Anadolu Kulübü
Bunun iki hikayesi var. Birbirinden farklı başlayan sonra birleşen iki öykü. Bir tanesi, bu mekanın başlangıcı olan Büyükada Yat Kulübü. Leon Pearce isimli bir İngiliz avukat var. Leon Pearce 1906 yılında burada, Büyükada'nın Rumca adı olan Prinkipo'yu kullanarak "Prinkipo Yat Kulübü"nü kuruyor. Bu kulüp 1906 ile 1923 yılları arasında "Prinkipo Yacht Club Company Limited" ismiyle varlığını sürdürüyor. 1923 yılının başlarında İngilizce isim Türkçe'ye dönüşüyor, "Büyükada Yat Kulübü Osmanlı Anonim Şirketi" oluyor. Hemen ardından Cumhuriyetle birlikte de Osmanlı lafı kalkıyor ve "Cumhuriyet Yat Kulübü Anonim Şirketi" olarak devam ediyor.
Şirket 1937 yılında iflas ediyor. Bunun üzerine Atatürk'ün girişimiyle Bakanlar Kurulu'nun kararıyla zaten Ankara'da varolan Anadolu Kulübü'nü görevlendiriyor ve kulüp burayı sahipleniyor. Anadolu Kulübü'nün Büyükada şubesi oluyor.
Şimdi ikinci öyküye geliyoruz. Anadolu Kulübü, Cumhuriyet'in kuruluşundan üç yıl sonra 31 Ekim 1926'da kurulan bir sosyal ortam. Yine Atatürk'ün emri Bakanlar Kurulu'nun kararıyla ve o Bakanlar Kurulu'nun ve başka ricalin ortaklıklarıyla, üyelikleriyle -içlerinde İsmet İnönü, Adalet Bakanı Mahmut Esat Bozkurt, Recep Peker, Abdulhaluk Renda, Tevfik Rüştü Aras, Mustafa Necati, Refik Saydam- bir sosyal oluşum Ankara'da gerçekleşiyor. O günden sonra ve bu günlere doğru Anadolu Kulübü'nün oluşumları, üyelikleri, bir kere eski ve yeni parlementerleri, milletvekilllerini, üniversite rektörlerini, yüksek yargı başkan üyelerini, yüksek bürokrasiyi, sivil bürokrasiyi ve kendi belgelerindeki biçimde yüksek zevatı* içeriyor.
Ve bu kulüp bugün merkezi Ankara'da olmak üzere, İstanbul-Büyükada ve İzmir'deki bir şubeyi kapsayan üçlü bir oluşuma sahip. 1937 yılında Anadolu Kulübü, Büyükada Yat Kulübü ile birleşiyor. Büyükada Yat Kulübü'nün o zamanki ve sonraki kendi üyelikleri de var. Burada en eski İngiliz kuruluşundan bu yana yerel, adalı, İstanbullu üyeler, tüccarlar, varsıllar*, İstanbul burjuvazisinin bir kesimi, Müslüman Türkler, Rumlar, Museviler var. Ve bu da varlığını paralel olarak devam ettiriyor. Dolayısıyla Ankara bürokrasisinin üst kesimi ile İstanbul'daki bir grup burjuvazi mensubu üyenin birlikte oldukları bir yaz ortamı burada varlığını sürdürüyor.
Turgut Bey binasını inşa ettikten sonrasına rastlayan bir otel etkinliği var burada. Özellikle Ankara'dan gelip burada kalan Ankaralı bürokratlar var. İstanbullu üyelerin de bir bölümü daha sınırlı kalıyorlar. Eski yapının alt katlarında ve terasında faaliyet gösteren lokanta var, sarı binanın altında oyun salonu vardı bir zamanlar, onun arkasındaki ikiz yapılar, yeni otel binası ve eski yapının üst katları otel fonksiyonlarını yerine getiriyorlar. Alt katta Cansever'in otelinden biraz sonra yapılan Ertur Yener'in projelendirdiği plaj tesisleri var.
1900'lerin başında bir İngiliz kulüp oluşumu var. İstanbul ticaret burjuvazisinin veya genel burjuvazinin yani o dönemin elitlerinin kullandığı bir mekan var. Sonra Cumhuriyet elitlerinin buna katılması modernite hikayesini anlatıyor. Bunu hayatla, mimariyle, kültür ve siyaset gerçekliğiyle ilişkilendirmek bana bugün bu mekanda ilginç göründü. 1900'lü yıllar ilginçtir, ister spor ister sosyal içerikli olsun birçok kulübün kurulduğu yıllardı.
Spor kulüpleri, sosyal kulüpler, dernekler genelde bir yabancı unsurunu içerirler. Union Française, Moda ve Büyükada Yat Kulüpleri yabancılar ile ilişki içindelerdir. Azınlık gruplarının kendi sosyal kulüpleri vardır bir kısmı kendi eski, bir kısmı uluslararası ilişkileri içinde. Eğitim, sosyal yaşam, spor, ticaretle ile ilgili o yıllarda ciddi bir yapılanma var. Elit, seçkin İstanbullu sosyal ortamların kurumları ve binaları var.
1920'lerden sonra Anadolu İhtilali ve Ankara öncülüğünde gelişen sistem başka bir sistemi geliştiriyor. Bunun kültürel, politik ve sosyal ortamları var. Türk Ocakları, halk evleri, ve giderek başka bir takım nüveler*... Ankara odaklı bir başka sosyal oluşum var burada. Burada esas müşteri burjuvazi değil bürokrasi.
1950'ler ilginç. 50'ler modernizmi Türkiye'nin kültür yaşamında bir dönemin ifadesi olarak çok önemli. Bu sadece mimaride değil, sanatta, kültür etkinliklerinde de önemli bir dönüşüm dönemi. 40'ların daha milliyetçi, daha farklı bir döneminin ardından veya 30'ların daha temkinli modernizminin ardından 50'ler tabiri caizse Avrupa'nın yaşadığı ifade biçimlerini, hayatını, deneyimini daha "damardan" yaşayan bir dönemi ifade ediyor. Bu dönemdeki isimleri anımsatmak yararlı olabilir mesela şiirde Edip Cansever, Turgut Uyar, İlhan Berk, Behçet Necatigil gibi isimlerin ortaya çıkışı, müzikte Osman Baş, Turgut Bey'in sınıf arkadaşı olan İlhan Usmanbaş, resimde Adnan Benk, Nuri İyem, Füreya Hanım. Mimari de buna paralel bir gelişme içerisinde. 50'ler de bu anlamda bir modernizmi deneyimliyor.
Bu yapı ve Turgut Cansever de o dönemin son örnekleri olarak dikkate değer. Bu yapı, biliyoruz ki 1950 tarihli bir yarışma projesi sonucunda inşa edildi. Turgut Cansever ve Abdurrahman Hancı imzalarını taşıyor. Tabii yapıya baktığımızda -bilenler çok iyi bilir- Le Corbusier ile çok yakın ilişkileri var. Plan şemasının ana morfolojisine baktığımızda Le Corbusier'nin Paris'teki İsviçre Pavyonu'na referanslar var ama bir takım farklılaşmalar da var ki kitaba da yansıdı. Turgut Bey bu yapıyla İsviçre Pavyonu arasında ilişkileri belirli bir eleştirel bakışla ifade etmişti.
Bir kere ölçek ve konum olarak farklılıklar var. İsviçre Pavyonu; üniversite sitesi içinde, düz bir arazide yer alır. İlerisinde başka pavyonlar ve yurt yapıları vardır.
Plan şeması benzerliği vardır ama ölçekte bir farklılık var. Pavyonun eni boyu buradan farklıdır. Geçirgenlik konusunda farklılıklar vardır. Pavyon, ağırlıklı olarak tek yöne yönelmiş bir yapıdır, burada ise iki yönlü bir geçirgenlik var ki ciddi bir algı farkı yaratıyor. İçeride birazdan göreceğiniz -plan şemasını bilenlerin hatırlayacğı- taşıyıcı ayakların dizisi algıyı çok farklılaştırır.
Işık çok farklıdır bu yapıda. Örneğin orada öğrenci odaları buradakinden farklı olarak bir tarafa yönelir. Le Corbusier'nin binasında arka cephedeki ışıklıklar duvarın içinde kare deliklerdir. Daha opak bir cephedir. Daha büyük bir farklılık vardır. Burada ise geçirgenlik bir anlamda doğu cephesindeki kafeslerle devam eder.
Yapının ifadesinde, iklimsel çağrışımlarında ciddi bir farklılık olduğu kanısındayım. Ve nihayet pavyonun çatısı daha sade iken buradaki çatı biraz Marsilya Bloğu'nu, biraz Brezilya, biraz Güney Amerika modernizminin tropik havasını içerir. Bunlar benzerlikler ve farklılıklardandır.
Anadolu Kulübü'ne binaları yetmiyor, yarışma açıyor, mimarlarını buluyor, bir programa göre inşa ediyorlar. Bir bağlam içinde yer alıyor bu binalar. Yüzyıl başında yapılmış ana otel binası var, diğer yapılar var, karşıda deniz var, arkada tepe var, böyle bir bağlam içinde bunun tasarım kararları konusunda ölçek ilginç bir şey. Adanın en büyük yapılarından biri ama hiç rahatsız etmiyor.
KAYNAKÇA :
http://www.arkitera.com/soylesi/366/insanlar-yasadiklari-dunyanin-guzeligini-tarif-etmek-istediklerinde-ortasinda-kendilerinin-bulunduklari-bir-dunyayi-anlatmaya-calisiyorlardi
http://www.anadolukulubu.org.tr/istanbul/default.html#
https://docs.google.com/presentation/d/12UkDZ0xsFJIZlyo4T8brcz2NcokA3ypCG6uTUKRjoa4/edit?ts=572f1f3d#slide=id.p













