Her nerede değilsem, orada mutlu olacakmışım gibi gelir.
Charles Baudelaire

Discoholic 🪩

ellievsbear
Three Goblin Art
will byers stan first human second

@theartofmadeline
2025 on Tumblr: Trends That Defined the Year
No title available
let's talk about Bridgerton tea, my ask is open

⁂
todays bird
noise dept.
taylor price
Sade Olutola

pixel skylines

tannertan36
KIROKAZE
$LAYYYTER
hello vonnie
almost home
NASA

seen from Australia
seen from Malaysia
seen from United States

seen from United States

seen from United Kingdom
seen from United States

seen from Poland
seen from United States
seen from Malaysia
seen from Australia

seen from Türkiye
seen from Malaysia
seen from Ukraine
seen from Ukraine

seen from Vietnam
seen from Malaysia

seen from Netherlands

seen from Türkiye
seen from United States
seen from United States
@ah-met-ra
Her nerede değilsem, orada mutlu olacakmışım gibi gelir.
Charles Baudelaire
İyi ki doğdun gözüme ırak, kalbime aşina insan,
Senden ayrı olmak zor, hele mutluluğunu gözlerinde görememek çok daha zor. Bir gün belki başka bir hayatta yeniden karşılaşırız. Belki daha güzel bir sonla biter hikayemiz o zaman. Belki o hayatta sende çok seversin beni, belki de benim sevgim yetmeyen sevgi olur, kim bilir…
En güzel yaş, en güzel yıl, en güzel hayat senin olsun…
O hayatın içinde ben olmasam da olur…
Sen bir gül yeter…
-A.B.
Kafka'nın Milena'ya yazdığı mektuplar kadar naif ve çekingen sayılabilecek, Marx'ın eşine yazdığı mektubu merak edenler için;
Yürekten sevdiğim,
Sana gene yazıyorum çünkü yalnızım ve çünkü kafamın içinde seninle konuşurken senin bunu bilmiyor ya da bana karşılık veremiyor olmana katlanamıyorum. kısa süreli ayrılıklar iyi oluyor çünkü hep bir arada olununca her şey hiç ayırt edilemeyecek kadar birbirine benzemeye başlıyor. yan yana durduklarında kuleler bile cüceleşirken, alelade ve ufak tefek şeyler yakından bakınca kocamanlaşır. küçük tedirginlikler onlara yol açan nesneler göz önünden kaldırıldığında yok olabilir. yan yanalık dolayısıyla sıradanlaşan tutkularsa mesafenin büyüsüyle yeniden büyüyüp doğal boyutlarına dönerler. aşkım da öyle. zamanın aşkımı tıpkı güneş ve yağmurun bitkileri büyüttüğü gibi büyütmüş olduğunu anlamam için senin bir an, sırf rüyada bile olsa, benden koparılman yetiyor. senden ayrılır ayrılmaz sana olan aşkım bütün gerçekliğiyle kendini gösteriyor: o, ruhumun bütün enerjisiyle yüreğimin bütün kişiliğini bir araya getiren bir dev. böylece yeniden insan olduğumu hissediyorum çünkü içim tutkuyla doluyor.
Dünyada çok dişi var, kimileri de ç🆗 güzel. ama ben, her bir hattı, hatta her bir kırışığı bana hayatımın en büyük ve en tatlı anılarını hatırlatan bir yüzü bir daha nerede bulabilirim? senin tatlı çehrende sonu gelmez acılarımı, yeri doldurulmaz kayıplarımı bile okuyabilir ve senin tatlı yüzünü öptüğümde acıyı öperim.
Hoşça kal canım. seni ve çocukları binlerce kere öperim.
Senin, Karl
Manchester, 21 Haziran, 1865
“Allah gönlümüzü nasibimizden başkasıyla yormasın.” 🌿
“insan insanın gönlünde dinlenir.”
İnsan insanın gönlünde kırılır..’
insan insanın gönlünde yorulur..’
insan insanın gönlünde büyür ..’
İnsan insanin gönlünde hayat bulur.’
İnsan, insanın gönlünde Allah'ı bulur.
İnsan,insanın gönlünde eksik kalır’
insan insanın gönlünde baharı bulur..’
insan, insanın gönlünden vurulur.
Osmanlı Toplumunda En Çok Okunan 10 kitap
Osmanlı'da rağbet gören eserler, dinî coşkuya ehemmiyet veren eserlerdi. Kitaplar halkı sadece duygusal yönden beslemekle kalmayıp halkın öğretimini ve eğitimini de üstlenmeleri hasebiyle ciddiye alınırdı. Bu eğitim ferdî olmakla birlikte ev ve oda sohbetlerinde, camilerde, tekke ve zaviyelerde okutuldukları için toplumun geniş kesimini içine almıştır. Osmanlı’da toplumun en çok okuduğu kitaplar;
Tenbîhü’l-Gâfilîn
Ebu’l-Leys Semerkandî’nin bu eseri vaaz ve nasihat kitabı mahiyetindedir. İslâmî ilimlerin muhtelif dallarında telifte bulunan Semerkandî’nin eserleri Fas’tan Endonezya’ya kadar elden ele dolaşmıştır. Osmanlı’da ise en çok rağbet gören kitabı bu olmuştur. Arapça kaleme alınmış bu eserin Türkçe ve Farsça tercümeleri vardır. Abdülkadir Akçiçek tarafından günümüz Türkçesine çevrilmiştir.
Mevlid
Malûm olduğu üzere Hz.Mevlâna’nın en meşhur eseri, mesnevînin bir nazım şekli olmasına karşın şekildeşleri içinde en muteberi olması hasebiyle Mesnevî adıyla maruftur. 15.yüzyıl ulemasından Süleyman Çelebi’nin 1409’da kaleme aldığı Vesiletü’n-Necâtda, esas olarak Peygamber Efendimiz’in dünyayı teşriflerini anlatmaları sebebiyle mevlid adını verdiğimiz nazım türü etrafında ilk ve en fazla rağbet göreni olmasından ötürü bu isimle meşhurdur. Mevlid nüshalarının sonunda yer alan Geyik, Güvercin, Deve, Kesikbaş, Ejderha gibi küçük hikâyeler de bu eserin ayrılmaz bir parçası olarak okunagelmişlerdir. Mevlid’in tabiri caizse popülaritesi günümüzde devam etmekte, önemli gün ve gecelerde okunmaya devam etmektedir. Okumak isteyenler Necla Pekolcay’ın hazırladığı çalışmaya müracaat edebilirler.
Müzekki’n-Nüfûs
Eşrefoğlu Rûmî’nin 1448’de yazdığı bu eser genel olarak tasavvuf ahlâkıyla ilgili görüş ve yorumları halkın anlayabileceği bir şekilde anlatan bir eser olması nedeniyle sevilmiş ve tutulmuştur. Dünya sevgisinin zararları, nefs-i emmarenin nitelikleri, tevekkül ve sabrın önemi, gönül terbiyesinin ve mürşid-i kâmilin ehemmiyeti, halvet, zikir, uzlet, vs. pek çok konuya temas edilen eserin bir nüshası Abdullah Uçman tarafından yeni harflere aktarılmıştır. Eserin yapılmış tenkitli bir neşri bilgimiz dâhilinde değildir.
Muhammediyye
Yazıcıoğlu Mehmed tarafından 1449’da kaleme alınan bu eser, Megâribü’z-Zamânadında Arapça bir kitabın tercümesidir. Değişik konulardaki manzumelerden müteşekkil olan bu kitap temel olarak üç bölümden oluşmaktadır: Yaratılışla ilgili kısım, siyer-mevlid bölümü ve kıyamet ile öteki dünyadan bahseden son bölüm. Türk halk geleneğinin önemli eserlerinden biri olan bu eserde ele alınan konular, Kur’ân-ı Kerîm ve hadis gibi ana kaynaklar yanında eski dinî gelenekler ve çeşitli nitelikteki yerel inançların etkisinde kalınarak yorumlanmıştır. Uzun müddet medrese ve mekteplerde dahi ders kitabı olarak okutulan bu eserin şöhreti Anadolu ve Balkanları aşıp Kur’ân-ı Kerîm ile birlikte baş köşede yer alan bir kitap hüviyeti kazanmıştır. Okumak isteyenler Amil Çelebioğlu’nun latin harfleriyle yaptığı tıpkı basımına ulaşabilirler.
Envârü’l-Âşıkîn
Biraz önce zât-ı şeriflerinden söz ettiğimiz Yazıcıoğlu Mehmed’in küçük biraderi olanAhmed Bîcan tarafından 1451’de tamamlanan bu eser de aynı Muhammediyye gibi Megâribü’z-Zamân adlı eserin tercümesidir; ancak müellif bunu nesir halinde yapmıştır. Bir siret kitabı olan bu eser başlıca dört bölümden meydana gelir: Âlemin yaratılışı ve sırları, peygamberler ve hususiyetleri ile Resûl-i Ekrem Efendimiz’in hayatı ve ahlâkı, melekler, ibadetler, mübarek günler gibi mevzular, ölüm, kıyamet, ahiret vb. konular. Kütüphanelerde yüzü aşkın nüshası bulunan ve birkaç müteşebbis tarafından günümüz Türkçesine çevrilmiş olan bu eser, donanımlı bir arkadaşımızın doktora çalışmasına konu edilmiştir.
Kara Dâvûd
Eserin orijinal adı uzunca olduğundan müellifinin yani Karadâvûdzâde Mehmed b. Ahmed’in adıyla anılan ve meşhur olan bu eser,Delâilü’l-Hayrâtadı eserin Türkçe en meşhur şerhidir. Salâvata hasredilmiş bu eseri şerh ederken klasik bir üslup takip edilmemiş, duaların aktarılması sırasında değişik konulara geçilmiş ve bu konular farklı kıssa ve tasavvufî menkıbelerle desteklenmiştir. Çok sayıda zayıf hadis ve İsrâiliyyat içermesinden dolayı eleştirilen bu eser günümüzde de sevilerek okunmaya devam etmektedir. Birçok nüshası olan eserin sadeleştirilmek suretiyle muhtelif neşirleri yapılmıştır.
Tarîkatü’l-Muhammediyye
Balıkesirli Mehmed b. Pir Ali Birgivî’nin Arapça olarak yazdığı bu eser kısa bir giriş ve üç bölümden mürekkeptir. Birçok yönüyle devrinin dinî, siyasî ve fikrî atmosferini yansıtan bu kitapta sosyal hayatın bozulma sebepleri üzerinde durulmuş ve kurtulma çarelerine değinilmiştir. Yazıldığı devirden günümüze kadar okunmuş ve özellikle din adamlarının temel müracaat kitaplarından biri olmuştur. Eseri Celâl Yıldırım günümüz Türkçesine tercüme etmiştir.
Mızraklı İlmihal
Anonim olarak bilinen bu eserin XVI. asırdan sonra yazılmış olduğu düşünülmektedir. Osmanlı toplumunda çok okunmakla kalmayıp ezberlenen ve sıbyan mekteplerinde eğitim kitabı olarak kullanılan bu eser, bir Müslümanın günlük hayatında yapması, yapmaması ve bilmesi gereken şeyleri özet şeklinde anlatan bir kitaptır. Okumak isteyenler İsmail Kara tarafından günümüz Türkçesine çevrilen ve sonuna asıl metni konan kitaba başvurabilirler.
Ahmediyye
Diyarbekirli Ahmed Mürşidî Efendi tarafından 1746’da kaleme alınmış bu eser, mesnevî nazım şekliyle yazılmış bir pendnâmedir. Belli bir tasnife tâbi tutulmamış eserde seksen altı başlık bulunmaktadır. Dinî-didaktik karakterdeki bu eser, devrinin halk kültürünü ve ruhiyatını göstermesi yanında Şark ruh ve kültürünün özelliklerini ortaya koyması açısından da büyük bir eser sayılmaktadır. Eseri Metin Yuluğ, latin harfleriyle nesre çevirerek şerh etmiştir.
Marifetnâme
Erzurumlu İbrahim Hakkı’nın yazdığı, ansiklopedik mahiyette olan bu eser Doğu ve Batı bilimlerinin birlikte ve halkın seviyesine inilerek anlatıldığı bir kitaptır. Yazıldığı günden beri kutsal bir kitap gibi okunup saklanan bu eserin önemli bir özelliği, halk zevkini okşayan hakîmâne, didaktik ve sade söyleyiş özellikleri gösteren şiirler içermesidir. Eserin günümüz Türkçesine çevrilmiş neşirleri olmakla birlikte eksiksiz ve tam bir yayın yapıldığı hususunda şüphelerimizi izale edecek bir çabayı maalesef şimdiye kadar göremedik.
Bunların dışında Delâilü’l- Hayrât, Siyer-i Nebi, Garibnâme, Vikâye Tercümesi, Muhtasar Tercümesi vs. daha birçok kitap zikredilebilir. İlâveten menâkıbnâme türünde ve Hz.Ali’nin cenklerini anlatan birçok eser de halkın talep ettiği türden kitaplardandır.
Fitneye karşı durup sabretmek imanın kuvvetindendir.
(via islamiyet)
Oyle soyutlaştirmişim kendimi herkesden şimdi ise kimse gormuyo beni resmen gorunmez oldum. Yanlzim ve bu beni bitiriyo
Allah görüyor ya.
ÇÖL KAPLANI FAHREDDİN PAŞA
Haziran 1916’da İngiliz müfsitlerin telkinleriyle ayaklanan Şerif Hüseyin’e bütün İslâm âlemi tepki göstermiş; ama o, ihanetinden dönmemişti. Kendince bahaneler bulmuştu bu menfî hareketine… Osmanlı’yı İngilizlerin yanında savaşa girmemesi dolayısıyla yargılıyor ve kendi kurduğu mahkemede mahkûm ediyordu. İngilizler’in büyük Arap krallığı vaadine inanan Şerif Hüseyin’in, isyana hazırlandığı haberinin alınması üzerine Fahreddin Paşa Medine’ye gönderildi. Fahreddin Paşa’nın savunduğu Medine dışındaki hemen bütün büyük merkezler âsilerin eline geçti. Fahreddin Paşa elinde bulunan son derece kısıtlı imkânlarla Medine’yi iki yıl yedi ay boyunca kahramanca müdafaa etti.
Osmanlı birlikleri, isyan başladığında Yemen’de âdeta bir ölüm kalım savaşı veriyordu. Hava sıcaktı, hem düşmanla hem de salgın hastalıklarla mücadele ediyorlardı. Dahası diğer cephelerden gelen kötü haberler iyice zorlaştırıyordu işlerini. Asker yorgundu, asker yılgındı. Fakat Şerif Hüseyin’in isyanı başkaydı. Alınan haberlere göre isyancılar, 7 Temmuz 1916’da Mekke’ye ulaşmışlardı. Sıra, Hazreti Peygamber’in (sallallahü aleyhi ve sellem) kabrinin bulunduğu Medine’ye gelmişti. Osmanlı birlikleri Medine önlerine ulaştığında şehir tam bir muhasara altında idi. Bir yanda düşman askeri, diğer yanda çöl, burayı dış dünyadan âdeta tecrit emişti. İsyancıların çemberi kısa zamanda yarıldı ve şehir Osmanlı kontrolüne alındı. Ama asıl çile şimdi başlıyordu. Şerif Hüseyin’in oğlu kararlıydı, Medine alınacaktı.
Nihayet Medine kuşatıldı. Sıkıntı dolu günler başlamıştı. Halk tahliye edildiği için Ravza-i Mutahhara’yı asker temizliyor, ezanları okuyor, siperlerde nöbeti yine onlar bekliyordu.
Kuşatma Haziran 1916’dan Ocak 1919’a kadar tam 2 yıl 7 ay sürdü. Askerlerin bir kısmı firar etti, yiyecek bitti, su tükendi. Ama o kararlıydı. Yapamazdı, Resulullah’ın (sallallahü aleyhi ve sellem) kabrini terk edemezdi. Ama ümitsizlik artık askerlerinin damarlarına iyice işlemişti. Bazılarına göre her şey bitmişti. İşte tam bu sırada Fahreddin Paşa’nın, Çaldıran Seferi’nde ümitsizliğin pençesine düşmüş askerlerini birer kaplana çeviren Yavuz gibi yaptığı konuşma, yeniden diriltmişti bu yorgun ruhları:
“Ey İnsanlar! Mâlûmunuz olsun ki, yiğit ve kahraman askerlerim; bütün İslâm’ın sırtını dayadığı yer, mânevî gücün desteği, Hilâfet’in gözbebeği olan Medine’yi son kurşununa, son damla kanına, son nefesine kadar muhafazaya ve müdafaaya memurdur. Buna Müslüman’ca, askerce azmetmiştir. Bu asker, Medine’nin enkazı ve nihayet Ravza-i Mutahhara’nın yeşil türbesi altında, kan ve ateşten dokunmuş bir kefenle gömülmedikçe, Medine-i Münevvere kalesinin burçlarından ve nihayet Mescid-i Saadet minareleriyle yeşil kubbesinden al sancağı alınmayacaktır! Allahu Tealâ bizimle beraberdir! Şefaatçimiz O’nun Resulü, Peygamber Efendimiz’dir (sallallahü aleyhi ve sellem). Ey bütün tarihi eşsiz kahramanlar; şan ve şerefle dolu Osmanlı ordusunun yiğit zâbitleri! Ey her cenkte (savaşta) cihanı tir tir titretmiş, asla kimseye boyun eğmeyerek dâima namus ve din borcunu kanıyla ödemiş yiğit Mehmetçiklerim, kardeşlerim, evlâtlarım! Gelin hep beraber Allah’ın ve işte huzurunda huşû ve aşk içinde gözyaşları döktüğümüz Peygamber’in (sallallahü aleyhi ve sellem) karşısında, aynı yemini tekrar edelim ve diyelim ki; Ya Resulallah, biz Sen’i bırakmayız!”
Çırpınıyordu. Görünen düşmandan çok görünmeyen düşmanla, ümitsizlikle mücadele ediyordu. Askerlerinin onu, dik görmesi gerektiğini düşünüyor, bunun için canla başla çalışıyordu.Mahiyetindeki subay ve erleriyle birlikte bir sabah namazını Mescid-i Nebevi’de edâ ettikten sonra Peygamberimiz’in (sallallahü aleyhi ve sellem) kabrine geldi ve mübarek huzurunda yemin etti, şeref sözü verdi: “Yâ Resulallah! Son neferimize varıncaya dek şehit olmadıkça Sen’in mübarek bedenini düşman eline teslim etmeyeceğiz.”
Ravza-i Mutahhara’da asırlar boyu gelen hediyelerden birikmiş muazzam ‘emânet hazinesi’ni trene yükledi ve İngilizlerin eline düşmesin diye İstanbul’a gönderdi.
Askerleri yiyeceklerinin tükendiğini söyleyince, peygamber sünnetine dayanarak, onlara çekirge yemelerini emretti, “Çekirgenin serçeden ne farkı var? Yalnız tüyü yok. O da serçe gibi kanatlı ve uçuyor. Serçe gibi huysuz ve serçe gibi asabi. Yediği şeyleri itina ile seçiyor ve temiz şeyler yiyor.” Gündüzleri askerinin zihnine âbidevî bir duruş nakşeden Fahreddin Paşa, geceleri Mescid-i Nebevî’ye gidiyor ve orada sabaha kadar gözyaşı döküyordu: “Ya Resulallah, Sen’i nasıl bırakırım…”
(Çekirgenin yenmesi ile ilgili olarak: Peygamber sallallahu aleyhi ve sellemden şöyle bir rivâyet nakledilmiştir: İbn Ebî Evfâ (ö. 86) şöyle demiştir:“Resûlullah sallallahu aleyhi ve sellem ile beraber (altı veya yedi sefer) gazveye çıkmıştık. Gazve esnasında Aleyhissalatu vesselam’la birlikte çekirge yedik.)
…
Sabaha karşı uyuyakalmış olmalıydı, zîrâ uyandığında üniforması üzerinde idi. Kendine gelmeye çalışırken, diğer taraftan da özel odasında silâh arkadaşlarının ne aradığını anlamaya çalışıyordu. “Bitti paşam!” diyebildi biri. Anlayamadı. Sonra ellerinde silâhlarıyla İngiliz askerlerini gördü. “Buraya kadar paşam, teslim olunuz!” Beyninden vurulmuşa döndü. Gözünden büyük birkaç damla yaş düştü. Hiddetle kalkmak istedi, silâhına uzandı bir yandan, ama ne mümkün, derhal engellendi. Konuşmadı; ama gözleri onun yerine yalvardı âdeta; “Bırakın, Allah aşkına bırakın!” Bırakmadılar. Zîrâ İngilizler zaten böyle bir hamle bekliyorlardı. Çöl Aslanı’nı feda edemezlerdi. Çaresiz mâni oldular komutanlarına…Dışarı çıktığında yüzlerinde hayâsız bir zaferin nişanesi hükmünde ukalâ tebessümleri ile diğer İngiliz subaylarını gördü. Biri yanaştı ve bu büyük kahramana elini uzattı, sıkmak istedi. Paşa ağlıyordu. Görmedi veya görmezden geldi. Bir diğeri yanaştı bu sefer, göz işareti ile kılıcını istedi. Kaşları çatıldı. Kılıcının kabzasını sıkı sıkı tuttu. Ravza-i Mutahhara’nın bulunduğu yöne döndü yüzünü. Kılıcını çekti ve secdeye kapanıp kılıcını yere bıraktı.
Medine’ye bir ölüm sessizliği çöktü, artık hep birlikte ağlayan askerlerin gözyaşları insanın içine işleyen kumlu rüzgâra karıştı. Ayağa kalktı. Arkasını döndü, iki adım atmıştı ki âniden: ”Affet beni, ya Resulallah!” dedi ve hıçkırıklara boğuldu.
Şimdi artık Medine iyice gözden kayboldu. Onu Yenbu Limanı’na ulaştıracak cipe binerken kum fırtınası iyice ağırlaştı. Başını öne eğdi. İngiliz askerleri, pürdikkat onu izliyorlardı. Ellerini kaldırdı göğe ve Medine gözden kaybolurken dilinden şunlar döküldü: “Allah’ım, ben sözümü tutamadım. Sen beni affet!”
Ey Medine müdafii kahraman komutan! Üzülme. İnşaAllah Rabbimiz senin ruhunu şad etsin.. Peygamberin şefaatçin olsun. Nice kahraman aslanlarımıza, nice şehitlerimize, yüz aklarımızdan Rabbim RAZI olsun, cennetinde ağırlasın. Allah’ın yolundaki cümle ecdadımıza El-Fatiha…
İngilizlerin “Türk Kaplanı” dediği Fahreddin Paşa, dünyada eşi olmayan bir ibret belgesidir. İngilizlerle para uğruna işbirliği yapan müslüman Arapların ihanetine uğrayan, kendi çoğu askeri teslim olduğu halde Peygamberimizin mezarını yabancılara kaptırmamak için kelle koltukta direnen, açlıktan çekirge ile beslenen, o karmaşada gerçek bir Müslüman’ın öyküsüdür.
Nasib olur ise Medine’ye varmak, ikindi gölgesi çöktükten sonra Mescid-i Nebevi’nin etrafında yavaş yavaş lambalar yanmaya başlar iken, o güzel ikindi gölgesinde Mescid-i Nebevi’nin mermerlerinin üzerine düşen küçük küçük çekirgelere bakıp, peygamber(sav) sevdalısı bir çöl kaplanı hatra gelsin insaAllah. . O değerli müdafaa ki, hayali cihana değer. .
‘Medine kahramanı’ yanı başınızda… Rumelihisarı yanındaki Âşiyan Mezarlığı’ El-Fatiha
“beni ben yapan yegane şey, benden olmayandır.”
https://www.instagram.com/sedat_anarr/ https://www.facebook.com/sedatanaroff... https://twitter.com/anarsedat?lang=tr http://www.sedatanar.com/ Şiir :Yaman D...
''Var mısın ki, yok olmaktan korkuyorsun?'' (İbn Arabi) sırrınca, ''Ölüm nasıl olur da başlangıcı olmayan bir şeyin sonu olur?'' dedi Bab'Aziz. İşittiğiniz e...
''Var mısın ki, yok olmaktan korkuyorsun?'' (İbn Arabi) sırrınca, ''Ölüm nasıl olur da başlangıcı olmayan bir şeyin sonu olur?'' dedi Bab'Aziz.
Berekettir diye hani geçen hıdrellezde Karınca kumu toplayıp getirmiştin Kimse bereketi öyle getirmedi bana Küçük, küçücük bir torbada Az gerçi cüzdanımda hala kağıtlar,
Yine gittin o karanlık odaya Karanlık uykularına. Sen hep gülerdin oysa, gülüverirdin Bir bakardım eğilmiş su içiyor Gamzelerinden kuşlar. Bir bakardım gözlerinde Güneşli ve sıcak iki hurma. Bir bakardım hayata dikleniyor Diktiğin horoz ibikleri saksılarda. Biriciğim,
Haydi gelin bu mübarek vakitlerde, tasavvuf ile idrâk sınırlarımızı biraz zorlayalım. A’mâk-ı Hayal… 9 gün, 6 hayal ile beşer yanımıza seslenen; Raci’nin baş...
Yangın yangın bakışların saçların rüzgar rüzgar
Savur alevini yansın gözlerine konan turnalar
Savur alevini yansın gözlerine düşen damlalar
Sen hiçmi bahar görmedin
Yüreğini aşka sermedin
Beni kovsan gitmem derdi.
Yaban kokusuz yalancı ....
seyduna türküleri