Bir zaman sevişindik
Hele hele soyliyeyim mi. söylemiyeyim mi?. Haydi imdilik dursun, haline göre kabadayı, bir adı Memiş. bir adı Ma çoia, bir adı Baba, bir adı Kelebek, bir adı ibiş, bir adı Gamsız, ne olursa eyvatiaha kail böyle bir merdi kâmildir, Fakat nedense benden perisi haoetmiyor. Bir zaman sevişindik ama şimdiler konuşmuyor, dargın, kırgın, renctdedil. o yosma çehresi asık, o güzel güzü ri nigâhı miirde gibi süzgün, yüreği üzgün, takılıyor, harf atıyor, hattâ evvelki gün Göksu da kendisine iltifat eden birine beni göstererek: Şehir mektupçusu var, yszar! diye serzeniş etti. Sade bu kadarla kalsa iyi! Bahsi uzattı. Ne sarart var. yine birim Ahdimizdir. Elbette yine bir ziyafete gelir, bîr faka uğrar. Ah., Olmalıydınız da görmeliydiniz’. Senin şehir mektuplarını. . . . larım diyor.
Ren onun için katı bîr şey yazmadım ki. Bizim mektuplar kaşağı değil ki cilde sürünsün, çıngırak değil ki boyuna takılsın, boru değil ki ötsün, duman değil göllerini bürüsün. Bizimkiler âdeta bir tütsü. Tesir etmezse diğer nüshasını yazarut O da fayda vermezse büyüsünü Çözertz. Baktık ki yine hastalık devam ediyor, bildiğimizi söyleriz, kayda, sicile müracaat ederiz. O istediği kadar sulansın, utansın, utanmasın, ağır ağır, perde perde, fasıl fasıl, kanto, komedi, dram anlatırız. Bütün tuhaflıklarını ayrı ayrı şerhederek bu müdhi kin ne yaman bir bediayı nâdire olduğunu izaha çalışırız. Ama yine biz darılmayız, yine gider kendini seyrederiz. Varsın hiddet etsin. Hakkı da var, safi sinirdir. Siz onun löp löp olduğuna bakmayın, çabuk zayıflar. Daracık sahnelerde sıçraya aıçraya bu hale geldi, evvelden gürbüz delikanlıydı, saçı sakalı oyunlarda ağardı. Ah, o Malûmat gazetesi, onao yun urm haram etti. Elbette o da buna bir oyun edecektir. Mamada sahneye tıktılar, şimdi insaf edin. Abdi kızmasın mı? içip içip sızmasın mı?. Beni görünce bağırıp çağırmasın mı? Benden ona ruhsat, ne yaparsa yapsın.
“Hiç dikkat buyruldu mu?. Abdi komedyalarında ilâçdan bahsedildikçe ağzına tavuk göğsü, gırtlağına ekmek kadaifi. göğsüne ma hallebi, midesine baklava, hançeresine süt! ‘ ç gibi şeyler sararım diye bizi tatlı tatlı güldürür. Galiba dün acı bir şey yemiş ki, bizi görür‘görmez mülâhazayı bırakarak saldırdı. Neler, neler… O dana kapaması biçimli çehresiyle, o ahû gözleriyle, o ceylân bakisiyle, o tosun edasiyle güzel giizel, tuhaf tuhaf, lâtif lâtif kinayeler attı.. Söz söylemeğe kıyılmaz ki, mukabele edilsin efendim! O ne sözler, o ne buluş, o ne nekrelik.. Hak vergisi vesselam. Zannederim ki artık barışırız, bana sarmaz, bana darılmaz.. Derede tepede yine buluşanız, sohbet ederiz..”










