Oldukça samimi bir röportaj gerçekleştireceğimiz hissiyatıyla gidiyoruz nam-ı diğer Alicin Aricin’in evine. Sarıyer merkezine 10 dakikalık bir uzaklıkta, müthiş bir şato’da oturuyor. Bahçesinde çeşit çeşit hayvan besliyor. Önce dostlarından dinledik onu, sonra ise gidip gözlerimizle şahit olmak istedik, “Sahte Cennet” ismini taktığı, şehir hayatına uzak yaşantısına.
* Daha ilk soruyu soracağım, gülmeye başladın. Bu sebepsiz gülüşünü neye borçluyuz?
- Valla bilmiyorum ki, yani bu bir his. Gülmek bir his anlıyor musun? Ben gülerim ve sen de gülmeye başlarsın. Tıpkı şu an olduğu gibi. Beyinsiz gibi saatlerce bu şekilde gülebiliriz.
* Ben hiç böyle biriyle karşılaşacağımı sanmıyordum açıkçası. Neyse, ilginç bir başlangıç oldu. Biraz kendinden bahsetmek ister misin? Nerede doğdun? Kaç yaşındasın? Nasıl bir çocukluk geçirdin?
- (Kahkahalar) Ya bu ne komik bir soru. Ben niye kendimden bahsediyorum, hadi bahsettim, neden biraz? (Gülüşmeler) Şaka şaka, buraya kadar geldin, elbette seni kırmayacağım. Ne sorarsan sor cevap vermeye çalışacağım. Ben güzel bir çocukluk geçirdim, yaşım 27, hep kilo problemim oldu, en arkada oturan, en arkada koşan, nefes nefese kalan çocuk bendim, en çok ben terledim, tuvalete en çok ben gittim, en çok ben yemek yedim, ama en az hareket eden bendim, çocukluğumdan beri garanticiyim ben. Düşerim diye bisiklete binmedim mesela.
* Nasıl ya, bisiklete binmeyi bilmiyor musun sahiden?
- Niye şaşırıyorsun ki, okumayı bilmiyorum demedim, bisiklete binmeyi bilmiyorum dedim. Hangisi daha kıymetli? Bak işte hep aynı çukura düşüyor bu toplum; “yanlış şeyi yadırgamak”. Fakat bu hiç değişmedi. 20 yıl önce ben ufak bir çocukken de böyleydi. Arkadaşlarla duruyoruz mesela, biri durduk yerde “ağaca dalalım” diye bir fikir atıyor ortaya. Ben dalmıyorum, neden dalmıyorum, çünkü garanticiyim, ayaklarım yere basar benim, inandığım gerçekler var. Diyorum ki, “olmaz, ben ağaca falan dalmam”. Çünkü kollarım çizilir, düşerim bir şey olur. Neden belaya bulaşayım ki? Ancak geçmişte de böyleydi, orada öylece duran ağaca “dalmak” hedefti ya da başarıydı. Bence hep salakçaydı. Ben bu gayretleri çocukken de anlamadım, şimdi de anlamıyorum. Ağaç sana dalıyor mu? E hayır, peki sen neden oraya buraya dalıyorsun sözde en gelişmiş canlı?
* Oldukça tepkisel gördüm seni. Resmen bir sordum, bin işittim. Hep böyle uzun mu konuşursun?
- Uzun konuşturan olursa uzun konuşurum. Kaldı ki ben bunu öyle kendi evimde yapıyorum. Yani seni rehin alıp konuşmuyorum farkındaysan.
* Tamam tamam kızma. Sahi sen ne işle meşgulsün Alican?
- Reklam yazarıyım ben. Müsaade edildiği ölçüde.
* Müsaade edildiği ölçü derken?
- Yani sektörün müsaade ettiği ölçüde. Bunun hiçbir önemi yok tabii. Ben bir dergiye yazmayı, blog yazmayı, kısaca ben zaten yazmayı çok seven biriyim. Ne yazık ki bunun para ettiği yer şimdilik reklam.
- Niye memnun olayım ki? Yani reklamın nesinden memnun olayım? Gasp, riyakarlık, bomboşluk var orada. İnsan bunun neyinden memnun olur. Gıybet üzerine konumlandırılmış 200 tane ajans var. İçerideki insanlar dönüp dolaşıp bu ajansları gezerler. Birbirlerini sevmezler, yardımsever falan da değiller. Hele sosyal medyacı bir güruh var, beterler beter. Yüksek dağları yaratmak sorunları var. Yaptıkları iş yeni falan değil, ama yeni sanıyorlar. Facebook’u, Twitter’ı başkası bulmuş ama maşallah bizim sosyal medyacıların egosu o şirketlerin sahiplerinden fazla. E şimdi bu kadar gerzeğin olduğu sektörde çalışan insan memnun olur mu, sağlıklı olur mu? Kabahat bende değil, ben bunları yıllardır söylüyorum. Kabahat bu gelişememişlikte, kabahat evvela patronajlarda. Oturup iki laf edemezsin. Para ile cehaletin üzerini örtebileceğini sanan patronlar ve kraldan çok kralcı çalışanları bir sorun elbette. Fakat ben ürettim, üretiyorum da, her şeye rağmen, görmek ve anlamak derdi olan herkesle de iş yapıyorum. Çünkü benim işim düşünmek ve yazmak.
* İşim yazmak dedin. Orada sorun yok, bunu zaten yapıyorsun. Peki yazmak ve düşünmek dışında neler yapıyorsun?
- (Kahkahalar) Sevgilimle vakit geçirmeye çalışıyorum. İş var işte zaten, bunların dışında arkadaşlarımla görüşmeye çalışıyorum. Oturup muhabbet etmeyi çok severim. Arkadaşlarımla kahve içerim, demlik demlik çay içerim. Kitap okurum, takip ettiğim bazı dergiler var, onları alırım. Severim de bunu yani. Oturup bulmaca çözmeyi de çok severim.
- Orduluyuz biz. Yani klasik hikaye işte, sokaktan birini çevirsen “göçmeniz” der. Bizimkiler de göçmüş işte. Kafkasya’dan mı, bir yerden göçmüşler. Fakat neden Ordu’ya göçmüşler onu çok anlamadım. Yani oradaki matematiği bilmiyorum. “Ordu’ya göçtüler, çünkü büyük dedemiz rüyasında fındık ağacı gördü” gibi bir hikayemiz yok.
* Hangi üniversiteden mezunsun?
- Beykent Üniversitesi, grafik tasarım mezunuyum.
* Ailen grafik okuman için destek oldu mu, yoksa karşı çıktılar mı?
- Ben aile zoruyla okudum diyebilirim. Üniversite okuyacak vizyona sahip biri değildim. Beni bıraksalar hiç okumazdım. Okulu hiç sevmedim. Arkadaşlarımı sevmişimdir de, okulu gerçekten hiç sevmedim. İlkokulda 4 ayrı okula gittim. Sonra zaten klasik, lise, üniversite. Onlarca arkadaşım oldu. Vallahi de sevmişimdir hemen hemen hepsini. Arada iğrenç insanlar da oldu, ama olsun, onlar da kıymetlidir. Kötülükten haberdar ettiler neticede. Ailem istedi üniversiteye gitmemi. Önyargılıydım özel üniversiteye. Şimdi diyorum ki; “iyi ki gitmişim”. Çok sevdiğim insanlarla tanıştım, çok güzel arkadaşlıklarım oldu. İyi hocalarım oldu.
* Ailende senin dışında sanatla ilgilenen kimse var mı?
- Var var, tasarımcısı, tiyatrocusu, müzikle ilgili geçmiş barındıranı, eli kalem tutanı, enstrüman çalanı çalmayanı. Var ya. Yani var da ne yaptık, ne işe yaradık bilinmez.
* Vücudunda bir sürü dövme var, ama benim en çok ilgimi çeken dövme sol kolundaki dövme. Anlamı nedir?
- (Kusuyormuş gibi yapıyor) Aslında dövme yaptırmak gibi bir düşüncem yoktu en başta. Fakat sonra tepkilerimi bir şekilde dile getirmenin bir yolu olarak gördüm bunu. Bir ara dershaneye gittim lise son sınıf öğrencisiyken. O ara bir arkadaşımız vardı. Kolunda ya da ensesinde İspanyolca bir şey yazıyormuş. Biri çıktı anlamını sordu. Çocuk da “Beni öldürmeyen şey beni güçlendirir” gibi saçmasapan bir laf etti. O an şunu düşündüm, “be salak, etrafında kaç İspanyol var ki?”. Sonra ilk dövmem olan “Sevdanın Son Vuruşu” cümlesini yazdırdım omzuma. Tarkan’ın şarkısıyla alakası yok, ben o kadar duygusal biri değilim, daha duygusalım. Mesele bu lafın komiğime gitmesi. Sevdanın son vuruşu ne demek abi? Allah aşkına ne demek bu? Sonra da sırasıyla diğer dövmeler geldi işte. Neyse, geçenlerde “die another day” yazdırdım. Başka gün öl gibi saçmasapan bir anlamı var. Gerizekalıların inandığı laflar bunlar. Benim merakım şu, mesela ilk insanlar nasıl motive oluyordu? Onlara laf eden yok, süslü sözler söyleyen yok, belki dövme var, ama böyle şişirilmiş laflar yok ortada. Yani ilk insanlara çıkıp da biri şöyle salak bir miras bırakmamış mesela; “Bir yere kaybolmayın, biz ilkiz ; )” anlıyor musun, sımaylili falan bir laf yok yani. E biz niye sürekli böyle özlü sözler okuyup gaza gelen bir ırkız?
* Futbolla ilgileniyor musun, tuttuğun bir takım var mı?
- Elbette ilgileniyorum. Futbolla ilgilenmeyen erkeklerin biraz salak olduğunu düşünüyorum açıkçası. Yani ilgilenmeyen demeyeyim de, ilgilenmiyor oluşunu gurur duyulacak bir malzeme gibi lanse edenden bahsediyorum. “Ben ilgilenmiyorum abi...” ukala ukala böyle, e pezevenk sen triatlon mu yapıyorsun, sen sergi mi açıyorsun, sen ülke mi kurtardın ilgilenmediğin arada, ne bileyim kitap mı yazdın, bir yerde şampiyon mu oldun? Nedir ulan o zaman? Beşiktaşlıyım ben, iyi ki Beşiktaş var. Zaten ne Galatasaray’ı tutabilirdim ne de Fenerbahçe’yi. Beşiktaş iyi yani. Tutulabilinecek bir takım. Çünkü diğer taraftarların topyekün insanlığa olan ilgilerinin artması için Gezi sürecinin yaşanması gerektiğini gördüm. Fakat Beşiktaş taraftarı hep aynıydı. İyisiyle kötüsüyle aynıydı. Çarşı demiyorum bak, Çarşı başka bir şey, isimlerinden nemalanır gibi yapmak da ayıp. Onları da seviyor ve sayıyorum tabii, o apayrı bir konu.
* Gezi sürecinden bahsettin kısaca. Sence orada yeteri kadar “bir” olamadık mı?
- Herhalde olamadık, ne ara olduk ki? Bak bugün x partiye oy verenler şerefsiz oluyor. Geçmişte şerefsiz diyenler gezi zamanında çok mutlulardı. Hani bunlar mutlulardı? Timsah gözyaşları döküyorlardı. Siyaseti düzgün insanlar yapmak zorunda, aslında her işi düzgün insanlar yapmak zorunda. Fakat yapmıyorlar. Düzgün insan da bırakmadılar. Gezi dönemini hatırlıyorum, orası fotoğraf çekilsin diye o hale gelmedi. Ama işi gücü bırakıp, maske takıp, devrilmiş polis aracının önünde ya da belediye otobüsünün önünde poz veren insanlar hiç anlamadılar. Bunların çocukları da bir şey anlamaz. Kocaman adam Ara Güler bile anlamamış mesela. Anlamamış ki, süreç esnasında beton meydanda verilen iftar yemeğinde huzurun fotoğrafını çekmişti. Ne yazık ki küfürlü konuşarak iddialı olunmuyor. Ben de bilirim küfür etmeyi. Feriköy’ün suyundan içmişim, elbette bilirim. Ara Güler’den daha da iyi bilirim hatta. O kadar çocuk ölmüş, adam huzur fotoğrafı çekiyor. Ucuzluk, basitlik, cahillik. Herkesin ortak derdi olmalı bunlar.
* Peki konumuzu değiştirelim, kendine en son hangi hediyeyi aldın?
- Kendime en son kocaman bir yüzük aldım. Beni nazardan koruduğuna inandığım bir yüzük.
* Nazara inanıyorsun, oldukça ilginç.
- Nesi ilginç, milyarlarca insan var işte, hepsi bir şeye inanıyor. İnanmayanın ki bile inanç aslında. İnsan inanmadığına da inanmak zorunda çünkü. Kapiş?
* Kendini muhafazakar olarak tanımlayabilir misin?
- Bak bu soru bir şekilde hep gündemimizde; “ne kadar muhafazkarlaştık?” Ben tabii ki muhafazakarım. Bence insanın esas meselesi neyi muhafaza ettiği ve nasıl muhafaza ettiği. Ne muhafazakarlar var işte, eşimi ona buna veririm diyor. Çocuğumu şu yaşta evlendiririm diyor. Gerekirse şurayı havaya uçururum diyor. Bunlar da, bu görüşler de muhafazakarlara ait. Ben öyle biri değilim elbette. Bu kadar salağın becerebildiği tek şey bu zaten; her şeyin anlamını yitirmesini sağlamak.
* Son olarak söylemek istediğin bir şey var mı Alican?
- Yok ya, ne sorduysan onlara cevap verdim işte. İnsanın kendini ifade edebileceği mecraların olması güzel. İlla bir şey söylemem gerekiyorsa da şunu diyeyim; İnsanlar masumiyetini yitirmemiş duygular üzerinden çıkar sağlamayı bıraksınlar. Dünyaları o zaman özgürleşir, güzelleşir.