Bitmeseydi.

⁂

oozey mess

Janaina Medeiros

#extradirty
One Nice Bug Per Day
hello vonnie

Origami Around
KIROKAZE
Keni
art blog(derogatory)
he wasn't even looking at me and he found me
PUT YOUR BEARD IN MY MOUTH
Xuebing Du

Andulka

Discoholic 🪩

★
AnasAbdin
ojovivo

No title available
Monterey Bay Aquarium

seen from Malaysia
seen from United States

seen from United States
seen from United States

seen from United Kingdom
seen from Serbia
seen from South Africa

seen from Bangladesh

seen from Germany
seen from United States

seen from United States
seen from Italy

seen from United Kingdom
seen from United States

seen from United States
seen from United States

seen from Tunisia

seen from United States
seen from United States
seen from United States
@aradansiradan
Bitmeseydi.
Hep anne-baba yadigarı bir şeyler vardır ya üstü tozlu kutularda yahut naftalin kokulu sandıklarda. Vakti gelince çıkarılır hani oralardan ve sonra değer verilen bir başka kişiye verilir. Sonra o da aynısını yapar, yıllar geçer o kıymetli şey layık görülen kişiye mutluluğun alasını yaşatır ardından yeni durağını beklemek üzere yerini alır. İşte ben de şimdi o kıymetli parçanın yolculuğunun bir durağı oldum ve yılların eskitemediği bir kalem sahibi oldum. Dedem... Yıllardır sakladığı bir kalemi mezuniyetimi taçlandırmak adına bana hediye etti. Aldığım en kıymetli hediyeler listesinde zirveye geçen bu kalem, bir sonraki durağına kadar kutusundaki yerini aldı çoktan...
Çiçek Karakter Analizi
Çiçeklerin de bir karakteri olduğuna inanıyorum. Misal uyku çiçeği. Tam şapşal. Güneş battıktan sonra yapraklarını kapatma özelliği olan bu çiçeğimiz ışığı kapatmadığımız sürece güneşin batmadığını varsayarak kapanmıyor. Gece boyu sözde güneşine yüzünü dönüp gün batımını gözlüyor. Sonra menekşe. Tam kokoş ve ikoncan. Yaz kış süsünden ödün vermeden, mordan pembeye, kırmızıdan beyaza kadar tüm renklere bürünerek hassas yapraklarını sudan sakınır nazlı nazlı yerinde takılır. Orkide... Asalet akıyor bu çiçekten. Yılın yalnızca iki, en fazla üç ayını çiçekli olarak geçirse de evin en güzel yerini alan bu çiçeğimiz kalan aylarda bir saptan ibaret olsa da asilliğinden ödün vermiyor. Saray lalesi ise isminden gelen bir ukalalıkla salonların nadide köşelerinde yerini alıyor ve misafirleri beyaz çiçekleriyle odanın bir köşesinden selamlıyor. Fesleğen... Yer yer bir pencere tabanında bulunurken salatalara da aroma katmayı ihmal etmeyen on parmağında on marifet bir çiçek. Peki ya başını okşadığımızda yaydığı o hoş kokusuna ne demeli... Mhhh...
Her bölümü ayrı güzel.
Belki şurada bölüm birinciliğini virgülden sonraki rakamlarla kaçıran bi’ kız vardır. Söyleyeceklerim bu kadar.
Bugünkü konumuz gelecekteki biz’di. Birbirimizin gelecekteki halleri hakkında yer yer gerçekçi yer yer ütopik tahminler yaptık. Kimi kendini işine adamış, kimi eşine. Kimi çoluk çocuğa karışmış kimi yurt dışında bi’ yerlerde. Güldük, eğlendik, sonra sıra bana geldi. Bi’ sessizlik oldu. Sonra şu cümleler arka arkaya sıralandı: Özge, saçlarına aklar düşmüş, ensede bir topuz, dudakları büzüşmüş ve büzüşük dudaklar kırmızı bir ruj vasıtasıyla reklendirilmiş, ayağında üç cm kadar bir topuklu, isminin önüne mümkün olduğu kadar çok unvanı sıralamış, parmakları boş, kedileriyle hoş ve mutlu bir hayat geçiriyor. Sessizlik bu cümlelerin ardından uzun süren kahkahalarla bölündü. Kimse aksi bi’ şey söyleyemedi. Perşembenin gelişi çarşambadan belli olur misali, birazcık abartı da olsa yerinde ve tabi komik bi’ tahmindi :D:D:D
Meryem: Öğretmenim, ben sizi amcamlara anlatacağım.
Ben: Hmmm, demek öyle...(bir nebze şaşkın ama gülümseyen bir yüz)
Meryem: Öğretmenim, ben amcamları çok seviyorum.
Ben: Yaa, ne güzel...(gülümsemeye devam eden yüz)
Meryem: Öğretmenim, benim amcamlar futbol oynuyor.
Ben: Gerçekten mi, ne hoş...(lafın nereye gideceğini merak eden yüz)
Meryem: Öğretmenim, benim amcamlar ünlü futbolcu.
Ben: Öyle mi, kim? (Başından beri duymayı beklediği soru)
Meryem: Halil-Hamit Altıntop öğretmenim.
Ben: Aaa, ne kadar güzel... (Kahkaha atan yüz)
Meryem: İşte ben sizi onlara anlatacağım öğretmenim.
Gözler bana çevriliyor, saniyeler içinde bakmayan kalmıyor, bakansa bi’ daha bakıyor. Ya diyorum, ne oluyor? 10dk önce D&R‘a giriyorum, yarım saat kadar kitap, dergi vb. baktıktan sonra kasaya gidiyor ödememi yapıyor ve sessiz sakin oradan ayrılıyorum. Ardından mezuniyet için kıyafet bakmaya başka bir mağazaya giriyorum. BİĞĞĞP BİĞĞĞP BİĞĞĞP BİĞĞĞP! Ne oluyor be! diye etrafa bakıyorum. Kapının oradaki görevli: “Yok yok sizden değil hanımefendi, elimdeki üründen dolayı ötüyor” diyor. Hıı piki diyor mağazada hızlı bir tur atıp almaya değer bir şey bulamayınca kapıya yöneliyorum derken BİĞĞĞP BİĞĞĞP BİĞĞĞP BİĞĞĞP! Ya bu ne ya bana mı çalıyor ki bu diye etrafa bakıyorum, kimse oralı olmuyor, aldırmıyor ve çıkıyorum. Ayy, şu mağazaya da baksam mı ki, evet evet derken giriyorum ve yine aynı ses bana eşlik ediyor. Bu kez şaşkın değil sinirli bir ses tonuyla tekrarlıyorum aynı soruyu. Kafamı kaldırıyorum, herkes dönmüş bana bakıyor. Alarm inadına yapar gibi avazı çıktığı kadar bağırıyor. Görevli geliyor, durumu anlatıyorum. Kitaplara hızlı bir göz atıp gizli alarm olduğunu, ondan çaldığını söylüyor. Hışımla D&R’a koşuyorum ve durumu izah ediyorum. Hanımefendi onların kapıları hassastır bu kitaplarda bir şey yok diye bir karşılık alıyorum. Peki neden iki ayrı yerde birden çalıyor demeye kalmadan bir üst yetkili mahcup bir şekilde kitapları tekrar alıp inceliyor ve gizli alarmı buluyor. Bir maket bıçağı yardımıyla kitaplardan birini hırpalayarak çıkarıyor alarmı adeta bana yaşattıklarının acısını çıkarıyor o gizli alarmdan. Sonrasında özür dileyerek uğurluyor beni. Kapıya doğru ilerlerken içimde bir korku, bir telaş. Nefesler tutuluyor ve sanki ağır çekimdeymişçesine kapıdan çıkışım ve zafer çığlıklarıyla yürümeye devam edişim gözler önüne seriliyor. Bu kez ses kapıdan değil, benden geliyor: Pheew!
Eren
Nasıl anlatılır bilmem... Sekiz yaşında bir çocuğun omuzlarındaki yük, yaşadıkları, maruz bırakıldıkları... Her biri onun boyunu misli misli geçiyorsa bir de... Ne yapılır bilmem...Varlığı yokluğu bir, görevlerini yerine getirmeyen anne-baba, zoraki bakan bir abi ve birinin olsun kılını kıpırdatmadığı akrabalar varsa bir de... Ne denir bilmem... Kimi çocukların beş yıldızlı otellerde geçirdiği günler ya da tatiller onun için sevgisiz, ilgisiz ve daha kötüsü de kimsesiz saatler zinciriyse bir de... Bu anlattıklarım bir öğrencimin yaşadıklarının üç beş satıra sığdırılmasından ibaret. Böylesini daha önce ne gördüm ne duydum. Üzülüyorum. Çünkü elimden gelen bir bu. Onun hayatı karanlık ve çevresinde bir Allah’ın kulu bile ışık yakmıyor. Tek yaptıkları daha da karartmak, daha ne kadar karartılabilirse işte. Bir el uzatmak istiyorum. Olmuyor. Sözde ilgili bakanlığa başvuruda bulunuluyor ancak aylar geçiyor haber gelmiyor o pek ilgili yerlerden... Bir çocuğun hayatı elden gidiyor. Oyunla, eğlenceyle geçirmesi gereken günler, çocukluğu, dert ve sıkıntıdan başka bir şey içermiyor. Bunlar karşısında ilgili kurumlarla irtibata geçip yardım istemek ve beklemekten başka bir şey yapılamıyor. Öylece seyirci kalınıyor bu yaşananlara. Ona buna danışılıyor, fikir alınıyor, işte bu kadar. Vicdanen ne kadar huzursuz olduğumun tarifi yok. Önceden derse geldikçe görürdüm, içim biraz olsun rahatlardı gözümün önünde olunca, gülümsediğini, akranlarıyla oyunlar oynadığını görünce. Artık derslere de gelmiyor, gelemiyor. Okula da devam edip etmeyeceği meçhul. Çevresindekiler üç maymunu oynuyor. Her gün arayıp haberini almak istiyorum ancak olmuyor. Nitekim,elden bir şey gelmiyor. Güzel haberlerin yolu dört gözle bekleniyor... Ah Eren...
Ah kader... Not: Bir fikriniz yahut öneriniz olursa lütfen paylaşmaktan çekinmeyin.
Sevgili beyaz saç telim, Çoğalma diye koparmaktan korktum, kıyamadım sana, dokunmadım. Şımardın. Eşini dostunu, kolu komşunu toplayıp siyahlarımın arasına yerleştin. Sesimi çıkarmadım. Bir gün bir baktım, koloni kurmuşsun. Ayıp be! dedim. Baktım böyle olacağı yok, eş zamanlı bir operasyonla kurtuldum senden. Canım yandı. Böyle olmalıymış demek dedim, aldırmadım. Derken zaman geçti, Görmedim uzun süre sana dair tek bi’ şey saçlarımda. Uğramayacak sanırım artık buralara dedim. Öyle de oldu. Gün oldu, Ay oldu, Yıl olmadı... Geçenlerde omzumda karşılaştım yine seninle. Çok oldu görüşmeyeli dedim, Sustun, Neden dedim, Aldırmadın. Dikkat çekmeye mi çalışıyorsun, herkes siyahken sen niye beyazsın dedim, Dinlemedin. Burada olmamalıydın, Aynı şeyleri tekrar yaşatmamalıydın ikimize de... Ben elimde makas, sen kalbi kırık. Kulağımda son sesin: “KIPS”
Şimdilik bu kadar.
Bir gün içinde bilinçli yahut bilinçsiz 64826824 şey duyuyoruz ancak pek azını gerçekten dinliyoruz. Şimdi bilinçli olanı ele alalım. Bir sohbet ortamı misal. Anlatacak ne çok şey var değil mi? Seni mutlu eden/üzenler, dünün/günün içerisinde olup bitenler. Ne keyifli sevdiklerinle bunları paylaşmak... Evet, güzel buraya kadar tamam. Peki dinlemek? Neden kepenklerin sonuna kadar kapalı iş dinlemeye gelince dostum, ha? Yalnızca duymakla sınırlı kalıyorsun da dinlemek için neden zahmet etmiyorsun seni lanet olası pislik? Ben sana söyleyeyim. Cevap ortada. Bilmiyorsun çünkü dinlemeyi. Tartışmalar yalnızca söylenenlerden dolayı mı çıkıyor sanıyorsun? Tabii ki hayır sersem. Söylenenler kadar dinlenmeyenler de buna sebep. Doğru düzgün dinlemediğin için küsüp kırılıyorsun biraz da. Lafı farklı bir takım yerlerden anladığından ötürü yanlış aktarıyorsun üçüncü şahıslara. O üçüncü şahısların o yanlışı nasıl aktardıklarından bahsetmiyorum bile. Duymakla sınırlı kalmasan, azıcık zorlasan, lafı anlaman gerektiği yerden anlasan n’olurdu ha n’olurdu!
Same
Tam olarak şundan alabilir miyim? Tşk.
TEOG’un gücü aşkına
TEOG nedir? (Burcu Bakdur sesi ve sonrasındaki intro müziği) TEOG, çikolata/şeker/oyuncakla mutlu olmayı başaran, eğlenmeyi saç çekme ve türevleriyle gerçekleştiren, izin verilse hayal güçleri ayyuka ulaşan ancak pek muhterem eğitimci(!) ve pek ilgili(!) veliler yüzünden izin verilmeyen,önemi hayati boyutlarda belletilen, bir üst eğitim kurumunda devam etmek için bebelerin girmiş olduğu bir sınavdır. Bu sınav bozuntusu, çoktan seçmeli olmak kaydıyla bilgi/kavrama basamağından fazlasını ölçmeyen, performans değerlendirmeden zibilyon kat uzak,öğrencilerin ihtiyaçlarına, ilgilerine ya da yeteneklerine bakılmaksızın yüksek bir puan uğruna çocukların çocukluklarını çöpe atmasına sebeptir. Her şey o yüksek puandır çünkü. Bütün mesele iyi(!) dediğiniz bir liseye yerleşmek. Hepsi bu. Çünkü bu çocuk öyle bir liseye yerleşince her şey tamam! Gerisi kolay! Hayatı kurtulacak! Çünkü hayat sınavlar, yüksek puanlar ve o puanlarla yerleşilen kurumlardan ibaret. Çünkü çocuğun matematik/fen dışında bir şeye yeteneği ya da ilgisi olma ihtimali olan bir alan yok. Bu yüzden seferber oluyor veliler. Özel dersler, dershaneler, kurslar ve bilumum eğitim yuvaları. Aman biz okumadık bizim kız/oğlan okusun. Yoksa koca eline mi baksın/sanayide mi çalışsın. Okuyun yavrum okuyun. Biz veli olarak üzerimize düşeni yapalım da gerisi çocuğa kalmış. Elinden gelen ne? Çocuğu dersle ilgili olan her yere bin bir baskıyla göndermek. “Öyle deme kızım kolay mı çocuk okutmak. Ne zorluklarla gönderiyoruz sen biliyor musun o dershanelere.” Peki çocuğun ders dışında ne yapıyor? “Hele şu yıl geçsin yapar yapacağını, önce sınav. Bunun tekrarı yok. Geri dönüşü yok. Şimdi kızıyor ama ileride çok dua edecek bize.” El kadar çocuğa psikolojik baskının alasını yap, yok efendim ‘zorla gönderiyoruz dershaneye’lerle vicdan yaptır, beklentilerle, kıyaslamalarla, vaatlerle TEOG’u çocuğun hayatının merkezine koy, sonra çocuğum ileride bize dua edecek. Bok eder. Çocuk, çocukluğunu yaşamadan bir yarışın içine giriyor. Dershaneden arta kalan zamanlarda seans seans psikolojik destek alıyor. Sonra size dua edecek. Anneciğim babacığım teşekkür ederim size çünkü bana hayatı zindan ettiniz. Gitmek istediğim yerlere ders çalışmak için göndermediniz. Yapmayı dilediğim şeyleri derslerime engel olur diye yasakladınız. Çocukluğum içimde bir ukde. Matematik ve saz arkadaşlarını benim arkadaşlarım yaptınız. Sosyal yönden özürlü bir canlı haline getirdiniz. Size minnettarım. Evde anne baba yetmiyor bunun bir de okulu var. Dört bir yanı o yüce TEOG ibareleriyle dolu okullar. Hani çocukların hiç gitmek istemediği, dersin kaynatılması için fırsat kollandığı, beden eğitimi dersleri alınarak çocuğa matematik anlatıldığı okullar. Anne baba bilinçsiz olabilir anlarım da eğitim dersleri alarak oraya gelen o insanlar nasıl oluyor da buna izin verebiliyor ben idrak etmekte güçlük çekiyorum.Elbette ki tüm öğretmenler/veliler böyle diye bir şey yok. Bu bahsettiğim grubun dışındakilerin önünde saygıyla eğilmeli, onlar ayrı. Diğerleri için soruyorum, bu dönemdeki çocukların gereksinimlerine karşı nasıl bu kadar kör olunabiliyor biri bana açıklayabilir mi? Çocuğun ihtiyacı temiz hava iken kapıyı pencereyi kilit üstüne kilitle kapatmak niye?
Toparlamak gerekirse ben ne çocukların çalışmasına, ne ailelerin/öğretmenlerin buna katkıda bulunmasına, ne de sınavlara karşıyım. Karşısında durduğum şey tam olarak çocuk sayılabilecek yaştaki bireylerin omuzlarına ağır yükler yüklenmesi ve bir an olsun bu yükün omuzlarından atılmasına izin verilmemesi. Bu yetmezmiş gibi bir de bu yüklerin üstüne eğitimlerinin her aşamasında bir yenisinin daha eklenmesi. Sonra çocuk bu yükü taşıyamayınca tembel ya da adam olmaz yaftasının yapıştırılması ve en önemlisi hayatın bu çocuğun ihtiyaçlarının/ilgilerinin/yeteneklerinin ötesinde gireceği sınavlardan ve alması beklenen yüksek puanlardan ibaret olduğu algısı. Açın artık şu kapıyı pencereyi. İnanın çocuk ihtiyacı olan şeyi aldıktan sonra her şey şimdikinden daha güzel olacak.
Uzundan az, kısadan çok bir süredir dil kursunda çocukların derslerine giriyorum. Hazırlık aşaması da en az onlarla vakit geçirmek kadar keyifli. Bol etkinlikli bol eğlenceli geçen süreçte o şapşik şapşik gülen yüzleri görmek... “Öğğğğğretminimmmm”leri duymak... Yirim ben onları <3
Dinlerken sizin de içinizde bi’ kıpırtı olmuyor mu?
Ne kadar?
Anne karnında, huzursuzluk verdiğin kadar huysuzsun, Doğduktan sonra, anne sözü dinlediğin kadar uslu. Karnendeki notlardır seni çalışkan yapan. O “parlak gelecek”tir hep ama hep o notlarına bağlı kalan. Zayıfın kadar “senden bi’ adam olmaz.” Ama iyi bi’ liseye yerleşmişsen de senden zekisi olmaz. Sınavlara girer, sınavlardan çıkarsın. Yaşadığın stres, aldığın antidepresanlar kadar çabalamış sayılırsın. Puanın oranında tatmin olur egolar. Üniversitenin namı kadar el alemin diline dolanır o adlar. İliklediğin düğme sayısı kadar saygın, İtibarın, kazandığın para kadar. İşte o kadar.