O kadar çok şey var ki;
Söylemek isteyip de söyleyemediğimiz...
Biriktirdiklerimiz,
Sustuklarımız,
Haykırdıklarımız,
Büklüm büklüm boynumuzda kalanlarımız,
Hani paramparça "acaba"larımız,
Keşkelerimiz,
Durduklarımız,
"Neyse..."ye bıraktıklarımız,
Bir düşün mesela;
Sabahın ilk ışıklarından itibaren düşün.
Çıktın yola yürüyorsun,
O, çarpmayayım diye kenara çekilmene rağmen üstüne üstüne yürüyen ve hiçbir şey olmamış gibi yanından omzuna bıraktığı acıyla geçip giden,
Başını okşadığın o kediye ayağını layık gören,
Gözünün içine baka baka seni itip o koltuğa oturmak için mücadele eden,
Olanca samimiyetinle söylediğin bir günaydına cevap vermeyi sana çok gören suratsız suratları,
Seni işinden gücünden eden ama ses çıkarmayıp seni aciz ve düpedüz birer kabulleniciye döndürenleri düşün,
İstifayı basacağın o an söylemek istediklerini,
Aslında senin fikrini kendisininmiş gibi ona buna satıp seni öyle ağzı açık bırakan o ilâhi adalete bıraktıklarını düşün,
Sen, kırılmasın diye kılı kırk yararken,
Bir kelimeyle seni paramparça edeni düşün.
Konuşurken yüzüne bile bakmayan o doktoru,
Dakikalarca beklemene rağmen hâlâ yüzüne baka baka seninle ilgilenmeyen o memuru,
Bir türlü sevdiğini söyleyemediğin o adamı,
Bir türlü sevgine katamadığın o kadını,
Sakınmadan yalan söyleyeni,
Utanmadan seni terk edip gideni,
Aklını alanı,
Kalbini kıranı,
Ruhunu çalanı,
Hayatını, inançlarını ve tüm sebep sonuçlarını alanlara söyleyemediklerini düşün.
Yüreğine, beynine tonlarca yük o söylenmeyen kelimeler.
Zamanında söyle/ye/mediğin için zamanla anlamını yitiren kelimeler.