12Mayıs Cumartesi 2018🙏❤
Cosimo Galluzzi
Claire Keane

if i look back, i am lost
untitled
One Nice Bug Per Day
NASA
almost home

No title available
Doug Jones

izzy's playlists!

roma★
Cookie Run:Kingdom Official!

gracie abrams
No title available
🩵 avery cochrane 🩵
The Stonewall Inn
occasionally subtle
Today's Document
Monterey Bay Aquarium

tannertan36

seen from United States

seen from Malaysia
seen from Azerbaijan

seen from United States

seen from Germany

seen from United States

seen from United Kingdom
seen from United States

seen from Türkiye

seen from Bangladesh
seen from Kazakhstan
seen from United States
seen from Bangladesh

seen from United States

seen from United States

seen from Germany

seen from Venezuela
seen from Ethiopia

seen from Belgium

seen from South Korea
@aycancillerr
12Mayıs Cumartesi 2018🙏❤
Resmi olarak bir yaş daha aldım. Ya da diğer insanların söylediği şekliyle yaşlandım. Ama çoğu insanın hissettiği ama farketmediği, sadece zamanın bir yıl daha geçtiği bir zamandayım.
Sanki geçen yıl kutladığım yerdeyim. İleriye doğru bir adım atamamışım gibi…belki de zamanın durduğu bundan sonra da ilerlemeyeceği bir zamandayım.
Yaşlar alınırken değişen hislerin değilde, sadece dış görünüş olduğu zamandayım.
Değişen görüntüyle sadece hayatın amacının değiştiği yerdeyim.
Hayatın koşturmaktan vazgeçip yürümek olduğunun keşfedildiği zamandayım.
Sevginin herşeyi başarabildiğini anladığım zamandayım.
Paranın sadece harcayabilmek için kazanıldığının anlaşıldığı yerdeyim.
Sağlığın herşeyden önemli olduğunun farkedildiği zamandayım.
Aşkın hiç bitmediği ve en önemli şeyin aşkınla beraber hayat yolunda yürüyebilmek olduğunun anlaşıldığı zamandayım.
Arkadaşların senin için herşeyi yapabildiği bir zamandayım.
Hediyelerin önemini yitirdiği, çevrenin sevdiklerinle sarıldığı, elini sevdiğinin sıcak avucuna bıraktığında yaşamın anlamının keşfedildiği yerdeyim.
Şimdiye kadar yaşadığın yıl kadar daha yaşayabilmek isteğinin olduğu ama bir öncekinden çok daha mutlu yaşamak için amacının olduğu bir zamandayım.
Bugün benim doğum günüm.
Asıl ben bugün doğdum…
"Oysa herşeyi unutmak kabil degildir.Göz dedikleri şu hayatta tekmil gördüklerini unutmayı becerebilir de,görüldügünü bir türlü çıkaramaz aklından.Şahitler olmasa geçmişini unutabilir insan."
İstisnasız her kadın hayatı boyunca en az bir kez büyük bir hata yapmıştır. Bu hata yapılan seçimlerden kaynaklanır ve mutlaka kıyıda köşede bırakılmış gözyaşları mevcuttur. Yani makyaj sadece gözaltı torbalarını, kırışıklıkları değil, hataların sebep olduğu gözyaşlarını da kapatır.
Kargo / Birhan Keskin
Sana buraya bazı şeyler koyuyorum. Yol boyunca aklında olsun. Lazım olursa açar okursun. Olmazsa da olsun, bir zararı yok burada dursun. Şuraya bir cümle koydum. Bırak, acımızı birileri duysun. Hem zaten şiir niye var? Dünyanın acısını başkaları da duysun! Acı mıhlanıp bir kalpte durmasın. Ortada dursun. Olur ya biri eline alır okşar, biri alnından öper. Az unutursun. Buraya tabiatı koydum. Ağaçları, suyu, ovayı, dağı. Onlar bizim kardeşimiz, çok canın sıkılırsa arada onlarla konuşursun. Buraya, küçük mutlu güneşler koydum. Günlerimiz karanlık ve çok soğuyor bazı akşamlar, ısınırsın. Buraya, bir inanç bir inat koydum. Tut ki unuttun, tekrar bak, o inat neyse sen osun. Buraya yolun yokuşunu koydum. Bildiğim için yokuşu. Zorlanırsa nefesin, unutma, ciğer kendini en çabuk onaran organ, valla bak, aklında bulunsun. Buraya umutlu günler koydum. Şimdilik uzak gibi görünüyor, ama kimbilir, birazdan uzanıp dokunursun. Buraya bir ayna koydum arada önüne geç bak; sen şahane bir okursun. Mesai saatlerinde çaktırmadan şiir okursun. N’olcak ki, bırak patronlar seni kovsun! Burada bir tutam sabır var. Kendiminkinden kopardım bir parça, (bende çok boldur) lazım oldukça ya sabır ya sabır, dokunursun. Burada güzel çaylar var. Bu aralar senin için çok önemli. Bitki çayları, kış çayları, şuruplar, kompostolar. Demlersin, maksat midene dostluk olsun. Şuraya Youtube’dan müzikler, Bach dinle filan, koydum. Ama müzik konusunda sen benden daha iyisin, koklayıp buluyorsun. Buraya bir silkintiotu koydum. Kırk dert bir arada canına yandığım, kırkına birden deva olsun.
Amir bin Abdullah Hazretleri son derece huzur ve huşû içinde namaz kılan, Allahü teâlanın sevgili kullarındandı… Namaza durduktan sonra konuşulan hiçbir şeyi işitmez, yanında olup biten hiçbir şeyin farkına varmazdı… “Namaz kılarken hatırınıza birşey gelir mi?” diye soranlara; “Evet, Allahü teâlanın huzurunda hesaba çekileceğim gün ile, cennetlik veya cehennemlik mi olacağım korkusu gelir.” derdi… “Namazda bizim hatırımıza gelen dünya düşünceleri ve işlerinden sizin aklınıza birşey gelir mi?” diye sordular… Cevabında; “Namazda aklıma böyle birşey gelmesinden ise, süngülerin uzanıp beni öldürmesi bundan çok daha iyidir.” buyurdu… Devamlı ve uzun sürelerle namaz kılardı. Onu, tüm ömrü boyunca boş ve faydasız bir işle meşgul gören olmadı… Biri yanına gitmişti, namaz kılıyordu. Namazını bitirdi ve yanına gelen kişiye; “Çabuk ihtiyacını söyle çünkü benim acele bir işim var.” dedi… O da hayırdır inşaallah, acelen nedir?“ diye sordu… "Azrail aleyhisselâmı yani ölümü bekliyorum.” dedi… Namazda iken vefat etmek isterdi… Geceleri uyumazdı, bütün geceyi ibadet ile geçirir, devamlı gözyaşı dökerdi.. Niçin uyumadığını soranlara; “Cehennemin harareti uykularımı kaçırttı.” cevabını verirdi… Her gördüğü şeyden ibret, karşılaştığı her hadiseden ahiret için hisse alırdı… ✨✨✨✨✨ Evliya zâtların hayatlarını okumaktan ve sizlerle paylaşmaktan büyük mutluluk duyuyorum… Bir nebze de olsa o büyük zâtlara benzeyebilmek dileği ile… Hayırlı Günler ☀️
#Repost @denizcakir with @repostapp ・・・ En masuma uzanan kanlı elleriniz yerin dibine girsin.. ALIŞMAYACAĞIZ biz teröre,ölüme.. Biz koruyacağız en insan yanımızı.. Vicdanımıza ihanet etmeyeceğiz... #terörülanetliyoruz
Barda
Barda filmini izledikten sonra olayın bar yerine, evde hatta daha ağır şekilde yaşandığını öğrendiğimde nasıl şok geçirdiğimi hatırlıyorum. Bıkmadan, üşenmeden okuyun. Okuyun ki evinizin hemen yanında Cumhurbaşkanlığı Köşkü, Başbakanlık Binası,Dışişleri Bakanlığı Konutu olsa dahi şu yaşananların önüne geçilmiyor. Her okuduğumda tüylerim ürperiyor. Okuyun ki Türkiye deki adaletin ne kadar ucuz olduğunu görün. Bu olayları yaşayan insanı “Zaten eşcinselmiş” diye söylenen insanlara acıyın.
Not: Aşağıdaki yazı, olayı bizzat yaşan bir kişi tarafından yazılmıştır. Kesinlikle hayal ürünü ve kurgu değildir.
1997 yılında, 18 yaşındaydım ve Ankara’da Şapka Bar’da şarkı söylüyordum. Olayın olduğu apartmana taşınalı henüz 15 gün olmuştu. Bir tarafında Cumhurbaşkanlığı Köşkü, bir tarafında Başbakanlık, diğer tarafında Dışişleri Bakanlığı Konutu ve Mesut Yılmaz’ın evi vardı. Yani dağ başında değildik. İlk dört daire boş, diğerleri doluydu. O gün üniversiteli iki erkek arkadaşım, akşam yemeğe gelecekti. Aynı gün Mersin’den komşum, 18 yaşındaki A.T.G. bir kız arkadaşıyla Ankara’ya gelmiş ve beni arayıp Görüşelim demişti. Onları da yemeğe davet ettim. Beraber yemek yedik, eğlenmeye çıktık. Gece 2’de eve döndük, hemen uyuduk. Sabah 5 civarında gürültüyle uyandık. Eli silahlı, yolda yürürken korkup karşı kaldırıma geçeceğiniz korkunçlukta 7 adamla burun buruna geldik. Yüzlerinden pislik akıyordu. Sonradan öğrendiğimize göre, apartmanın üst katını tutmuşlar. Kuruyemiş dağıtımı yaptıklarını söyleyen, aslında barlardan haraç toplayan bir çetenin adamlarıymış. Ellerindeki silahları ve bıçakları gösterip,Napıyorsunuz lan, bizden habersiz karı mı sikiyorsunuz burada diye bağırıyorlardı. Aslında amaçları para alıp gitmekti. Kızları görünce kalmaya karar verdiler. Hepimizi odanın duvarına dizdiler, ellerine geçirdikleriyle dövmeye başladılar. Sopayla yorulduklarında tekme atıyorlardı. Dövmekten sıkılmışlardı. Elektrik verelim lan bunlara demeye başladılar. Dayaklardan çığlık atacak halimiz kalmamıştı, elektriği yiyince avaz avaz bağırdık. Bu da yetmedi. İçlerinden biri elindeki bıçakla penisimi kesmek üzereyken, en gençleri ve kötünün iyisi Murat Gökgöz müdahale etti. Beni kurtardı. Yine de vücudumun her yeri bıçakla kesildi, hálá izlerini taşıyorum. Bir yandan içiyor ve uyuşturucu alıyorlardı. İlk üç saat çığlığımız hiç dinmedi. İmdat bizi öldürüyorlar çığlığı attıkça, kahkaha atıp Biz Allahız, kimse dokunamaz diyorlardı. O kadar bağırmıştık ki, nasılsa birileri duyup polisi aramıştır, diye umutlanıyorduk. Fakat ne gelen vardı ne de giden. 17 saat boyunca kimse yardımımıza gelmeyince Adamlar haklı, gerçekten bunlara kimse dokunamıyor herhalde diye düşünmeye başladık. Bugün bile aklım ermiyor: O çığlıkları bir Allah’ın kulu duymadı mı? Kırık kapıdan hiç mi ses çıkmadı dışarı? Duyup, polisi aramayanları affedemiyorum. Birkaç saat sonra erkek arkadaşlarımızdan Ş.Ş, kaçmayı başardı. Peşinden silahla gidip, herkesin ortasında onu geri getirdiler. Hatta o sırada bir nakliyat kamyonunun şoförü, eli silahlı adamı gördüğünde Naber abi yine mi kurban kesiyorsunuz diye gülmüş. Hepimizi öldüresiye dövdükten sonra, 18 yaşındaki A.T.G.’yi diğer odaya götürüp tecavüz ettiler. Bakireyim, yalvarırırm beni bırakın diye ağladı ama dinlemediler. Sonra da kocasından yeni boşanmış ve dört yaşında bir kızı olan 23 yaşındaki N.K.’ya tecavüz ettiler. O da, Dört yaşında kızım var, ne olur beni ona bağışlayın diye yalvardı, dinlemediler. Kızların ikisine de 17 saat boyunca defalarca tecavüz ettiler. Yalvarmaları hálá kulaklarımda. İçkileri bitince beni karşıdaki Tekel bayiine içki almaya yolladılar. Polise haber verirsen kızlardan birinin kafasını uçururuz dediler. GÖRENLER POLİSİ ARAMADI Dükkándakilerin her yerimin kan revan içinde olduğunu görünce polisi arayacağını düşündüm. Adam beni süzdü. Yalvarırım polise haber ver, ne kadar para istersen veririm, senin de çocuğun vardır dedim. Cevap Başımı belaya sokamam oldu. Sonradan öğrendiğime göre, olay ortaya çıktıktan sonra, polisler o adamın kırılmadık yerini bırakmamış. Ağlayarak eve döndüm. Zorbalar Arabaya atıp bir yere götürüp orada mı öldürsek, yoksa öldürüp cesetleri bir yere mi taşısak tartışması yapıyorlardı. Akşam saat 21.00’e yaklaşırken İbrahim Ural, en sessizimiz Ş.Ş’nin kafasına silah dayayıp Yürü dedi. Öldüreceklerini sandım Nereye”diye sordum. Ş.Ş’yi bırakıp, Sen gel o zaman dedi. Apartmanın bodrumuna götürdü. Buraya kadarmış, öldürecek diye düşünürken bana tecavüz etti. Tekrar yukarı çıktığımızda, herkese Sikin herifi deyip beni koltuğa fırlattı. KAÇIP POLİSE GİTTİM Sonra yanıma oturdu, tişörtümün içinden göğüslerime doğru elini soktu. O sırada, Bana bir duble rakı verin diyerek herkesi şoke ettim. Bir dikişte içtim, ikincisini istedim. Oh, oh keyiflendi bak, madem şarkıcısın bize şarkı söyle dediler. İstedikleri türkünün iki dizesini mırıldanıp, İngilizce şarkıya geçmiş gibi yaptım. Arkadaşlarıma “I will run away, don’t afraid“ (Kaçacağım, korkmayın) dedim. Kaş, göz işaretiyle yapma dediler. Üçüncü dubleyi istedim. Dört ve beşinci dubleleri kendim aldım. 10 dakikada beş duble içmiştim. Tecavüz edip, 17 saat dövüp rahatlamış olmalılar ki, bizimle Memleket nere muhabbetine geçmişlerdi. Altıncı duble için ayağa kalktığımda saat 23.00 civarıydı. Muhabbet koyulaşmıştı. Kırık kapıya iyice yanaştım, dışarı çıktım, bardağı bırakıp merdivenlerden aşağı koşmaya başladım. Caddeye çıktığımda ilk gördüğüm arabaya kendimi atıp, Gaza bas abi, polise dedim. Karakol 3 dakikalık mesafedeydi. Nöbet değişim saatiymiş, olması gerekenden daha fazla polis vardı. Beni kan revan içinde görünce donakaldılar. Ne oldu sana dediklerinde Sabah 5’ten beri işkence görüyoruz, arkadaşlarım hálá onların elinde, silahlılar deyince beni de arabaya atıp, çok kalabalık bir grup polisle eve gittik. Evin etrafını sardılar ve diğerlerini de kurtardılar. Mahkeme devam ederken, bir araba önümde durdu. Daha önce hiç tanımadığım ünlü bir mafya babasının adamları beni arabaya bindirdi. Korkmuyordum çünkü başıma gelebilecek en kötü şeyler gelmişti. Daha kötüsü ne olabilirdi ki? Mafya babası babacan tavırla bir kadeh viski ikram etti. Elime bir telefon tutuşturdu. Öldür dersen, hattın ucunda bekleyenler, size bunları yapan adamların hepsini içeride öldürecek dedi. Bir saat düşündüm. Bize biraz daha iyi davranan Murat Gökgöz hariç hepsinin öldürülmesinden yanaydım. İkinci saatte, bana tecavüz eden İbrahim Ural, en acımasızları Murat Yıldırım ve Murat Kandemir’in öldürülmesini düşündüm. Bir türlü karar veremiyor, ağlıyordum. Onlar karar vermem için sıkıştırıyordu. Birden bu kararı benim veremeyeceğimi, o kadar cani olamayacağımı düşündüm. Bize bunu yapanlar insan değildi ama biz insandık. Daha sonra olayı Ş.Ş’ye anlattım. İyi ki yapmadın, dedi. Sonradan öğrendiğimize göre Murat Gökgöz hariç hepsi içeride tecavüze uğramış. CİNSELLİĞİMİZİ SORGULADILAR Olay ortaya çıktıktan sonra, Ankara’da barlarda şarkı söylediğim için gece fotoğraf çeken bütün fotoğrafçılardan benim sahnede ibne gibi giyinip süslenmiş fotoğraflarımı aradılar. Bulamadılar tabii. Olaydan sonra en ağırıma giden, en entelektüellerinin bile, Çocuk zaten eşcinselmiş demesi oldu. Herkes manidar şekilde Niye siz sorgulamasına başladı. Bizden öncekilere neden olmuşsa, bize de o yüzden olmuştu. Sanıklardan biri, 11 yaşındaki erkek çocuğa tecavüzden sabıkalıydı. Çocuk neden tecavüze uğramıştı? Olayı manidar şekilde sorgulayan herkesin başına Allah aynısını versin. Tecavüze uğrayan sen miydin dediklerinde bir hafta bunalımdan çıkamazdım. Şimdi rahatım. Ne yüzümü gizliyorum, ne adımı. Utanması gereken ben değil, onlar ve onları hapisten çıkaran politikacılar.
MAĞDURLAR NE HALDE? Tunç Erden Yakar 28 yaşında. Olaydan sonra İngiltere’ye gitti ve üniversite okudu. Türkiye’de can güvenliği olmadığı gerekçesiyle Hollanda vatandaşlığına kabul edildi. Şimdi İstanbul’da reklam şirketi sahibi. A.T.G 28 yaşında, küçük bir kasabaya yerleşti. Yalnız kalamıyor. Her yıl birkaç kez intihara teşebbüs ettiği için yanında sürekli birileri var. O.Y 29 yaşında. Olaydan kısa süre sonra büyüdüğü ülkeye, Almanya’ya geri döndü. Ş.Ş 29 yaşında. Tunç Erden Yakar’ın yardımıyla Hollanda’ya yerleşti. N.K 33 yaşında. Kızıyla birlikte, geçmişini kimsenin bilmediği küçük bir kasabada, incik boncuk satarak hayatını kazanıyor. Kızının varlığı sayesinde hayatta kalma gücü buluyor.
Karısının Emeğini Hesaplayan Adam: 'Bu Parayı Karşılayamam'
Evlilik, ‘hayat’ denilen macerayı beraber yaşamak, ama aynı zamanda, yükü de beraber paylaşmak demek Peki hayatı ve yükünü birlikte paylaşırken, kadınların gösterdikleri fedakarlıklarla, erkeklerin hayatlarını ne kadar kolaylaştırdığını hiç hesap ettiniz mi?
Karısının yaptığı işi rakamlara döken Steven, yaptığı hesaptan sonra, karısının değerini bir kez daha anlamış ve son zamanların en ilginç çalışmalarından birini ortaya koymuş.
Steven olayı şu şekilde özetliyor;
“Çocuğumuz doğduktan sonra karım işini bırakıp çocuğumuza baktı. Bezini değiştirdi, onu besledi, onunla oyunlar oynadı. Ama sadece bunları yapmakla kalmadı. Evde olduğu süre boyunca evi temizledi, yemek yaptı ve çamaşırlarımızı yıkadı.”
Karısının yaptıklarının kalem kalem dökümünü yapıp ücretlerini hesapladıktan sonra, oldukça şaşırdığını ifade eden genç adam eşinin yaptıklarını kısaca özetlemiş.
Tam zamanlı çalışan bir dadının yıllık ücreti: 36.660 $ Evin temizlenme masrafı(yıllık): 5.200 $ Kişisel aşçının yıllık ücreti: 12.480 $ Faturalar ve bütçe (yardımcı finans asistanı - yıllık): 3.900 $ Kişisel alışveriş elemanının yıllık ücreti: 13.520 $ Profesyonel davetlerde eşlik edecek bir asistanın yıllık masrafı: 900 $ Yıllık çamaşır servisi ücreti: 1.300 $
Steven'ın çıkardığı hesap, senelik yaklaşık 74.000 Dolar. Genç adam, bu parayı asla karşılamayacağını söyleyerek, gösterdiği fedakarlıktan ötürü karısı Glory'e minnettar olduğunu belirtiyor.
Eşinin alışveriş yaptığında kendini suçlu hissettiğini söyleyen Steven;
“Tabi ki çocuğumuzun bakımın dışında kendi harcamalarımız da oluyor. Karım kendisi için alışveriş yaptığında kendini suçlu hissettiğinde çok utanıyorum. Aslında hak ettiği çok çok daha fazlası.” diyerek belki de hayat’ denilen macerayı beraber yaşamak için seçtiği kişiye duyduğu sevgi ve minnettarlığı tekrar dile getiriyor…
Kardeş dediğin👭💕 #özgişimgeldiyse #misafirimizvar #kardeşlikbursada ✌👊 (Bursa Görüklede)
Söyleyeceğimiz çok şey var aslında. Ama üşeniyoruz. Ve çok sıkıldık. Önceleri müthiş bir hevesle acılarımızı paylaşacak insan ararken etrafımızda, şimdi kimseler soru sormasın istiyoruz. Sorduklarında ise yakınlık derecesine göre 'hayat' ya da 'siktiret' diye cevap verip susuyoruz. Söyleyecek şeyimiz olmadığından değil, söyleyecek çok şeyimiz var aslında ama bugüne kadar anlattıklarımız hiçbir işe yaramadığından konuşmak istemiyoruz. Duyarlılık istemiyoruz, şefkat, acıma, yardım v.s de umurumuzda değil. İstediğimiz tek şey sükunet. Durmadan 'neyin var?' diye sorular soran bir insandan daha kötü tek şey geliyor aklıma. Durmadan 'neyin var ?' diyen birden fazla insan.. İnsanların bize yapacakları en büyük iyilik çenelerini kapalı tutup aptalca sorular sormaktan vazgeçmeleri. Bize baktıklarında arkamızdaki duvarı gören insanlar istiyoruz çevremizde hepsi bu..
Resmen canımlar💞👭
Geçmiş Zaman Olur ki
Bir kaç sene evvel birini çok sevmiştim. Dünya o vakit çok güzeldi, çok kirliydi, insanlar çok iyiydi çok kötüydü. Ben daha gençtim. O zaman baharlar bahar gibi, yazlar yaz gibiydi. Öyleydi çünkü o beni görmeye geldiğinde en çiçek kokan elbiselerimi giyer, saçlarımı toplar aşağıya inerdim. Beyaz bir papatyayı andırmazdım hiç ama o gelene kadar bahçedeki salıncakta sallanırdım.
İkimize hayalimde ortak bir yaşam kurardım. Her sabah gözlerimi açınca ilk onu görmenin mutluluğuyla yaşardım. O yanımdayken onun gideceğini düşünür yanımda olan zamanları kendime zehir ederdim. Şimdi biri bana ‘anı yaşa’ dediğinde sinirlenirim. Becerebilseydim zaten onunla yaşadığım anları bir kavanoza koyar en bilinmez ummanlara gönderirdim.
Onu sevdiğimde her şeyin bir anlamı vardı. Ben öyle güçlüydüm ki, bu evreni alt edebilirdim. Öyle aman aman şeyler de yaşamadık ha. Bir kaç dokunuş, bir kaç ufak öpücük. Ama sanırdım ki ben bu hayata onu bulmaya gelmişim. Saatlerce ondan konuşur, söylediği her sözü ezberler, her bir hareketini hafızama alırdım. Oysa hafıza ne güçsüzmüş hafıza, heyecanlanmıyor şimdi kalbim onun ellerini düşündüğümde.
Onu severken iyi biriydim ben. Biliyorum çünkü çok az insan için değişmeye çalışırız. Ben onun için o kadar çaba sarfetmiştim ki. Sırf onun yanına yakışayım diye. Sırf o mutlu olsun diye onun gibi konuşup, onun gibi yürüyüp, onun gibi kibar olayım diye kaç başarısız deneme yapmıştım.
Mutluydum. O yokken de. Onun varlığıyla içimi kaplayan huzur onun yokluğunda ıstırabım olsa da ona zeval gelecek diye kaç kere kavga ettim suretini bile bilmediklerimle. Ne çok dualara sığınmıştım, kaç kere gökyüzüne açılmıştı ellerim, o bana hayırlı olsun diye.
Olmadı.
Çünkü bazen olmaz. Naparsan yap olmaz. Bir kaç sene evvel bitti. Bir sebebi yoktu. Masanın üzerinde duran boş sigara kutusunu kaldırıp çöpe atmak gibi. Boştu, bitmişti ve kaldırmak gerekliydi. Boştu, bitmişti ve kaldırdım. Bunu öyle yoğun bir hissizlikle yapmıştım ki herkes şaşırmıştı. Oysa bir duyguyu çok yoğun hissettiğinizde bunun aşk mı nefret mi olduğunu nasıl anlardık? Ben anlayamadım.
Çok pişman oldum. O bana geri dönsün diye, beni her zamankinden fazla sevsin, her zamankinden fazla kucaklasın diye o kadar ağladım ki. ‘Sana ihtiyacım var’ demem yeterliydi oysa. O zaman koşarak gelirdi. Beni düştüğüm yerden kaldırır, gözlerimin içine bakar, çocukça bir heyecanla ‘her şeyin geçeceğini’ söylerdi. Eminim. Ama bir insan bir insana sadece ihtiyacı olduğu için dönmemeliydi değil mi?
Dönmedi. Gitmedim. Koştu. Durdum.
Bu duruşta bana eşlik eden çok adam oldu, sağ olsunlar. Çoğu ince, kırılgan, akıllı adamlardı. Ama bazen olmuyordu. Olmadı. Yürüdüler, durdum. O koştu, o hep koştu.
Ben onun koşusunu beni göremeyeceği yerlerde izledim. Ne güzel koşuyordu. Ne güzel bakıyordu hayatına. Yeniden ve yeniden aşık oldum. Ona sürekli yenildim. Farkında bile değildi zaferinin. Üzüldüm.
Bir kaç sene evvel şu halimden eser bile yoktu. Yeni yeni anlıyorum ki ben ona bir kadının bir erkeğe vereceği tüm duyguları vermişim. Onu masadan kaldırıp attığımda içimde oluşan duygu boşluk değil, hiçlikmiş. O mükemmel var oluşuna beni de ekleyerek devam etti. Ben kaldım.
Kalıyorum. Bazen fotoğraflarına bakıyorum. Değişiyor. Büyüyor. Çalışıyor. Eğleniyor. Kalıyorum.
İlk ayrılışımızda da kalmıştım. Telefonlarımı açmamıştı, mesajlarıma cevap vermemişti. Siktirip gitmişti başka bir ülkeye. Kafa dinlemeye. Demek o kadar yormuştum onu, demek o kadar bunalmıştı aynı yerde nefes almaktan. İlk o zaman okkalı bir küfür etmiştim. Sevmiyorsan söylersin, gideceksen söylersin. Ayrılmak istiyorsan söyleyeceksin. Ama söyleyeceksin. Kimsenin kimseyi kocaman bir sessizlikle baş başa bırakmaya hakkı olamazdı. Yoktu.
Ben aklım ve vicdanım arasında kalakalmışken geri geldi. Tabi ki affettim. Çünkü bazen sadece olur.
Sonra ben gittim. Ona haber vermedim. Söylemedim. Neden olduğunu anlatmadım. Budapeşte’de bir trendeyken müzik dinliyordum. Nazan Öncel ‘gitme kal’ diyordu. Acaba ona söyleseydim bana böyle der miydi diye düşünüyordum kendi kendime.
Bilmem belki de.
Bir kaç sene evvel hiç kimseye susmamam gerektiğini, beni sürekli yenen bir adamdan öğrendim. Yapmayın e mi? Geride bıraktıklarınıza sizi suçlayacak, sizi affedecek sizden nefret edecek, sizi çok sevecek sebepler bırakın.
Ama susmayın. Buna hakkınız yok.
***
Yaşlanıyorum.
Çocukken büyüklerde kızdığım ne varsa kendim yapmaya başladım. Bugün bahçede çocuklar bağıra çağıra oyun oynuyorlardı. O kadar sinirlendim ki ‘’biraz sessiz olun’’ diyecektim, kendimi durdurdum.
Apartmanın önüne park eden adamla kavga ettim. Park etmemeleri için bir sürü uyarı var. Ama sorun bu değil, eskiden insanlarla kibar kibar konuşurdum artık yapamıyorum.
İş yerinde konuşmak istemediğim ama konuşmak zorunda kaldığımda naif naif konuşurdum. Artık ilk cümleden sonrasını getirmiyorum. Arkadaşlarımla buluşmak istemediğim anlarda kalplerini kırmayacak bahaneler bulurdum. Artık ya telefonu açmıyorum ya da ‘’bugün canım buluşmak istemiyor’’ diyorum direkt.
Beğendiğim bir adamla buluşacaktım, gitmek zor geldi, ‘’erteleyelim’’ dedim. Ve gitmenin zor geldiğini de söyledim ardından. Kırıldığını söylediğinde haklısın diye cevap verdim. Artık mesaj atmıyor.
Kendimi iyi hissetmiyorum. Böyle anlara denk geldiğimde de kızıp yaşadığım, sahip olduğum her şeye şükrediyorum. Bir kaç dakika. Sonra yeniden başlıyor huysuzluğum.
Çevrem çok kalabalık. Ama yalnızım. Modern çağı hastalığı biliyorum. Bunu afilli cümlelerle süslemeyeceğim. İçine mana yüklemeyeceğim.
Eski sevgilim ve çok aşık olduğum adam ‘’çok güçlü’’ bir kadın olduğumu ve ne kadar candan olursam olayım duvarlarım olduğundan bahsederdi. Ben de ona bu kadar abartma, o duvarları geçtiğinde göreceğin tek şey yıkık bir harabe derdim. Geçti, gördü ve gitti. Gitmedi de gitmek için çok uğraşınca ben yolunu açtım.
Yıllarca içimdeki yıkık harabeyi kapatmak için duvarlar ördüğüme inandım. Şimdi öyle değil. Şimdi gerçekten güçlü olduğumu biliyorum. İçimdeki harabeyi onardım.
Duvarlarım, duvarlarımı ne zaman alçaltmak istesem öyle güzel darbeler aldım ki, (bilirsiniz, hepinizin başına gelmiştir) o darbelerden sonra duvarlarımı da yıktım. Artık kocaman demirden kapılarım var, önünde teller örülü…
Eskiden kim ne yaparsa yapsın mevzuyu uzatmazdım. Kırıldıysam kırıldım, kızdıysam kızdım derdim. Geçer derdim. Geçerdi. Ben de geçip giderdim o insanlardan. Bir dostum, ‘’senin düşmanlığından çok korkuyorum çünkü düşman olduğunda karşındaki yokmuş gibi davranıyorsun, yani varlığını eksik etmiyorsun ama o var olduğun anlamına gelmiyor. Bana sırtını dönmezsin inşallah’’ deyip, bir kaç sene bu duruma gelmeme neden olmuştu. Sonra ağlamıştı kapımda günlerce, annemden sonra en sevdiğim kadınsın diye. Şimdi 5-6 ayda bir kez görüşürüz ve hala aynı şeyi söyler. O an ona kıyamam, başını okşarım. Sonra yeniden uzaklaşırım. Bir zamanlar her şeyiniz olan bir insana bu kadar soğuk durmak özel bir çaba gerektirmeli. Öyle olsa hala içimde insani bir şeyler olduğuna inanacağım. Ama ben de yok. Ben görev gibi yapıyorum hiç yorulmadan.
Konuyu dağıttım yine bugünlerde böyleyim. Odaklanamıyorum bir şeylere. İki haftadır doğru düzgün kitap bile okuyamıyorum. Ne güzel kitapları yarım bıraktım. Ne güzel filmlerde uyuyakaldım.
Neyse ne diyordum, kırılıp geçerdim ya. 27 senelik ömrümde kırılıp geçemediğim biri oldu. O eşikten geçemedim. Hala kırgınım. Gördüğüm zaman kalbim sızlıyor. Bunu hissediyorum. Gözlerim doluyor biraz, sonra ‘’aman’’ diyorum yerimden kalkıyorum gidip bir sigara içiyorum. Ağlamama da izin yok artık, yazısız kurallarım böyle.
İlk defa bir insan için benim kadar kırılsın diyorum. Canı yansın. Dönüp benden özür dilemesini beklemiyorum, kendini anlatmasını ve onarmasını beklemiyorum. Çünkü öğrendim ki kimse kimseyi onaramaz. İnsan kendi yarasını kendi yalar. Ben o insanla eskiye de dönmek istemiyorum. Bir daha ne güvenebilirim, ne içimi açabilirim ne de onun söylediklerine inanabilirim. Sanırım en kötüsü bu büyüdükçe inancımızı çalıyorlar. Üstelik en yakınımızdakiler. Bize yakın olmak için çaba harcayanlar…
Bir dönem çok idealisttim. Bildiğim doğrulardan şaşmaz, adım muhalife bile çıksa düşündüğüm şeyi sonuna kadar savunurdum. Şimdilerde susuyorum. İnsanlara anlatacak, onları inandıracak halim kalmadı. Bunu tek başıma yapmadım. Bu tüm bu insanların başarısı. Onlara bu alanları yarattığım için suçluyum belki.
İki ay sonra yirmi sekiz yaşında olacağım. Ömrüm yeterse. Sinirlenince spora gidiyorum, orada halim kalmayana kadar debeleniyorum. Geçen hafta böyle debelenirken hayatımdan geçip giden insanları düşündüm. Onlardan sonra geriye kalan Özgen’i düşündüm. Hepsi benden bir parça almış ama giderken birer parçalarını da bırakmışlar, eksik bırakmamışlar sağ olsunlar.
Ne yazık ki götürdükleri şey en değerli şeylerimdi; iyi niyetim ve masumiyetim.
Keşke organlarımdan biraz koparıp götürselerdi de ruhumu bu kadar eksik bırakmasalardı. Keşke ben o kocaman duvarlarım sayesinde kendimden de kaçabilseydim.
Ama bu saatte hele Ahmet Kaya çalarken fonda kaçabildiğim tek yer yine kendim oluyor. İnsanın kendisiyle savaşması çok kanlı geçiyor. Ölen de, öldüren de benliğin. Kendi kalene top atmak gibi.
Bu kaleci de hiç iyi değil be abi!
Güzelsin sevgilim ama uzaktan
Bazen gitmek istiyorum. Her şeyi bırakıp gitmek. Yol nereye, ayaklarım ne kadar götürürse. Sonunu bilmeden. Yollarda kavga etmeden. Tökezlemeden. Düşmeden. İncinmeden. İncitmeden. İçinde yaşadığım camdan fanusu kırmak. Dışarıya çıkmak. O ilk nefesi alıp başımı döndürmek. Sonra korkmadan ayakkabılarımı çıkarıp yere basmak. Cam kırıkları yok, bira şişeleri yok, benden önce yürüyenlerin ayak izleri yok. Kalp acılarım yok. Hayata küslüğüm, dünyaya isyanım yok. Hafızamı kaybetmek gibi. Bir anda, aniden, damdan düşer gibi… Yeniden başlamak değil, hiçbir şey yapmamak istediğim. Akan bir yolda ne kadar durabilir ki insan? Ben dururum.
Yemin ederim üstünde oturduğum yataktan on gün boyunca çıkmayabilirim. Tembelliğimden değil. Bu şehri sevmiyorum, bu otobüsleri, taksileri, duble yolları, ikiyüzlüleri, sinsileri, en iyi ben bilirimcileri, ben çok güzelimcileri, ben ne kadar akıllıyımcıları… Çarpık kentleşmeyi, ahlaksızlığı, haksızlığı… Üstelik hepsini herkesten çok yaparken…
İnsanların hırsları karşısında midem bulanırken yaşamak. Onlarla. O yüzlere sürekli gülerek ve bilerek içlerindeki kötülüğü. Fark etmemiş gibi yaparak. Düzenin adamı olmamak için düzensiz yürümek. Kendi ayağıma basmak, çözülen bağcıklarımı bağlamadan yürümek. Tüm sesleri duyarak, tüm fikirleri bilerek yüzlerine ‘’hepiniz sahtekarsınız’’ diyememek.
Sanırım bu yüzden para kazanıyorum. Sanırım bu yüzden her sabah erkenden işe gidiyorum. Sanırım bu yüzden ödüyorum kredi kartlarını, bu yüzden günü gününe yatırıyorum telefon faturamı…
Beni düzen sadece düzen değil. Düzenin içindeki insanlar. Hepsi değil ama bir ikisi hariç. Onlar sihirbaz gibi. Bu lanet hayatın içinde beni efsunlarıyla iyi yapıyorlar. Hayatın öğrettiği her şeyi yıkabileceğimize inandırıyorlar. Denediğimi yanıldığımı anlatıyorum. Sürekli yanıldığımı. Kronik yanılgan olduğumu. Anlatıyorlar, bir gün yanılmayacağımı. Bir gün geniş ovalara gideceğimizi ve varoluşumuzu bulacağımızı. İşte bu insanlardır beni serseriliğe meyleden.
Olmasaydı eğer yemin ederim dünyanın en iyi beyaz yakalısı olurdum.
Ama olmuyor. Benim yakalarım kirli, ellerim terli, saçlarım dağınık. Odam karanlık, televizyonum kapalı. Algım bozuk. Beni yenmeye çalışmasınlar, ben savaşmıyorum ki. Kimseye dokunmadan yaşıyorum, kaçıyorum, saklanıyorum. Benim kuyularıma girip, elimden tutup, gel deyip, ayağa kalktığımda olanca güçleriyle itmesinler. Öyle şiddetli düşüyorum ki kıçımın üstüne gel de bi daha kalkmayı dene! Yerler öyle cesareti…
Kötü terk edildim. Çok kötü terk edildim. Aldatılmadım, kalbim kıracak tek cümle duymadım. Hep iyiliğimi isteyen adam bir kere kendi iyiliğini istedi ve benden kurtuldu. Bu kadar. Ve ben hala beni neden düşünmedin diye öptüm onu. Ama o öpmekle ısırmak arasındaki farkı biliyordu. Aptal değildi ki. Aptal olsaydı gitmezdi ki. Öylece gitti. Arkasından baktım. Uzun uzun baktım. Kaç paket sigara içtim hatırlamıyorum. Bir ara kendimi bir apartmanın 15. katından atmayı düşündüm. Üzülürdü çünkü. Kılıma zarar gelse mahvolurdu. Ama ben onu mahvetmek istemiyordum ki. Beni sevsin istiyordum. Sonsuza kadar değil, benim bırakacağım yere kadar. Nasıl da bencilce. Nasıl da insanlık dışı. Nasıl da düşündüğüm gibi değil.
Birini çok sevince ibrem bozuluyor, nevrim dönüyor, elim ayağım titremeye başlıyor. Kalbim hızlı atmaya başlıyor. Doktor doktor geziyoruz. Biraz sinirleniyor. Hep sinirleniyor. Farkında olduğu tek şey benden bir tane daha olmadığı. Bu yüzden bir sürü kadınla tanışıyor, kimisiyle yatıyor adım kadar eminim. Zaman buldukça içiyor. Sarhoş oluyor. Beni aramak istiyor, bana yazmak istiyor, beni çok özlüyor. Bana anlattıklarını başkalarına anlatamıyor, bana okuduğu şiirleri başkalarına okuyamıyor, bana anlattığı dağları, düzlükleri, gitmek istediği uzak ülkeleri başkalarına söyleyemiyor…
Ama gelemiyor. Gelemez. Beni öyle bir itti ve o kapıyı öyle şiddetli kapattı ki dönemez. Biliyor. Aramızdaki o bağı nasıl umarsızca koparttığını, biliyor artık onu o kadar da gözlerim kapalı sevmediğimi. Oysa nasıl özlüyor onu boğazını sıkarak sevdiğim zamanları. Adını söylediğimde o iki hecenin nasıl aşkla çıktığını. Biliyor ona en ufak bir şey olduğunda üç gün üç gece ağlayacağımı.
Belki de uzun zaman sonra ilk kez biriyle hayal kurmuştum. İnanmıştım o hayallerin gerçek olacağına. Yapabilirdik. İki insan birbirini çok severse her şeyi yapabilir çünkü. Ama iki insan birbirini çok sevdiğinde çok çabuk kaçabiliyor. İki yalnızdan bir mutluluk doğmaz mıydı? Of tabiki!
Başaramadık.
‘’Hiç mi şansımız’’ yok demişti son kez görüştüğümüzde gözbebeklerimin içine içine, içindeki asayla dokunarak. Taş olsa çatlardı, ben çatlamadım. ‘’Yok’’ dedim.
Teşekkürler sevgilim. Öğrettiğin onca şarkıya, okuduğun şiirlere, beni kendime her gün daha fazla inandırdığın için. Sen gittiğinde de yoluma bakabilmeyi gösterdiğin için. Teşekkürler sevgilim, bir sihrim olduğunu gösterdiğin için. Şimdi biliyorum ki kısa sürse de her şeyi değiştirebilirim.
Gitmek demiştim ya başlarken yazıya, gitmek yok. Burada kalacağım. Gözünün önünde, o insanların içinde bu leş dünyanın içinde. Onlar gibi olmadan ve senin gibi kaçmadan yaşamaya devam edeceğim.
Ah çok güzelsin sevgilim ama uzaktan. Yakından her şey flu, her şey çirkin.
Kal orada.
“Seni kaybetmemek icin önce kendimle savasiyor sonra seninle barisiyorum. Beni kaybetme.” Diyen insanlar cok degerli. Bu cumlelerde ne tutku, ne ask, ne kin, ne buyuk bir sevda var. Bu cumlelerde salt sevgi var. Saf, duru, oldugu gibi. Kirletmeyin onu. Belki de bu cumleyi kuran insanlarin uzun zamandir tek durust oldugu an o andir.
(via ozgena)
Güzel gün🌸 eksikler tamamladıktan sonra daha da güzel olacak @burcabal @haticccce 👭👬👫💜 #kardeşler #lisedenkalanlar 👊