
Love Begins

No title available
I'd rather be in outer space 🛸
No title available
Lint Roller? I Barely Know Her
Sweet Seals For You, Always
almost home
Sade Olutola
tumblr dot com
YOU ARE THE REASON
Misplaced Lens Cap
Monterey Bay Aquarium

blake kathryn
ojovivo

izzy's playlists!
RMH

tannertan36

oozey mess

ellievsbear
NASA

seen from Canada
seen from United States

seen from Malaysia
seen from Türkiye

seen from Türkiye
seen from United States
seen from United Kingdom

seen from United Kingdom

seen from Indonesia

seen from Malaysia

seen from Finland
seen from Argentina
seen from United States

seen from United States
seen from United States
seen from Australia
seen from United States

seen from United Kingdom

seen from United States
seen from United States
@benimmadimne
En Delikanlı Kadınsın Sen, Aç Gözlerini!
Kimdin sen, tırnaklarını köprünün korkuluklarına sıkı sıkıya geçirmiş intiharın eşiğindeki kadın değil mi? Gözlerindeki mutluluğun ne kadar sahte olduğunu bilmeseydim, dudaklarından dökülen cennet hezeyanlarına inanabilirdim.
Neden tek başına yaşayamıyorsun hayatta? Alsan çayını, koysan yanına peynirini ve domatesini, tek başına etsen kahvaltını lokmalar zehir olur, öldürür mü seni? Sen birilerine muhtaç bir kadın mısın? Yastığını tek başına dolduramaz mısın, yalnızlıkla barışmak neden bu kadar zor?
İncecik parmakların değil kırılan, kalbin. Saçlarını kısa kesip, kor kırmızısına boyamakla ayağa kalkmış sayılmazsın, için kan ağlıyor, geceler zehir oluyor, boğazına duruyor. Ses tonunu duymuyor muyum sanıyorsun? Yaklaşmana lüzum yok, ben senin ses tonuna demir atan korkuları biliyorum. Artık kulaklarının arkasına tarayacak saçların yok, sabah neye sinirleneceksin?
Saçlarını kesip, bordo bir ruj sürünce iyileşiyor muymuş insan? Sonra gören gözlerini siyah bir tülbentle örtüp karşısına çıkan ilk adama sarılınca, aşık mı oluyormuş kalp? Ah benim en büyük acıların esiri kadınım, ne safsın.
Korkuların dağ gibi, ağdalı diz kapaklarına kadar sarmış her yanını, biliyorum. Ben senin elinden tutmaya gelmedim, ben kimsenin meleği falan değilim. İnsanım ben. Burası dünya, süper kahramanlar yok, yeşil dev adamlar yok. İyi oyuncular ve kötü oyuncular var. Bir de yalancılar.
Karanlıkta herkes zencidir, gözlerine siyah bir tülbent takıp önüne çıkan ilk adama aşık olmakla mutluluğun yolu açılmıyor.
Göz kapaklarını arala, bana bak senelerdir hürüm. Senelerdir birkaç odalı bir evde, rutubetli duvarlara kağıtlar yapıştırıp duruyorum. Çorbamı kendim pişirip, tütünümü kendim sarıyorum ve tek kişilik demliyorum her sabah çayı. Ölmedim. Ölmeyeceğim, ben tek başıma da varım.
Kimdin sen? Herkesi yenmek için hasta yatağından kalkıp savaşmaya giden o tutkulu ve cazibeli kadın değil mi? Güzelliğini ne zamandan beri saklamaya başladın? Sil dudaklarındaki ruju, güneş balçıkla sıvanmaz, sil gözaltlarındaki makyajı. Sen çatlaklarıyla güzel bir kadınsın.
Sigaranı yak, rakını koy, şarabını dök, masanı kur. Sen en delikanlı kadınsın, aç gözlerini.
Emre
Unutma’n gerekiyordu.
Romantiktin o gece, mayhoş bir tadın vardı. Ekimdi. Sırtını kapıya yaslamış, iki parmağının arasında sigaranı tutuyordun. Perçemlerin yüzüne düştü, sormadım, yaklaştım yüzüne. Ses kesildi, dünya durdu ve buz tuttu bütün düşünceler, öptüm.
Çıplak ayaklarının kalebodurda izi kaldı, ürperdin. Beklemiyordun ve ben de karşılık vermeni beklemiyordum. Dudakların dudaklarıma karıştı, bileklerini tuttum. Sigaranı aldım, ciğerim zehir gibi bir kokuya boğuldu, küllüğe bıraktım. Söndürmedim.
Nemli bir ekimdi, yağmurdan yeni uyanmıştı şehir ve akşam gelmesini beklemeden karanlığa teslim olmuştu caddeler. Işık sevmem, biliyordun. Gece lambasını yaktın, pencereyi kapattın. Perdeyi çekmedin, öylece kaldı.
Bahçede çocuk sesleri vardı, aldırmadın. Çıkarttın bluzunu üzerinden, tenin parladı gece lambasında. Omuzların narindi, tenin buğulu, sesin ürkek, tadın mayhoş. Dizlerinin dibine oturdum, ellerin saçlarıma gitti. Anlattım, içimden ne geçiyorsa anlattım. El etek çekildiğinde, gece lambasını yakıp geride bıraktığım günleri düşünürken içime çöken huzuru anlattım. Dinlemedin, dinliyor gibi yaptın, ben de inandım.
Geometrik bir ağrı girdi kaburgalarımın arasına. Bir hırsız dudaklarımın arasındaki tuzlu huzuru çekti aldı, koşmadım. Huzursuzluk benim kanıma karışmıştı bir kere. Uzak olduğum şehirleri hatırladım, iç çekip bir kenara bırakmaktansa hatıraları, sana anlattım. İzmir’den bahsettim, trene yetişmek için gara kadar koşup trenin daha gara dahi girmediğinde içimin nasıl rahatladığından bahsettim. Güldün, bir şey söylemen gerekmiyordu, söylemedin. Dinledin.
En son ne zaman denizi olan bir şehirde yürüdüğünü sordum, denizi olmayan şehirlere nasıl deniz çizdiğini anlattın. Ne anlattığının pek önemi yoktu, ne anlatsan dinleyecektim ve dizlerine koydum başını. Tenin tenime yapıştı, kokun koruma bulaştı.
Ay ışığı vurdu sonra, pencereyi açtın. “ekim kokusu” dedin, yüzüne yarım yamalak bir huzur çöktü. Yüzünün çeyreği karanlığın altında kayboldu. Karanlık bir silgi oldu, bütün detayları sildi. Tenin tenime kaldı, ellerin ellerime. Yanağını göğsüme koydun, saçların çenemin hizasına geliyordu, nefesin dirseğime çarpıyordu.
Seviyordun, ekimi, geceyi, Ankara’yı, Tunalı’dan Kızılay’a yürümeyi… Denizden fazlası vardı bu şehirde senin için. Beni seviyor muydun, sormadım, sormama da gerek yoktu. Yanımdaydın ve olması gereken o an için buydu, birkaç gün sonra da bir sonraki görüşmeye kadar unutacaktın çünkü unutman gerekiyordu.
Emre
Gri.
evetttt
Bilemezsiniz arkadaşlar kimin ne yaşadığını. Öylesine söylenmiş bir sözün nasıl bir insanı yarım saat boşluğa baktırdığını.
“Her gün senin kokunu içime çekmek yerine sigaranın dumanını çekiyorum içime”
—
Sizce gitmek mi zor , gideni izlemek mi? bence aç kalmak daha zor