Tahtırevanın pencereleri ve kapısı demir ağacı odunundan yapılmıştı. İçeride bir sürgü vardı; bu sürgüyü açmak pencerenin içeriden itilerek açılmasına olanak sağlıyordu. Nangong Jingnu ablasının verdiği talimatları aklında tuttuğundan, sürgüyü açmadı. Tahtırevanın iç bölmesi loştu, tahtırevandaki boşluklardan çok az gün ışığı içeri sızıyordu.
Tıpkı kâhinin öngördüğü gibiydi: bugün güzel bir gündü. Güneş pırıl pırıldı ve gökte görünürlerde tek bir bulut dahi yoktu. Dağın derinliklerinden gelen hafif bir sis kokusu havayı kaplarken kapalı tepelerinden yer yer gün ışığı düşüyor, orman zemininde noktalar oluşturuyordu.
Tahtırevan bir şekilde bu dağ yolunda ilerliyordu. Patikanın iki tarafında birkaç insan el ele tutuşarak çevrelese ellerinin kavuşamayacağı kadar kalın kadim ağaçlar vardı...
Birdenbire, ağaçlardan birtakım sesler geldi! You vilayeti askerlerinin yardımcı komutanı birliği derhal durdurdu, ardından gidip bakması için birini yolladı.
Asker sesin geldiği bölgeyi inceledikten sonra dönüp, "Rapor, ses yapan kuşlarmış," diye bildirdi.
Ağzından bu sözler çıktığı gibi dağ yolunun iki tarafını çevreleyen ormandan dalların hışırdama sesi geldi!
Yardımcı komutan: "Koruma pozisyonlarına!"
Ormanın zemininden toprak parçaları havalandı ve siyahlar içindeki yüzleri maskeli insanlar yağmurdan sonra biten bambu filizleri gibi ortaya çıkıverdi. Daha ne olup bittiğini net bir şekilde göremeden askerlerin arasından ürkütücü sesler yükseldi. Tepelerine düzinelerce ok, yağmur gibi yağıyordu!
"İmparatoru koruyun! Suikastçılar!"
— —
Yazarın notu:
İşte bugünün bölümü. Tahmin edin, Jingnu ölecek mi? [Doge]
Bölüm 276: Mumların kesilmesiyle gelen kokunun tadını tam olarak çıkaramadan
Zaman, yarığın üzerinden geçen beyaz bir midillinin gölgesi gibi akıp gitti. İlkbahar yerini sonbahara bıraktı, bu şekilde bir yıl daha bitmiş oldu.
Sağanak kar yağışını takiben perdeler ağır ağır Chengqi üçüncü yıl için açıldı.
Bu zaman diliminde Qi Yan'ın sağlık durumu inişli çıkışlı bir haldeydi. Nangong Jingnu ne yapıp etmiş, halktan insanların arasından Gu Rolan'ı bir kez daha bulup getirmişti. Yasaklı sarayda Qi Yan'ın öğünleri ve gündelik yaşamıyla ilgilenmek üzere davet edilmişti.
Qi Yan "kaçırılırken" öylece götürülmesini seyretmekten başka bir şey yapamayan Gu Rolan bu olaydan sonra günlerce bunalıma girmişti.
Meclisin adamları tekrar kapısını çaldığında Gu Rolan hiç tereddüt etmeden teklifi kabul etmişti.
Meclisin vaat ettiği cömert ödüller için değildi. Gu Rolan Qi Yan öldükten sonra eskiden olduğu gibi kafasına göre oradan oraya gidip tıbbi alanda gelişmeye odaklanamayacağını hissediyordu. Birdenbire tıbbi idman yapmaya, yıllardır tutkuyla bağlı olduğu şeye ihtiyatla ve gönülsüzce yaklaşır olmuştu.
Gu Rolan Luo Nehri'nin kıyısından ayrıldığından beri birçok şey düşünmüştü. Çoğu Qi Yan'la ilgiliydi, ama Qi Yan'a karşı tam olarak nasıl hissettiğini o da çözemiyordu.
Elini vicdanına koyup kendine soracak olursa, hafif bir hayranlık vardı... Peki bundan ötesi neydi?
Muhtemelen hekim yüreğinden kaynaklıydı. Gu Rolan'a küçüklüğünden beri bir hekimde anne-baba yüreği olduğu öğretilmişti. Ama sonuçta daha çok gençti. Tıbbi idmanla geçirdiği onca yılda tüm yeteneğini uygulamaya geçirmesini gerektiren ilk hasta Qi Yan olmuştu.
Her ne kadar bir hekim için tüm hastalar bir olmalıysa da Qi Yan hayatının son demlerindeki o yaşlı büyüklerden farklıydı. Daha çok gençti. Öylesine gençti ki öylece hayata gözlerini yumarsa Gu Rolan şöyle dursun, yoldan geçen biri dahi iç çekmekten kendini alamazdı.
Her insan bencilce hisler taşırdı. O türden duygular "duygusal hisler"den farklıydı, daha çok empatinin doğasından kaynaklanıyordu.
O yüzden Gu Rolan'ın haletiruhiyesi Qi Yan'ın "ortadan kayboluşu"ndan önemli ölçüde etkilenmişti. Ara sıra Qi Yan için endişelenmeye başlamıştı. Eğer hâlâ hayattaysa... o kabile yerlisi kaçakçılar ona iyi muamele ediyor olamaz, diye düşünüyordu. İhmalden dolayı hastalığı ağırlaştıysa... kronik rahatsızlık Qi Yan'ın hayatını tamamıyla mahvederdi.
Bu düşünceleri kontrol altına alamıyordu. Gu Rolan'ın kalbinde yabani sarmaşıklar gibi yayılıyordu.
Gu Rolan Luo Nehri'nden ayrıldıktan birkaç ay sonra geçmişteki ılımlı günlerine dönme umuduyla seyahat ederek tıbbi alıştırma yapmayı denemişti. Ta ki günün birinde... bir hastasının reçetesine yanlış bir malzeme ekleyene dek. Uzunca bir süre reçeteye baktıktan sonra nihayet bir farkındalık yaşamıştı: bu malzeme... Qi Yan'ın reçetelerinde kullanılan bir malzeme değil miydi?
Ve böylelikle, meclisten gelen kişi Gu Rolan'ı tekrar bulduğunda durup tekrar düşünmeye gerek bile duymadan kabul etmişti. Gu Rolan sebebi az buçuk tahmin ediyordu, fakat kendi gözleriyle görmeden inanmaya cesaret edemezdi.
O gece Nangong Jingnu Gu Rolan'ı sadece kendisinin geçebildiği o saray girişinden geçirdi. Yasaklı saraya geldiler. Qi Yan'ın yatak odasına geldiklerinde Gu Rolan'ın gözlerinden birden yaşlar boşaldı.
Gu Rolan hızlı ve geniş adımlarla Qi Yan'ın yanına gitti. Onu tepeden tırnağa süzdükten sonra gözyaşları içinde, "Hâlâ hayattasın, çok şükür," dedi.
Qi Yan kasılmış yüzüyle gülümsedi. İstemsizce Gu Rolan'dan çok da uzak olmayan bir mesafede dikilen Nangong Jingnu'ya baktı. Yüzünün ifadesiz olduğunu görünce Qi Yan'ın kafa derisi uyuştu.
Qi Yan ile Nangong Jingnu çoktan gerçek bir evli çift olmuşlardı. Öncesinde onunla ilgilenmiş bir kız aniden böyle yakın bir tavır sergileyince Nangong Jingnu'nun içi bir sebepten güvensizlikle dolmuştu.
Nangong Jingnu da sessizce Qi Yan'a bakıyordu, sanki "uzun süren ayrılıktan sonra bir araya gelme" sevincini bozmak istemiyor gibiydi.
Qi Yan bu sıkıntısını dile getiremezdi. Neyse ki Gu Rolan bir kadın olarak sınırlarından dolayı sarılmak için öne atılmamıştı. Yoksa açıklamak daha da zorlaşırdı. Fakat neticede Gu Rolan ona itinayla bakmış biriydi, Qi Yan bunun için minnettardı.
Her ne kadar Soğuk Saray'da geçirdiği zaman diliminde Gu Rolan'a çok soğuk bir tavır sergilemiş olsa da o sırada yanında Gu Rolan olmasaydı onca günü nasıl sağ atlatırdı, sahiden bilmiyordu.
Ağır bir hastalığın yakasına yapıştığı günler, ne önünde gidilecek bir yol ne de geri dönüş yolu görebildiği günler...
Artık kalbindeki sis nihayet dağıldığı için öncesinde Gu Rolan'a çok saygısızlık ettiğini fark etmişti. Qi Yan gibi biri söz konusuyken dünya üzerinde onun emniyette olup olmadığından endişe duyan bir kızın olması harika bir şey değil miydi?
Qi Yan bakışlarını Nangong Jingnu'dan çekti. Düşüncelerine çeki düzen verdi, ardından Gu Rolan'a eski bir dosta gülümser gibi gülümsedi.
Gu Rolan bir an neye uğradığını şaşırdı. Daha önce hiç Qi Yan'ı gülümserken görmemişti, o yüzden bir an hayal gördüğünü sandı. Kol yeniyle gözyaşlarını sildi.
Qi Yan: "Endişen için teşekkürler. Rolan Hanım nasıl görüşmeyeli?"
Gu Rolan'ın yüzü kızardı. İnceliksiz bir yaşantısı vardı ve daha önce hiç böyle resmi bir şekilde selamlanmamıştı. İki defa kekeledi, ardından başını aşağı yukarı salladı.
Gu Rolan: "Artık bu dünyada olmadığını sandım..."
Qi Yan: "Sapasağlam yerimdeyim, bazı ayrıntılara gelince..." Qi Yan bir kez daha Nangong Jingnu'dan tarafa baktı. Nangong Jingnu da anladı ve bir an düşündükten sonra başıyla onayladı.
Qi Yan: "Sana ayrıntıları daha sonra teker teker anlatacağım."
Gu Rolan da aptal biri değildi. Meclisle ilgili meseleleri anlamıyor olabilirdi ama bu işin içinde halktan insanların bilmemesi gereken şeyler olduğunu anlıyordu. Bu yüzden konuyu geçiştirdi, "Gerek yok, iyi ve güvende olduğunu bilmek yeter bana. O gün... delicesine korkmuştum."
Bu sözler ağzından çıktığında Nangong Jingnu ve Qi Yan'ın yüzünde aynı anda bir tebessüm belirdi. Bu kız oldukça basit ve nazik biriydi; hakkında iyi bir izlenim edinmemek zordu asıl.
Qi Yan sonra gülümsemeyi bıraktı ve ciddiyetle, "Şimdiye kadar Rolan Hanım'a yardımı için defalarca kez borçlandım. Eğer senin için bir sakıncası yoksa... benimle yeminli kardeş olmak ister misin?" dedi.
Gu Rolan afallayıp kalırken Nangong Jingnu da biraz şaşırmıştı. Ama çabucak olayı çözdü.
Nangong Jingnu parıltılı, yumuşak ve sıcak gözlerle Qi Yan'a baktı. Aklından geçeni anlamaz olur muydu hiç?
Ne Nangong Jingnu'nun kafasını meşgul edecek bir şeye dönüşmesini istiyordu ne de hayatını kurtaran insana hürmetsizlik etmeyi. O yüzden böyle bir çözüm bulmuştu.
Boş versene, neden işleri onun için zorlaştırsındı ki?
On bir yıllık evliliklerine rağmen ona azıcık bile güvenmeyecek miydi?
Dar görüşlü ve gıcık biri olduğundan göz önüne almamış değildi; sadece, statüsünden dolayı "ev sahibini koltuğundan eden misafirle kavgaya tutuşmuş" gibi gözükmek istemiyordu. Ama bu kişi yine de düşünceliliğini sergilemişti...
Bununla birlikte, Nangong Jingnu Qi Yan'ın Gu Rolan'la yeminli kardeş olmak istediğini duyunca kalbine bal gibi tatlı bir his doldu. Ona çok büyük değer vermiyor olsa bu kişi duruşunu bozar mıydı?
Gu Rolan: "Bu... bu iyi olmaz, uygunsuz kaçar... Sen İmparatorluk E... Soylu bir lordsun. Bense basit bir hekimim, paçası çamurlu biriyim. Kendi çevremin dışına çıkmaya cüret edemem."
Nangong Jingnu yanlarına geldi, "Yuanjun'un hayatını kurtarmıştın, elbette statünü gerekçe göstererek bir şeyleri ölçemezsin sürekli. Eğer senin için bir sakıncası yoksa uğurlu bir tarih seçin... Sizin için şahitlik ederim."
Gu Rolan: "Ama..."
Qi Yan gülümseyerek, "Majestelerinin her sözü bir imparatorluk emridir, Rolan Hanım'ın reddetme şansı kalmadı artık," dedi.
Gu Rolan en sonunda kabul ederek başını salladı. Qi Yan Gu Rolan'ın huzursuz olacağından korktuğu için bir süre daha onunla muhabbet etti. Gu Rolan'a o olaydan sonra ne olduğunu ayrıntılı bir şekilde anlattırırken Nangong Jingnu statüsünü bir kenara bırakıp ikincil koltuğa oturarak baş koltukla onun karşısındaki koltuğu Qi Yan ile Gu Rolan'a bıraktı. Kenardan sessizce onları dinledi, ara sıra birkaç cümle de o söylüyordu...
Gu Rolan karşısındaki iki kişiye baktı. Aralarında bir miktar mesafe olsa da olabilecek en yüksek yakınlıkta olduklarına dair bir his uyandırıyordu.
Tıpkı bir tablodaki kusursuz derecede denk iki insan gibi, aralarında açıklanamaz bir uyum vardı.
Gu Rolan halkın arasından geliyor olabilirdi fakat farklı koltuk tiplerini o da biliyordu. Majesteleri Kadın İmparator'un resmen baş koltuğu Bei'an soylusuna bırakması ve onun da sessizlik içinde kabul ederek Majesteleri Kadın İmparator'a hafifçe gülümsemesi...
Birdenbire Qi Yan'ın Soğuk Saray'dayken niye o kadar acı çektiğini anladı.
En sonunda iki kadının alışılagelmiş gelenekleri yıkarak beraber bir yolda yürüdüğünü anlamıştı...
Bu dünyada kim böylesine inanılmaz bir insanı ve böyle ender rastlanacak hisleri bırakabilirdi ki?
Gu Rolan öksüz ve yetimdi, küçük yaştan itibaren büyükbabasına bağımlı bir hayat sürmüştü. Hiçbir zaman bir ağabeye ve yengeye sahip olma deneyimi yaşamamıştı.
Qi Yan onunla nazik bir tonda konuşuyordu ve muhabbet sırasında yönelttiği sorularla kullandığı üslup onun hisleri de dikkate alınarak seçilmişti. Majesteleri Kadın İmparator da hükümdarlık kudretini hiç hissettirmiyordu. Gu Rolan ilginç bir şeyden bahsederken Majesteleri Kadın İmparator, Bei'an soylusundan bile daha içten gülüyordu.
Tıpkı halktan insanların dünyasında bir ağabey ile eşin, kız kardeşi ağırlaması gibi bir ortamdı. Gu Rolan'ın kalbi sımsıcak oldu. Tüm kalbiyle karşısındaki bu mükemmel çifte uzun bir ömür ve ömür boyu birliktelik diledi.
... ...
Daha sonra Qi Yan Gu Rolan'ı dinlenmesi için ikincil odaya götürdü. Ana odaya döndüğünde Nangong Jingnu'yu bir eliyle geniş kol yenini sıvalı tutup diğer elinde bir makasla mum fitili keserken buldu...
Qi Yan durakladı, ardından dudaklarında bir tebessümle kapı pervazına yaslanıp sessizce seyretmeye koyuldu.
Titreyen mum ışığı Nangong Jingnu'nun yüzüne düşüyordu. Tam o anda Qi Yan önceki hanedanın prensesinden resim sanatı teknikleri öğrenmediği gerçeğinden nefret etti. Bu güzel manzaranın geçip gitmesine izin vermek çok yazıktı.
Qi Yan derin bir nefes aldı, akabinde ezberden şunları okuyarak içeri girdi, "Mumların kesilmesiyle gelen kokunun tadını tam olarak çıkaramadan, sürpriz bir şekilde bakır su saati hızlanıyor. Bilseydim, kağıt pencereden bir delik açıp sessizce izlerdim. Böylesine güzel bir manzarayı bozmak bir suçtur adeta." (Ç/N: İlk cümle 和子华招潞公暑饮 [宋] 司马光 Hézi huá zhāo lù gōng shǔ yǐn [sòng] sīmǎ guāng'dan alıntı)
Nangong Jingnu elindeki makası bıraktı ve gülümseyerek, "Basit bir şey işte, beni pohpohlayarak göklere çıkarmak mı niyetin?" dedi.
Qi Yan Nangong Jingnu'nun yanına oturdu ve elini tutarak dedi ki, "Zamanında resim sanatı öğrenmemem ne yazık, fevkalade bir başyapıttan olduk."
Nangong Jingnu Qi Yan'a bir bakış attı, "Kendini mi övüyorsun sen?"
Qi Yan gülümseyerek, "Elbette Majestelerine yönelik bir övgüydü," dedi.
Nangong Jingnu: "Bir hırsızın çektiği vicdan azabı mı bu şimdi?"
Qi Yan Nangong Jingnu'nun ona takıldığını biliyordu fakat yine de şaşırmış gibi davrandı, "Hırsız mı? Ne tür bir hırsız böyle yürek yemiş olabilir ki, bu yasaklı saraya dalmaya cesaret edecek kadar?"
Nangong Jingnu: "Yine başladın."
Qi Yan sessizce iç çekti, "Bu kararı vermeye cüret eden bu kuldu, bu kul yine de gerçekleştirdiği için Majestelerine teşekkür etmeli."
Nangong Jingnu: "Kalbinden geçeni biliyorum... Ama, bu kızın bayağı iyi bir karakteri olduğu belli. Ayrıca güvenecek kimsesi olmayan biri. Bundan sonra biraz göz kulak olunabilirse sana yaptığı iyiliğin karşılığını vermiş sayılırsın."
Qi Yan Nangong Jingnu'ya bakarken kalbi eriyecekmiş gibi hissetti.
Qi Yan Nangong Jingnu'nun narin elini tutup bir süre ince parmaklarıyla oynadı, ardından yumuşak bir tonda dedi ki, "Karlı bir gecedeyiz, yol gitmek zor olur. Majesteleri bugün de mi geri gidecek?"
Nangong Jingnu'nun yanaklarını hafif bir pembelik kapladı, "Aradan yıllar geçmiş olsa da... Büyük tahta çıkış seremonisinin tamamlanması lazım ve matem döneminin bitmiş sayılabilmesi için bitişini bildiren ferman dört bir yanda duyurulmalı. Ayin Bakanlığı uğurlu bir gün belirledi; önümüzdeki ayın içinden bir gün... Bu dönem bitince gelip sana eşlik edeceğim."
Bölüm 275: Yumuşak ve nazik bir sesle kalpten gelen sözler etmek
Nangong Jingnu'nun gözleri Qi Yan'ın boynundaki kendisinin bıraktığı bariz morluğa kaydı. Isırık izleri sonradan yeşil renk almıştı, emdiği orta kısım ise mor renkteydi. Göze çarpan mor rengi hafif mavi bir renk çevreliyor, oldukça eşsiz bir iz meydana getiriyordu.
Bunu seyrederken Nangong Jingnu'nun kalbi yumuşamaya başladı. Dün gece... Aslında o kadar da iyi bir iş çıkarmamıştı. Agula'ya verdiği şeyin... zevkten çok acı olduğunu görebiliyordu.
Ama Agula daha önce hiç olmadığı kadar itaatkarlaşmış, ondan gelene razı olmuştu. Çok canını yaksa bile sadece ona sımsıkı sarılmış ve daha önce hiç kullanmadığı bir ses tonunda tekrar tekrar "Jingnu" demişti.
Düşününce Qi Yan'ın dün geceki hareketleri apaçık kalbindeki dehşet ve huzursuzluk hissinden kaynaklıydı... Onu yitirmekten çok korkmuştu.
Meğer "yitirme korkusu" yaşayan tek kişi Nangong Jingnu değildi.
Nangong Jingnu ilgiyle Qi Yan'a bakarken gözlerinde ekstra yumuşak bir ifade vardı. Sessizce onu seyrediyordu.
Aslında Qi Yan'da kabile yerlilerinin bazı fiziksel özellikleri vardı, örneğin uzun ve ince vücut yapısı. Erkekler için sıradan bir şeyken kadınlar için farklı ve özel bir şeydi.
Ayrıca çok düzgün bir kemik yapısı vardı, kendine nasıl bir şekil verirse versin dimdik duruşu görülebilirdi. Nangong Jingnu aslında bunun Qi Yan'ın çok fazla kitap okumasından ve her saniye kendine kısıtlamalar koymasından kaynaklı olduğunu düşünmüştü.
Ama şimdi bakınca... Ona güney Wei Krallığı insanlarından biraz daha güçlü ve zinde bir görünüm verenin kabile yerlisi olarak damarlarında akan kan olduğunu fark etmişti. Aynısını biraz Yuxiao'da da görüyordu.
Ufaklığın yaşı henüz küçüktü ve büyüyüp gerçek görünüşüne kavuşmamıştı, ama şimdiden kaşlarında ve gözlerinde Qi Yan'ın gölgesi görülüyordu. Belki de Qi Yan ile Xiao-Die'nin gözlerinin birbirine çok benzemesinden dolayıydı. Bugün beraber at sürerlerken... Nangong Jingnu Yuxiao'nun vücudunun duruşuna dikkat kesilmişti. Yaşıtı olan diğer çocuklara kıyasla at sırtındayken sırtı dimdik duruyordu ve doğuştan gelen bir zarafet taşıyordu. Bu özellik resmen Qi Yan'ınki ile aynı hamurdan yoğrulmuştu.
Nangong Jingnu Yuxiao'yu seviyordu ve bu sırf onca yıldır bu çocuğa sırt çevirmesini telafi etme çabasından kaynaklı değildi. Yuxiao'nun doğuştan gelen nitelikleri de etkilemişti onu. Kıvrak zekası, akıllılığı, kabiliyetleri ve aileye vefası...
Ve bu da asıl noktaya götürüyordu: Nangong Jingnu Yuxiao'da her daim Qi Yan'ın küçük bir kopyasını görüyordu.
Qi Yan'ın kadın olduğunu öğrendiğinden beri bu özellik daha da kıymetli bir hal almıştı. Nangong Jingnu onu asla bırakmayacaktı. Büyük bir tabuya karşı geliyor bile olsa, son nefesine kadar Qi Yan'la beraber olmak zorundaydı. İki kadının kaderinde çocuk sahibi olmak söz konusu olamazdı. Yuxiao... hem Qi Yan'ın hem de kendi yaşamının devamı olacaktı. Bu çok garip bir histi: hafif bir gönül rahatlığı ve kutlama havası taşıyan bir tür yoksunluk hissi.
Nangong Jingnu'nun bakışlarındaki değişimi Qi Yan da fark etti. Kalbi sevinçle doldu, çünkü Nangong Jingnu en son ona öyle bakalı çok uzun zaman olmuştu.
Qi Yan: "Majesteleri...?"
Nangong Jingnu düşüncelerinden sıyrıldı, fakat gözlerindeki nezaket azıcık bile eksilmedi. Qi Yan'ın gözlerine baktı. Onun gözlerinde de kendi taşıdığı duyguyu görünce, "Ben... bundan sonra sana ne diye hitap edeyim?" diye sormaktan kendini alamadı.
Qi Yan mı, yoksa Agula mı?
Qi Yan bir an ciddiyetle düşündükten sonra, "Majesteleri bu kula nasıl hitap etmek istiyorsa öyle etsin," dedi, "Bu kul hâlâ aynı kişi, bu daha önce hiç değişmedi."
Nangong Jingnu kısa bir an düşündü, "O zaman Yuanjun diyeceğim."
Qi Yan'ın yüzünde yumuşak bir tebessüm belirdi. Başıyla onayladı.
Yuanjun güzeldi. Qi Yan'a bahşedilmişti ve Agula'ya verilmiş bir hediyeydi...
Yuanjun güzeldi. Ne Wei'ye ne de Jing'e aitti. Sadece katıksız ve içten duygular barındıran bir isimdi.
Nangong Jingnu, "Sana söylemem gereken... bir şey var," diye mırıldandı.
Qi Yan: "Dinliyorum, Majesteleri."
Nangong Jingnu: "Bu sabah bahsettiğin şeyi, senin için ayak işlerini halletsinler diye sarayların dışından birkaç kişi getirme isteğini... yerine getirmeyi düşünmüyorum."
Qi Yan ses çıkarmadan gülmeye başladı. Çok güzel ve berrak gülümsüyordu. Nangong Jingnu'nun açık sözlülüğü kalbinde baskılanmış endişeyi ve belirsizlik hissini tamamen yok etmişti.
Nangong Jingnu: "Neden gülüyorsun?"
Qi Yan: "Bu kul biliyor."
Nangong Jingnu'nun gözlerinde hayret dolu bir ifade belirdi, fakat hemen sonra geçti, "Doğru, çok akıllısın."
Nangong Jingnu: "Kızmayacak mısın?"
Qi Yan: "Majestelerinin bu kulla açık ve samimi bir şekilde konuşmasından daha iyi bir şey olamaz. Aslında bu kul Majestelerinin bu fikre katılmayacağını az çok tahmin etmişti, ama... bu kul Majestelerinin görüşünü merak ediyor asıl. Eğer Majestelerinin mantıklı bir açıklaması varsa bu kul seve seve Majestelerinin uygun gördüğü şeyi kabul edecek."
Nangong Jingnu bir an sessiz kaldıktan sonra ciddiyetle yanıtladı, "Aslında epey basit düşündüm. Sana güvenebilirim ama Sifang bankasında güvenemem, hele yeminli kardeşine hiç güvenemem. Sifang bankası meclise çok büyük ölçekli bir yardımda bulunmuş olabilir ama sonuçta o sadece halkın dünyasındaki bir işletme. Halktan insanlar siyasetin tuhaflıklarına nasıl ayak uydursun? Ayrıca... Bildiğim kadarıyla Luo'nun kuzeyi merkez ovalara geçmişten beri hep düşmanlıkla baktı. Çimenli Ovalardan gelmiş olup da güvenebileceğim tek kişi sensin. Ve sırf sen olduğun için; Çimenli Ovara mensup biri çıkman tamamen tesadüftü. Jiya'ya bile... güvenmiyorum. Sadece bir şeyler için birbirimizi kullanıyoruz; iki tarafın da çıkar sağladığı bir ilişkimiz var. Şans eseri şu an meclisin en çok ihtiyaç duyduğu şeyi elinde tutuyordu, onunla iş birliği yapmamın sebebi bu."
Qi Yan tüm samimiyetiyle, "Majestelerine teşekkürler," dedi.
Nangong Jingnu bir kez daha bastırdı, "Kızgın değil misin? İçerlemedin mi?"
Qi Yan başını iki yana salladı, "Nasıl içerlerim? Majestelerinin normalde kolaylıkla bu meselenin icabına bakabileceği ortada, ama Majesteleri yine de bu kula her şeyi düzgünce açıklamayı seçti. Bu kul nasıl sinirlenebilir ki?"
Nangong Jingnu: "İlk dediğini de düşünmedim değil... Ama kağıtla ateşin önüne set çekilmez diye düşündüm, yaptığım şey eninde sonunda ortaya çıkardı. Üstelik... aramızda birçok şey kaçıp gitti. Tahta çıktığımdan beri sık sık düşünüyorum da, işin aslını daha erken öğrenmiş olsaydım şimdi daha farklı mı olurduk? Geçmişte olanlar değiştirilemez, fakat gelecekte iyi kararlar verme şansı hâlâ elimde."
Masanın üstünde iki el sessizce buluştu. Parmaklarını birbirine kenetlediler.
Bir babanın öldürülüşünün getirdiği kin onları ayırıyor olsa da, Jing ile Wei'nin farkları aralarına set çekiyorsa da, tam o anda sımsıkı el ele tutuşmuşlardı.
Qi Yan fırsattan istifade olayı Nangong Jingnu için bir kez daha analiz etti. Nangong Jingnu Qi Yan'a Bei'an soylusu meselesi sona erince tekrar düşüneceğine dair söz verdi. Henüz doğru vakit gelmemişti.
Fikir birliğine vardılar, akabinde önceki hanedanın prensesi sorununu tartıştılar. Gariptir ki: Huainan çalkantısını çözdüklerinden beri önceki hanedanın prensesi tekrar "sırra kadem basmış"tı.
Nangong Jingnu merakla sormaktan kendini alamadı, "Önceki hanedanın prensesi artık pek genç olmasa gerek, değil mi?"
Qi Yan: "Yılları hesaplayınca, doğru."
Nangong Jingnu: "Artık hayatta olmayabilir mi acaba? Çünkü bu dünyada o kadar sabırlı birinin var olabileceğine inanamıyorum gerçekten."
Qi Yan: "Önceki hanedanın prensesi çok seçkin tıbbi yeteneklere sahiptir ve hatırı sayılır bir saygınlığı vardır. Artık hayatta olmaması gibi bir ihtimal yok diyebilirim... Çok korkunç bir düşmandır. Son birkaç ayda bile... onun gölgesini üzerimde hissettim, sanki kurtulamıyor, nefes alamıyordum."
Nangong Jingnu gözlerinde sevgi ve ilgi belirirken Qi Yan'ın elini sıktırdı. Nezaketle teskin etti, "Korkma, bir daha asla sana zarar vermesine izin vermeyeceğim."
Qi Yan da Nangong Jingnu'nun elini sıktırarak karşılık verdi, "Bana zarar vermesinden korkmuyorum, sadece... Düşmanım olmakla birlikte farkındalığı yüksek bir kalbi olduğunu da kabul etmek zorundayım. Geçmişi söz konusu olmasa kesinlikle çok iyi ve ilahi bir varlık olurdu diye düşünüyorum. O kabiliyetleri olmasa, önceki hanedan yıllar evvel son bulduğu ve o zamanın imparatorundan geriye muhtemelen tozdan başka bir şey kalmadığı halde hâlâ prensese yardım eden bunca insan olmazdı."
Qi Yan sessizce iç çekti ve devam etti, "Sahip olduğu o farkındalığı yüksek kalp yanlış yolda heba oldu, ama ona diğer insanların kalplerini kontrol altına alma yeteneği kazandırdı. Herhangi bir insanın neye zaafı olduğunu çok iyi bilir ve basit birkaç sözle tam yerinden vurur. Birkaç ay önce ondan hâlâ korkmamın sebebi... haddinden fazla sayıda sırra vakıf olması. Korkum..." Cümlesini bitirmesine gerek yoktu. Nangong Jingnu anlamıştı.
Qi Yan önceki hanedanın prensesinden değil, prensesin avucundaki o sırlardan korkuyordu. Tasarlanmış sırlar ve de karşısında çaresizliğe düştüğü sırlar. Bu sırlar... Qi Yan ile olan ilişkisini cehennemin dibine yollamış olabilirdi.
Nangong Jingnu bunları düşünürken önceki hanedanın prensesi onun da ürpermesine neden oldu. Qi Yan hayatında karşılaştığı en zeki insandı... Ama önceki hanedanın prensesinin entrikalarına kurban gitmenin kıyısından dönmüştü.
Qi Yan azıcık bile tereddüt etmiş olsaydı, azıcık daha geç itiraf etmiş olsaydı; bugün böyle olamazlardı.
Ne de olsa kendi isteğiyle itiraf etmekle başka birinin bunu ortaya çıkarması farklı şeylerdi. Fakat önceki hanedanın prensesi hesaplamalarını ne kadar itinayla yapmış olursa olsun ikisinin barındırdığı duyguları gözden kaçırmıştı.
O gün, epey bir süre konuştular. Nangong Jingnu tekrar Qi Yan'la go maçı yaptı. Uzun zamandır bu maçlardan yapmıyorlardı, o yüzden kalplerinde sağlam bir müsabakaya girme arzusu vardı. Elinden geleni ardına koymadılar...
Oyunun sonuna doğru normalde bariz bir üstünlük kuran Qi Yan resmen bir taşı yanlış yere koymuştu. Bu da durumu anında tersine çevirmişti. Nangong Jingnu fırsattan istifade Qi Yan'ın ejderhasını almış, Qi Yan ise taşını atıp yenilgiyi kabul etmişti.
Nangong Jingnu şimdiye kadar ilk kez tam güç oynayan Qi Yan'ı yenmişti. Keyfine diyecek olmayan Nangong Jingnu gülümseyerek, "En sondaki hamle... Kasten bu eli benim almama izin vermemişsindir, değil mi?" dedi.
Qi Yan gülümseyerek başını iki yana salladı, fakat kalbine bir ağırlık çökmüştü: pür dikkat maç tahtasına odaklanmıştı ve maçın sonuna doğru...
Birden zihni adeta bomboş kalmıştı. Öncesinde aklında bulunan her bir düşünce yok olup gitmişti. Zihni tamamıyla boştu ve kendine geldiğinde çoktan eli kaybetmişti.
Qi Yan'ın başına daha önce hiç böyle bir şey gelmemişti. En sonunda yorgunluktan hata yaptığına karar getirdi.
Dışarıda hava çoktan kararmıştı. Uzaktan iç mecliste çalınan davul sesleri geliyordu. Meclisin akşam davuluna vurulduğuna göre saraylar bölgesinde sokağa çıkma yasağı başlamıştı.
Nangong Jingnu: "Artık dönmem gerek."
Qi Yan hiçbir şey söylemedi, fakat Nangong Jingnu ondaki bariz isteksizliği görebiliyordu. Kendisi de aynı şeyi hissetmiyor muydu sanki?
Ama bazı istisnaları... sadece bir kez yapmak hoş görülebilirdi. Sürekli yapılmaya başlanırsa pek hoş olmazdı. Ne de olsa hâlâ matem dönemindelerdi.
Nangong Jingnu: "Ben de senden ayrılmaya dayanamıyorum, ama..."
Qi Yan: "Bu kul anlıyor. Majesteleriyle vakit geçirmek bu kulu yeterince memnun ediyor, fazla talepte bulunmaya cesaret edemem."
Nangong Jingnu Qi Yan'ın yanağını okşadı. Başparmağını Qi Yan'ın sol gözünün altındaki silik yara izinin üzerinden geçirirken yumuşak bir tonda, "Bu talepte bulunmak değil, önümüzde daha çok vakit var... Matem dönemi sona erdiğinde her şey daha güzel olacak."