Heyy nasılsın
Covidden çıktım ama iyiyim :)
taylor price
Peter Solarz
"I'm Dorothy Gale from Kansas"
Today's Document

★

Origami Around
Stranger Things
Alisa U Zemlji Chuda
dirt enthusiast

pixel skylines
YOU ARE THE REASON

Kaledo Art
Acquired Stardust
occasionally subtle

JVL
wallacepolsom
Three Goblin Art
h
KIROKAZE

❣ Chile in a Photography ❣

seen from United States

seen from United States

seen from Malaysia
seen from China
seen from United States

seen from Türkiye
seen from United States
seen from United States

seen from United Kingdom
seen from United States
seen from Türkiye
seen from United States
seen from United States

seen from United States

seen from Türkiye

seen from Chile

seen from Germany
seen from Türkiye
seen from Palestinian Territories

seen from United States
@ozgena
Heyy nasılsın
Covidden çıktım ama iyiyim :)
#NureddinNebati #Göz #2021Nureddin Nebati ne yaptı etti yine gündemimizin ilk sıralarına oturmayı başardı :) Ekonomide yeni model, gözle ölçme yöntemiymiş me...
Bu ülke bana gazeteciliğe devam etme şansı vermedi. Ama serde habercilik olunca durmuyor da insanın içi. Cuma akşamları 21.00′da gazeteci arkadaşım Canan Kaya’nın Youtube kanalında gündemi değerlendiriyoruz ve bunu gülümseyerek yapıyoruz. İzlemek isteyenleri beklerim, sevinirim. Kanala abone olursanız daha çok sevinirim. Sevgilerimle.
Tarih 13 Nisan 2009… Bir kadın, kanserin 17. yılında. İki kez yendiği kanser tekrar nüksetmiş. Kendini ziyaret edenleri son gücüyle oturma odasında ağırlarken birden kapının zili çalınıyor. Polisler evini aramaya gelmiş. “Buyurun” diyor olanca nezaketiyle. O arama tam 5 saat sürüyor. Evinin önünde insanlar toplanmış ama o 5 saatte. Çünkü kötü haber tez yayılıyor, onu da daha sonra kumpas olduğu anlaşılan Ergenekon Davası’nın içine sokmuşlar. Polislerin işi bitiyor, ama çıkamıyorlar. Çünkü evin önünde insan kalabalığı, sloganlar, yuhalamalar… Bir baş beliriyor camdan, yüzünde mahcup bir gülümseme eliyle “ara” işareti veriyor. “Ara verin ki polisler geçsin, onlar da emir kulu” diyor.
O fotoğraf karesi çoğumuzun aklına mıh gibi kazınıyor. O kadın Türkan profesör doktor Türkan Saylan. Ömrünü cüzzamla savaşa adamış, kız çocuklarının okuması için hayatını adamış bir akademisyen, yazar, bilim insanı, aydın…
Çocukluk zamanları
Onun hikayesi 1935 yılında son derece dindar ve kalabalık bir ailede başladı. Saylan, 5 kardeşin en büyüğü. Yani onun anaçlığı henüz çocuk yaşlarda başlamış. Ona “gavur, dinsiz” diyenlerin yüzleri kızarır mı bilemem ama çok küçük yaşlarda neredeyse tüm duaları öğrenmiş, ve kendini şöyle tanımlamış; “Allah’tan korkan değil, onu seven bir Müslümanım.”
Cüzzamla mücadele
Kandilli Kız Lisesi’ni bitirdikten sonra aklında tek bir şey vardı; tıbbiyeye girmek. İstanbul Tıp Fakültesi’ni kazandıktan sonra gittiği Bakırköy Akıl Hastanesi’nde cüzzamlı hastalarla karşılaştı. Saylan’ın hayatının dönüm noktası da tam o an oldu. Toplumdan dışlanmış, öteki hastalardan kalan artık yemeklerle beslenen cüzzamlıları gördüğünde kendine bir söz verdi; onları kurtaracaktı. Varıyla, yoğuyla çalıştı. Cüzzam üzerine araştırmalar yaptı, bu alanda ihtisas yapmış hocalarıyla konuştu. Ve hepsinden öte onları gerçekten sevdi.
İstanbul’un orta yerinde, Anadolu’nun ücra köşelerinde, Karadeniz’in köylerinde ne kadar cüzzam hastası varsa hepsine eli dokundu. Öğrenciyken bir hastane bahçesinde tellerle ayrılan bir alanda yaşatılan cüzzam hastalarını oradan çıkardı, onlara sarıldı, iyileştirdi… Cüzzamla Savaş Derneği’ni kuran Saylan bu alandaki çalışmalarıyla Uluslararası Gandhi Ödülü’ne layık görüldü.
Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği
Türkan Saylan sadece cüzzamlı hastalarla değil, onların çocuklarıyla da ilgileniyordu. Fakat bir gün bir kaymakamdan telefon aldı. Kaymakam ona, “Biliyorum cüzzamlı hastaların çocuklarıyla ilgileniyorsunuz ama burada okula gidemeyen başka çocuklar da var. Acaba onlara yardım edebilir misiniz?” diye sordu. Kaymakamın bu sorusu sadece Saylan’ın değil, yüzbinlerce çocuğun hayatını değiştirdi. Türkan Saylan’ın kurduğu Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği her yıl binlerce çocuğa üniversiteyi bitirene kadar burs vermeye devam ediyor.
Evinin basıldığı, hakkında o zamanın “ünlü” isimlerinin hakarete varacak yazılar yazdığı, teröristlikle, dinsizlikle suçlandığı o dönem ömrünü adadığı Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği’nin kuruluş yıl dönümüne denk gelmişti. Törene tekerlik sandalyeyle gitti, oldukça yorgundu. O törende iyileştirdiği hastaları, hastaların aileleri, okumaları için didindiği kız çocukları, öğrencileri, arkadaşları herkes vardı. Sahneye çıktığında salon alkışlarla yıkıldı. Saylan o törende şunları söyledi: Görüyorum ki bir ömrü boşuna harcamamışım. Bir doktorun tek arzusu, hastasını sağlığına kavuşturmak, yaşamını uzamaktır. Ben bundan fazlasını yaptım; hastalarıma yaşam şartlarını da hazırladım. Minettarım tüm hayatımı vakfettiğim cüzzamlılarıma çünkü onların çocukları sayesindedir ki, memleketimin binlerce başka çocuğuna da uzanabildim. Yoksul olmaları, çaresiz olmaları koşuluyla Türk, Kürt, Süryani vs. demeden kırsalın evlerine hapsedilmiş kızlarına kapıları araladım, ışık tuttum yollarına. Beni hırpaladılar, yerden yere vurdular, ne gavurluğum kaldı, ne Kürtçülüğüm, ne de komünistliğim. Şu son aramayla da darbeci yerine kondum. Umurumda bile olmadı. Çünkü ben gavur, Kürtçü, komünist ve darbeci değilim. Ben sadece yüreği insan sevgisiyle dolu bir hekimim.
Türkan Saylan bu konuşmadan bir hafta sonra hayatını kaybetti. 74 yıllık yaşamında yakalandığı veremi yendi, iki kez kanseri yendi, cüzzam hastalığını yendi, frengiyi yendi, cehaleti yenmek için uğraştı. Yalanlarla baş etti, yalancılara boyun eğmedi!
Ve ölümünden yıllar sonra ona kurulan kumpas ortaya çıktı. Ona bu kumpası kuranlar, iftira atanlar, utanmazca o iğrenç yazıları kaleme alanlara mı ne oldu? Onlara ne olduğunu yaşayarak görüyoruz…
Bugün ölümünün 10. yılı. Bilimin, eğitimin, çağdaşlığın ışığında yürüyen, yürürken de hepimizi aydınlatan Türkan Saylan; İyi ki bu topraklardan geçtin. Huzur içinde uyu.
Türkiye'de...Olmak, Türkiye'de yaşayan ve kendini ifade etmek konusunda saklanmayı düşünmeyen herkese kapılarını açan bir programdır. Türkiye'de ...Olmak'ın ...
Hiçbir şey üzerine ahkam kesmek haddim değil, ben sadece kendi hikayemin bir kısmını anlattım. İzlemek isterseniz.
Uzun zamandır takip ediyorum. İyi ki varsın güzel insan.
Teşekkür ederim, çok hem de.
Bir insan hep atatürkçü olup hemde ermenilere kürtlere hatta pkkya nasıl yakın olabilir bi cevapla. Dersimi babam mı bombaladı.
Bir cevabı bile hak etmiyorsun.
Yaratamayacağın şeyi öldürme!
Malum, birkaç gündür Özgecan Aslan için sarsılıyoruz. Kalbim deprem olmuş gibi yıkık dökük. ‘’Halbuki hep kadın cinayetleri yaşanıyor, bu biraz abartılmadı mı?’’ diye soranlar da var. Haklı oldukları tek konu, ilk cümle…
Hep kadın cinayetleri var.
Bir mal, bir eşya olarak görüldüğümüzden bize zarar vermekten geri durmuyorlar. Eli çükünde gezen adamlar içinse sadece bir deliğiz. Biliyorum çünkü bundan birkaç sene önce yolda bir adam böyle bağırmıştı arkamızdan, ‘’siz sadece bir deliksiniz’’.
Ürkmüştük.
Bizi sadece öldürmek için öldürmüyorlar, önce ırzımıza geçmeyi kendilerinde hak görüyorlar. Daha bebekken‘’göster oğlum amcalara pipini’’ zihniyeti büyüyünce ‘’dur şuna bir erkekliğimi göstereyim’’ e dönüşüyor.
Özgecan Aslan için ses çıkıyor çünkü hepimiz o minibüste olabilirdik. Ben zaten öyle bir minibüste olmuştum, annemi arayıp bağıra bağıra konuşunca beni indirmek zorunda kalmıştı. Aslında teğet geçmişti.
Şu an bu satırları yazan bir kadın olarak, şu an bu satırları okuyan kadınlar olarak bize hala teğet geçiyor.
Ama diyelim ki bir bardasınız, diyelim ki mini eteğinizi giymiş yolda yürüyorsunuz, diyelim ki sadece insan olduğu için hafif gülümsemişsiniz bir adama… İşte o vakit çıkan haberlerin pek umursandığı yok. Çünkü kadınsan bara gidiyorsan, mini etek giyiyorsan, gülümsüyorsan bir adama sen zaten yollusun kardeşim, su testisi de su yolunda kırılır. Öyle yazılmamış mıydı Defne Joy Foster’ın ardından.
‘’Onlar da kızına sahip çıksaydı’’ denmemiş miydi, Münevver Karabulut’un arkasından.
Sağır, kör ve dilsiz kalmamış mıydık?
Konuşmaya başladıysak Özgecan’ın ardından, anlatmaya başladıysak başımıza gelenleri bu bir milattır, evet. Tıpkı o güzel babasının dediği gibi… Özgecan bizde milat oldu. Ama keşke tüm bunları yaşamasaydı…
Bir kadın olarak, minibüste en son kalmanın, gece geç vakit dönerken tedirgin olmanın, üstünü başını sürekli düzeltmenin ne demek olduğunu biliyorum. Gece gözümü kapatınca aklıma geliyor, minibüsün başka bir yoldan gittiğini görünce neler hissettiğini Özgecan’ın. Korktuğunu, panik olduğunu, annesini düşündüğünü, babasından yardım istediğini… Her şeyi düşünüyorum. Yaralanıyorum.
Bu öyle bir yara ki kabuk tutmasın istiyorum, açık kalsın… Baktığımda ya da dokunduğumda değil her daim hissedeyim acısını… Bu acıyla dünyaya kafaya tutayım, bir kere de ben ırzına geçeyim o adamların…
Yakayım o mahkeme salonları, kırılmamış tek bir taş bırakmayayım, söylenmemiş söz, edilmemiş küfür bırakmayayım…
Sabah kalktım, işe giderken her yer bembeyazdı. İçimden dedim ki, keşke bizim kalplerimize de kar yağsa tüm pislikleri örtse… Her şey temizlendikten sonra içimize yeninden baharlar gelse. Sonra ne mi oldu? Twitter girer giremez Nuh Köklü’nün öldürüldüğünü gördüm.
Kartopu yüzünden yazmışlardı. Hadi canım dedim, sen de dedim, olur mu dedim? Olmaz mıydı? Daha geçen sene taksisine kartopu atan çocuğu sıkıştırıp ölmesine neden olmamışlar mıydı? Olurdu, bu ülkede bir kartopu öldürebilirdi. Bu ülkede tüm karları kanla yıkayabilirlerdi.
Nuh Köklü yazıyorsunuz, bir iki fotoğrafı var. Onlarda da üzerinde ‘’grev sözcüsü’’ yazıyor. Anlıyorsun hakkaniyetli adammış. Çünkü öyledir, grev yapabilen, sendikalaşmaya çalışan adamlar hakkaniyetlidir. Özellikle basın dünyasında anında kapının önüne konulacaklarını bildikleri halde bunu yapıyorlarsa cesurlardır aynı zamanda. Çünkü bu sektörde kaldırılan servislere itiraz ettiğin kadar itiraz etmezsin işten kovulanlara…
İç güvenlik yasasına karşı durmuşlar, halay çekmişler, oradan geliyorlarmış. Kar oynamaya başlamışlar… Düşünsenize 30 yaş üstü insanlar gülerek kar oynuyor. Bundan daha masum bir mutlu olma şekli var mı?
Oradan da bir adam çıkıyor, bir katil, bir psikopat o masumluğa kan bulaştırıyor.
Neymiş? Camına kartopu gelmiş. Aslında cama değil, içine gelmiş o kartopu. Hiç sevemediği, eğlenemediği, insanlığın ne olduğunu öğretemediği kendine…
Çıkmış sallamış bıçağını önüne gelene…
Neymiş? Akıl hastası olduğunu gösteren raporu varmış…
Nasıl bir ülkeyse burası tüm tecavüzcü ve katiller, akıl hastası oluyor bir anda.
Nasıl bir ülkeyse burası kadını taciz etmek, ekmek almaya giden çocuğu başından vurmak, gencecik bir çocuğu yolda sıkıştırıp ma- esnaf öldürene kadar dövmek, kartopu oynayan bir adamı kalbinden bıçaklamak mübah.
Sabah düşündüklerimi geri alıyorum. İçimize bundan sonra kar yağmaz. İçimiz temizlenmez. İçimize baharlar gelmez…
Şimdi tek isteğim, her şehre, her duvara, her sokağa ‘’Yaratamayacağın şeyi öldürme’’ yazmak.
Tam 4 yıl olmuş Özgecan gideli.
İYİ OKU!
İyi okumalısın çünkü bunların çoğu takip ettiğin haber sitelerinde mevcut olmayan bilgiler!
28 Mayıs 2018
Çağatay Aksu, evvelden yanında çalışan ve işten çıkardığı, zor durumda olduğunu bildiği, öğrenci olan Şule Çet’i ortağı olduğu bir diğer mekanda işe aldırabileceğini söyleyerek görüşme talep ediyor.
Şule, Çağatay ve sonradan aralarına katılan üç kişiyle birlikte iş yemeği yiyor. Bu üç kişiden biri Berk Akand. Gidilen yer bilirkişi raporunda iddia edildiği gibi ev, özel alan falan değil. Ankara / Balgat’ta bulunan Yelken Plaza’nın 20. katında bir ofis. Plaza haritada bile “iş merkezi” olarak anılıyor zaten. Çok yüksek ihtimalle öğrenci harçlığını çıkarabilmek için iş ihtiyacı duyan Şule, bu insanlarla bir belge işi vesaire halledeceğini sanarak gitti oraya; tam olarak 23:54’te.
29 Mayıs 2018
Şule’nin doğum gününün ilk saatleri. 01:30 sularında diğer herifler gidiyor, Şule, Çağatay ve Berk kalıyor ofiste. O yarım saatte her ne oluyorsa Şule 02:00’de ev arkadaşını arıyor ve “beni ara ve acil bir durumun olduğunu, hemen gelmem gerektiğini söyle” diyor. Hemen peşinden “adam takmış bana, bırakmıyor” diye mesaj da atıyor. Konuşma kayıtları da mesajlar da mevcut.
04:00 sularında Şule kafası yere çakılacak şekilde 20. kattan, yani 66 metre yüksekten düşüyor. Bilinçsiz şekilde - yani ya baygınken ya da çoktan ölmüşken - aşağı atıldığını işaret eden bir düşüş şekli söz konusu; savrulma yok, düştüğü yerin açısı vesaire “bu bir intihar değil”i işaret ediyor.
Tırnaklarının arasında Çağatay’ın deri kalıntıları var. Pencerenin veya balkonun pervazında veya korkuluğunda Şule’nin parmak izi yok. Çağatay veya Berk’in de yok. Yani kasten delil yok edilmiş. Aksi halde intihar amacıyla orada varlık süren bir insanın bir yere dokunmadan, tutunmadan atlamasının imkanı yok. İşin içine delil karartma giriyorsa fail söz konusudur.
Çağatay’ın beyanına göre Şule “artık yaşamak istemiyorum” diyerek kendini atmış. Çağatay o kadar iyi bir insan, o kadar harika ama mağdur bi’ herif ki Şule’yi durdurmaya çalışırken parmağı bile kırılmış! Yine raporda iddia edildiği gibi Şule’de alkol yok. Çağatay, olaydan saatler sonra ifade verirken dahi 260 promil alkollü ama Şule’de alkol yok. Hani “bir erkekle evde alkol alıyorsan cinsel ilişkiye razı”ymışsın ya. Şule’nin kanından uyku haline sebep olan madde çıkıyor. Bakınız; yukarıda bilinçsiz halde 20. kattan aşağı atılmış olabileceğine dair kuvvetli bulguların olduğundan bahsetmiştik.
Yine Çağatay’ın ifadesine göre aralarında abi - karrrrrrrdeş ilişkisi varmış. Kızın anüsü yırtık, bağırsakları hasar görmüş. Ters tecavüze karşı koymuş, baya karşı koymuş. Bakınız; yukarıda tırnak arasından deri kalıntılarının çıktığını ve Çağatay’ın parmağının kırıldığını söylemiştik.
Olaydan sonra polis veya ambulans aranmıyor, hatta çıkan sese koşmak üzere olan güvenlik sorumluları Berk tarafından oyalanıyor, o sırada Çağatay yok ortalıkta. Bakınız; yukarıda delil karartmakla meşgul olan birisinin varlığından bahsetmiştik.
31 Mayıs 2018
Şule, doğum gününden iki gün sonra İstanbul’da toprağa veriliyor. Arkasından Milliyet gazetesi manşet atıyor: “İki erkekle lüks bir plazaya girdi, sonra….” Başlık bu. Arkasından “o saatte orada ne işi varmış” yorumları geliyor, “su testisi su yolunda kırılır” yorumları.
22 yaşından 23. yaşına geçerken katledilmiş bir öğrencinin arkasından. Hiç hesap etmediği, aklının ucundan geçmeyen, o yüzden o an orada bulunmasına sebep olan kötülükleri düşünemeyecek kadar küçük bir yaşta olan bir gencin arkasından.
Kim kendi harçlığını kendi kazanmanın peşinde koşabilecek kadar heves ve inanç doluyken 20. kattan aşağı çakılmak ister veya bunu aklından geçirir ki? Ve kim saatler sonra dahi 260 promil alkollü olduğu halde bir intihar vakasını çok detaylı bir şekilde hatırlar ve savunmasında replik replik, saat saat açıklama verir?
Ve kim buraya yazdıklarımı okurken burnunun direğinin sızladığını hissetmez, gözleri ıslanmaz, boğazı düğümlenmez? Ve kim tüm bunları tecrübe etmek bir yana, üzerine bir de “öyyyle takılırsa böyyyle olur” gibi iğrenç yorumlarda bulunur?
Kardeşim; başka bir şehirde “kiramı babam, faturalarımı annem ödüyor; ben de çalışıp harçlığımı çıkarayım” diye çalışan bir insan. Yaysa kıçını karşılanmayacak ihtiyaçlar değil, “aileme yazık” diyor.
Muhtemelen “aileme yazık” diyen bir hemcinsimizin arkasından yazılıyor bu yazdıklarım.
Sonra bir piç kurusu çıkıp o aileye, bu evladı onlardan kopararak, bu kadar iğrenç bir şekilde kopararak yazık ediyor. Nasıl kaçırmazsın aklını, nasıl?
6 Şubat 2019
Bugün Şule Çet davasının ilk duruşması var. Ankara 31. Ağır Ceza Mahkemesi’nde. Parası neyse verilerek çıkartılan o bilirkişi raporu reddedilir, iddianame kabul olursa Berk ve Çağatay 39 sene hapis yatacak. Bilemiyorum belki üzerine yalan ifade başta olmak üzere başka cezalar da biner, daha uzun sürer orada çürümeleri.
Ama medya başta olmak üzere, o “iki erkekle lüks plazaya girdi, sonra…..” manşetini atabilecek kadar şerefsizlik ekolünün en taşaklı temsilcisi olan medya başta olmak üzere birçok sikik müessese ve insan olaya “adil dünya inancı” üzerinden manipülasyonla yaklaşıyor.
Gecenin köründe birden fazla erkekle (hadi plaza, lüks gibi kelimeler de ekleyip kadını iyice para avcısı gösterelim) kapalı kapılar ardına girersen beynin dağılır ve bunu hak etmiş olursun.
Size yalvarırım aklınıza gelen ilk kadını - ki muhtemelen onu çok seviyorsunuzdur - Şule’nin yerinde düşünüp her şeyi en baştan tekrar okuyun.
Gözünüzden yaş fışkırmıyorsa sizin de insanlığınızın - devamını getiremiyorum ben.
Check out Paul's website, for tour dates and ticket sales and to purchase his albums: http://www.paulpottsofficial.com/home/ Paul on twitter: https://twitter...
Tesadüfen Netflix’te “One Chance” filmini seyrettim bugün. Paul Potts adını bu filmde duydum ve bu adı ilk kez duymuş olmak kesinlikle benim ayıbım. Ama insan her şeye yetişmek istese de yetişemiyor. Hele bizim gibi ülkelerde. Çokça çalışma (o da iş bulabilirsen) az tatil, az para, az genel kültür. Ben de Paul Potts’a yetişemedim.
Potts, kimse tarafından pek sevilmemiş. Çocukluğunda arkadaşları sevmemiş, onun şarkı söylemesiyle hep dalga geçmişler. Zaman zaman iş şiddete bile dönüşmüş. Hayallerinin peşinden gitmeyen babası da Paul’u pek ciddiye almamış. Okulu bitirse de kendi gibi demir döküm fabrikasında çalışsın istemiş. Paul’u bir tek annesi koruyup kollamış, o inanmış biricik evladına.
O kadar asosyal, o kadar görünmez bir adam olarak görmüş ki kendini Paul, sevgilisini de internetten bulmuş. Bulmuş ama buluşmaya korkmuş. “Ben bile kendimi beğenmiyorum, kim beni neden beğensin” diye düşünse de Julie onu görür görmez aşık olmuş. İlk aşk, evliliğe dönüşmüş.
Ama bu bir peri masalı değil. Paul, bir yetenek yarışmasından kazandığı parayla İtalya’ya gitmiş, en büyük amacı hayranı olduğu Pavarotti’ye opera şarkısı söylemekmiş. Filmde, Pavarotti’nin Paul’a, “Senden operacı olmaz” dendiği gösteriliyor ama ben yabancı kaynaklarda bununla ilgili bir bilgi bulamadım. Neyse Paul İtalya’ya dönüyor ama kırgın, üzgün, hayallerinin peşinden gidemeyecek kadar yorgun. Sevgilisi Julie sahip çıkıyor ona, Paul kendine geliyor. “Ölene kadar şarkı söyleyeceğim” diyor ama başına gelmeyen kalmıyor. Apandisit ameliyatı oluyor, beyninde tümör çıkıyor, bir süre sesi bile çıkmıyor. Tam iyileşti denirken motosiklet çarpıyor. Paul evden çıkmıyor, borçlar birikiyor, Julie ölesiye çalışıyor ama kocasından vazgeçmiyor.
Sonra bir gün Britain’s Got Talent yarışmasına başvuruyor Paul. Çünkü kazanılacak para borçları kapatabilir. Ama çok heyecanlı, çok ürkek, çok korkuyor. Defalarca vazgeçiyor, o vazgeçişlerde annesi ve eşini buluyor yanında. İki güçlü kadın öyle güzel destek oluyorlar ki.
Yarışmanın suratsız jürileri, telefon satıcısı olan Paul’un opera söyleyeceğini duyunca bıyık altında gülüyorlar. Öyle ya, telefon satıcısı kim, operacı şarkıcısı kim? Demek ki dünyanın neresinde olursa olsun herkes insanları aşağılamaya meyilli. Ama bu sefer hayatlarının dersini alacaklarını bilmiyorlar. Paul şarkıya başladığı an tüyler diken diken oluyor. Herkes küçülüyor, Paul büyüyor. Ve o yarışmanın birincisi oluyor!
Potts’un ilk albümü 130 bin satıyor, Kraliçe Elizabeth’in karşısında şarkı söylüyor. O şimdilerde çok ünlü. Dibine battığı hayattan yeteneği ile kurtulmuş bir insan. Ama en önemlisi hayallerinden hiç vazgeçmeyişi. Çocukken de, dışlanırken de, beceriksiz görüldüğünde de, aşıkken de, mutsuzken de, dükkanda telefon satarken de hep şarkı söylemiş.
Lütfen videoyu izleyin, bu yarışmadaki ilk günü. Bakışlarını, tedirginliğini, insanlardan çekinişini gözlerinizle görün. İçime dokundu bu hali. Hayatın kıyısına itilen, oradan düşmemek için de sessizce, öylece duran insanlar o kadar çok ki. Çoğumuz ezildik, çoğumuz ezdik. Yukarıdaki video bu gerçekleri yüzüme vurdu.
Olsun, bir kere de bir hikayenin sonunda iyiler kazandı.
Her şey yeni başlıyor
Uzun zaman sonra kendimle ilgili yazdığım ilk yazı olacak sanırım. Yazı demek de doğru değil; bir iç döküş. Bugün işsiz kalalı tam bir hafta oldu. Bunu ben kendi seçtim ama. Hatta bunun için uzun süre çabaladım. “Nerede iş bulacaksın”, “Kriz var” cümlelerine kulak tıkadım. Hiçbir şey benim mutluluğumdan önemli olmamalıydı. Zaten bu kararı da düşünerek vermedim; vicdanımla verdim.
Basın sektörüne girdiğimde (Gazetecilik diyemem) bir şeyleri değiştirebileceğime çok inanmıştım. Sonuçta herkes kötü olmak, herkes güçlüye yakın olmak zorunda değildi. Yanılmışım. Kötü de olmadım, hiçbir zaman güçlüden yana da olmadım ama asla özgür de kalamadım. Bu çarkın bir parçası olmamak için savaş verirken, bu çarktan para kazandım. İnsanı zedeleyen bir durum bu. “Ne yapayım bu da benim işim” diyemedim.
Çıktığı yeri kötüleyen insanlardan olmayacağım. Çalışırken de hiçbir şeye susmadığım için beni bilen bilir zaten. Kahramanlık değil elbette yaptığım ama başkalarının haksız yere kötü muamele görmesine sessiz kalamazdım. Ulan zaten özgür değiliz, bir de insanlar önümüzde üzüm gibi ezilsin mi? Var mı öyle bir dünya? Varsa, ben bu dünyanın içinde olmamaktan çok mutluyum.
İlk işten ayrılan ben değilimdir, ee neden yazıyorum o zaman bunu? 23 yaşında neredeyse gençliğimin başında girdiğim bir yerden 31 yaşında, bir kadın olarak çıktım çünkü. En uzun çalıştığım ilk yerdi. Size merdivenlerin kaç basamak olduğunu, asansörün kaç dakikada bir gel geldiğini söyleyebilirim. Ben oradan çıkarken temizlikçi ablaların hayır duasını aldım, bundan daha önemli bir şey olabilir mi, sanmıyorum. Elbette çok kötü insanlarla da tanıştım, hiç tanışmamayı dilerdim. Ama asla sevilmeyecek olmaları da onların cehennemi olsun. Ben hiçbir zaman kimseye karşı korunaklı olup, zırhımı giymeyeceğim. Çünkü günün sonunda vicdanım rahat, günün sonunda çok onurluyum.
Ne diyordum, bugün işsizliğin yedinci günü. Henüz sadece yapılamayan resmi tatilleri, kutlanamayan yılbaşı gecelerini, izinsiz geçen hafta sonlarını, olağanüstü durumlarda saat kaç olursa olsun koşarak kanala gittiğim anları düşünebildim. Çok değil ama. Şimdilik hiçbir şey yapmamanın tadını çıkarıyorum. Bir de “ama senin kalemin çok kuvvetli” diyenleri düşünüp yeniden yazabilmek istiyorum. Görüşülecek dostlar, okunacak kitaplar, izlenecek filmler öylesine birikmiş ki. Yedi yılda ömürden ne çok şey kaçırmışım. Şimdi yeniden başlama vakti.
Bir insanın içinden çürüdüğüne tanık oldunuz mu? Ben uzun zamandır aynaya her baktığımda buna tanık oluyordum. Oturduğum yerde hızlıca çürüyordum. Düzenin adamı olamadığım, asla olamayacağım, olup bitene sessiz kalamayacağım için cezalandırılıyor ama bundan zerre mutsuz olmuyordum. Ben işimi doğru yapamadığım, “güçlü”yü yenemediğim ve kendimi hapsettiğim duvarları aşamadığım için çürüyordum. Kimse benden değerli değildi ve ben kendim dışındaki herkesi önemsiyordum.
Sizlerin ismini duymadığınız, popüler olmamayı tercih eden çok güzel insanlar gitti bu dönemde. Hepsi mesleğe kırgın, yaşadıklarına öfkeli ama bir gün dönerse devran yeniden başlamak için heyecanlı.
Bu arada bir gün dönecek devran, ben görür müyüm bilmiyorum ama dönecek. Özgürce haber peşinden koşulan, dilediğince soru sorulan, korkusuzca yazılan günler de gelecek. (Bunu yapanlar, bu uğurda aç kalan, tutuklananlar var. onlara bin selam.)
Şimdi ne yapacağımı bilmiyorum ama içimden huzur taşıyor. İşinizde mutsuzsanız, ayaklarınız geri geri gidiyorsa bir oturup düşünün. Sorumlulukları olanlara bir şey diyemiyorum ama benim durumumdaysanız hiçbir şeye başlamak için geç değil. Kimsenin sizi çürütmesine izin vermeyin. Gerçekten; kimse sizden değerli değil.
Çok büyük kırgınlık, bedenimi aşan bir kızgınlıkla bir süre daha yaşamaya devam eder sonrasında elbet rahatlarım diye düşünüyorum. Artık en azından istemediğim şeyleri yapmak zorunda kaldığımda, “Sen de bu çarkın bir parçasısın, ileride çocuğuna ne söyleyeceksin” diye kendimi yemeyeceğim.
Çarkın sahiplerine de mesajım olsun; çok güvenmeyin oturduğunuz yere. Bu dünya kimseye kalmadı.
Çok mu iyisin?
Bazen.
Çok iyisin.
Bunu bugün okumanın kıymet büyük. Teşekkür ederim.
Bir meydan dolusu insan 14 yaşındaki Berkin'i yuhlamıştı ya, bir stad dolusu insan da ıslık çaldı 9 yaşındaki Veysel'in ardından. Unut, unutma sen bilirsin kardeşim. Benim gücüm kalmadı vicdanınız kurusun demeye.
Kac yasinda evlenmeyi dusunuyorsun?
Düşünmüyorum.
raperinin kızı intihar mı etmis
Raperinle ilgili duyduğunuz tek gerçek şey bu olabilir.
Gardasim yanliz diye yaziyorum bunun farkinda olman beni cok mutlu etti ust uste iki kez beni uyardın ama soruyuda anlamıstın cevap niye vermedin?
verdim ya. yalnız değilim.
Ozgen yanliz degilsin ya kimlesin gardasim
Hala “yanlız” yazıyorsun gardaşım :/