"doğurmak istiyorum," diyorum.
b. bir kahkaha koyveriyor, "ben kabullendim artık bir çocuk istediğimi, baba olmak isterim."
"beynim ve içgüdülerim birbiriyle kavga edip duruyor, nereden geldiğini bile anlayamadığım bir his bu."
"köpek mi sahiplensem acaba ben de?"
"çok zor, köpek çok zor. kedi senin için daha kolay olabilir."
"kedilere o kadar ısınamıyorum," diyor.
aklım ç. ile sahilde yaşadığımız bir ana kayıyor.
ç. sigarasını yakmış bana çakmağı uzatıyor.
"senden çok iyi anne olacağını düşünüyorum bir süredir," diyor.
"hadi canım, sen de!" diyorum.
"neden öyle diyorsun? hayvanlarla olan ilişkin, a. ile geçirdiğin vakit, hepsi bana halledersin gibi hissettiriyor?"
o sırada a. sonsuz kez "anne" demeye başlıyor.
ç. gözlerini devirip "sigaramı bile içemiyorum, görüyorsun değil mi?" diyor.
a'ya dönüp "ne istiyorsun sen?" diyorum, "kadın bir sigarasını bitirsin, bana söyle."
"sandviçimi bitirdim, oyun oynamak istiyorum."
"tamam, sil ellerini. kalk. bak kürek orada, sen kazmaya başla. ben de şimdi geleceğim."
ç. "bak işte" diyor, "söylüyorum..."
elindeki birayı kapıp kafama dikiyorum.
"bir köpek mi alsak acaba? ikimize de iyi gelmez mi? a.'da çok istiyor..."
"köpek zor," diyorum. "hem de daha küçük, biraz daha gezdirebileceği, sorumluluklarını alabileceği bir yaşta olması lazım. kedi alın bence."
"kedilere ısınamıyorum," diye cevap veriyor.
önümdeki bardağı kafama dikiyorum.
b. "ne gösterecektin bana mekanın adıyla ilgili?" diye soruyor.
"geçenlerde e. ile görüştüğümde, hatta yakın zamanda başka bir arkadaşım da, yıllar önce yazdığım ama hiçbir zaman yayınlamadığım bir metni hatırlayıp üstüne bana da hatırlattı. geçen akşam seninle konuştuğumuz sırada metnin üzerinde oynamalar yapıyor, bir yere vardırmaya çalışıyordum. sonra metnin başlığını da değiştirdim. şimdi tarihe dikkatle bak, sonra bana inanmıyorsun!" deyip telefonu çeviriyorum.
gözlerini kısarak ekrana bakıyor, "echoes."
koyda yankılanan bütün sesleri duyuyorum.
aynı esnada içimde yaşanan tartışmayı dinliyorum.
koy boyunca her yaştan insanın birilerine seslenişini duyuyorum: "anne."
içimdeki tartışmaya bir son veriyorum.
ani bir ferahlık hissediyorum, rüzgar yüzümü yalıyor.
üzerime çullanan bulutlar yavaşça çekiliyor, renkleri açılıyor.
gökyüzü daha mavi bir hal alıyor.
kollarımı rüzgarla beraber hareket ettirmeye başlıyorum. farklı farklı bijalardan oluşan bir ganeşa mantrasını söylerken buluyorum kendimi.
mantraları oluşturan tek heceli sözcüklere bija, yani tohum deniyor.
parvati, kailaş dağı'nın tepesindeki evinde banyosu için hazırlanırken şiva'nın boğası nandi'ye kapıda bekçilik yapmasını söylüyor. ancak şiva geldiğinde nandi onun geçmesine izin veriyor. parvati de böylece nandi'nin kendisinden önce daima şiva'ya sadık olacağını anlıyor. zerdeçaldan bir macunu ve kendi sıvılarını karıştıyor. bu karışımdan yarattığı ganeşa'ya nefesiyle yaşam veriyor.
parvati bir sonraki banyosunda ganeşa'dan bekçilik yapmasını istiyor. bu kez şiva eve geldiğinde ganeşa içeri girmesine izin vermeyince, şiva ordusuna bir çocuk olan ganeşa'yı öldürme emri veriyor. fakat ganeşa, parvati'nin oğlu olduğu için çok güçlü. olan bitene rağmen ganeşa'nın ölmediğini gören şiva, onun sıradan bir çocuk olmadığını anlıyor. bu kez kendisi, ganeşa'nın kafasını gövdesinden ayırarak onu öldürüyor.
parvati bütün bunları öğrendiğinde bütün varoluşu yok etmeye karar veriyor. bunu öğrenen brahma parvati'yi engellemek istiyor. parvati ancak iki isteğinin yerine getirilmesi halinde bundan vazgeçeceğini söylüyor. birincisi, ganeşa'nın yeniden yaşama döndürülmesi. ikincisi ise ganeşa'nın bütün tanrıların önünde tutulması.
hatasını anlayan şiva da bu şartları kabul ediyor ve brahma'ya gördüğü ilk başı kuzeye dönük bir şekilde uzanan yaratığın kafasını alıp getirmesini söylüyor. brahma kısa sürede bir filin kafasıyla geri dönüyor. filin kafasını ganeşa'ya veren şiva, onun oğlu olduğunu ve bütün tanrılardan önce ona tapılması gerektiğini ilan ediyor.
ebru yanıma geliyor, "şu kadın, geldiğinden beri bir rahat nefes alamadı!"
kahkaha atıyorum, "insanların dişileri doğuruyor, doğurduklarına bakıyor ve büyütüyor, bazen doğurmadıklarına da bakıyor. bunu neden yaptıklarını tam olarak bilmiyoruz."
"aa," diyor, "benim de bir annem var! senin de bir annen var! ve kardeşler! ve senin de çocukların var!"
"evet," diyorum, "sylvia plath bir şiirinde şöyle diyor:
than the cloud that distills a mirror to reflect its own slow
effacement at the wind's hand."
sonra kendimi yeniden rüzgara bırakıp suya karışıyorum.
e. "senin zaten üç tane çocuğun var," diyor.
"bu aralar herkes bunu söylüyor," diyorum, "yine de bu farklı bir durum, bir çocuk istemekten çok doğurmak istiyor gibiyim..."
"belli bir yaştan sonra bunun yaşandığını herkes söylemeye başladı, ben de bazen acaba hamile olsam nasıl görünürüm diye merak ederken buluyorum kendimi."
"geçen gün röportaja gitmeden önce aklıma otesánek geldi. bir miktar gerildiğimi itiraf etmeliyim..."
gülüyor, "ben daha çok sylvia'yı düşünüyorum bu aralar" diyor.
"sonumuz fırın olabilir mi demek istiyorsun?"
"evet," diyor, "kolay değil!"
"haksız olduğunu söyleyemeyeceğim..."
"hem bu belki de metaforik bir doğurma hissi bile olabilir. geçen gün yellow aklıma geldi, öyle kalmaması gereken bir metin olduğunu düşünüyorum."
"yellow yalnızca bir metin olarak doyurucu gelmiyor bana, bir çizgi film olmasını hayal etmiştik ama olmadı. çizecek birilerini bulmak, bu maddi yükün altından kalkmak zor. belki bir çizgi roman olsa işler daha tatlı olabilir. bir de biraz üzerinde oynanması gerek sanki."
"bence olduğu haliyle çok iyi."
"adını bile değiştirmek istiyorum aslında," diyorum, "sarı artık içimi burkan bir renk değil, gerçi ebru geçenlerde kendisi için öyle olduğunu söyledi!"
"iyi," diyorum, "gün geçtikçe daha acayip bir şey oluyor. iki gün içinde bir çeşit disapparitionı yalnızca beni gözlemleyerek yapabilir bir halde."
eve girer girmez marla ağzında iple üstüme koşuyor.
annem, "senin bu çocukların her gittiğinde bana yapışıyor!" diye sızlanıyor.
"sen gittiğinde ben de anneanneme yapışıyordum," diyorum, "normal bir durum yani."
"hiçbir şeyden de haberleri yok, öyle yiyip içip yatıyorlar. oyun oynamak, sevilmek istiyorlar..."
"seninkilerin her şeyden haberi var da ne oluyor?" diyorum.
gülmeye başlıyor, "doğru söylüyorsun!"
teyzem salona girerken "zuko resmen 'anne' diye ağlıyor!" diyor.
ben de gülmeye başlıyorum.
gülerek elimdeki bardağı b.'nin sehpasına bırakıyorum.
"gözüm artık bu panelleri seçmiyor, bu kadar küçük yazıları okumak için fazla sarhoşum..."
b. gülerek bilgisayarı kucağımdan alıyor.
"geçen gün c. ilk kitabını çocuk bekledikleri sırada yazdığından bahsetti."
"k.'nın da benzer bir hikayesi var," diyorum, "çevirisini hamileyken bitirmiş."
"peki," diyor, "seni öpebilir miyim?"