Buğday mı Hırsızlık mı.? Sanat dediğimiz ne ara kalitesiz kopya oldu.!
Geçenlerde Semih Kaplanoğlu’nun Buğday(Grain)’ına gittim..filmden çıktıktan sonra eve yarım saat kadar yürüdüm ve filmi düşündüm..yürürken düşünmek koyu kavram, buradan Nietzsche’ye selamımızı iletelim..filmden çıktığımda düşüncelerim basamak basamak organize halde ilerliyordu..bu kadar kesin bir aritmetiği olması filmden çıkar çıkmaz fikrimi aceleyle elde etmiş olabileceğim ihtimalini aklıma getirdi..bir hafta kadar demlenmeye bıraktım fikirlerimi..ama nafile değişen bir şeyler olmadı..
doğal şartlarda film incelemesine çok itibar etmemek gerektiğini düşünürüm ve o yüzden de pek çözümleme yazısı yazmam..ama insanların film hakkında hakettiğinden fazla manalar çıkarması beni bu yazıyı yazmaya itti..
yazı çokça spoiler içerecek..ve film seyredilmeden okunması daha doğru olacaktır..Buğday filmi değerlendirilirken referans olarak gösterilen diğer filmlerin sahnelerinin seyredilmesi hoş olur..hatta mümkünse referans filmler daha önce seyredilip buğday filmi sonra seyredilirse daha alâ olacaktır..
fazla uzatmadan, anlaşılmamın güç olduğunu bilerek sunuyorum fikirlerimi umarım sayın okuyucuda bir aks-i seda oluşturur..
fikirlerimi sonra belirtmek istiyorum o yüzden önce argümanlarımı ortaya koyayım..
ilk siyah beyaz olan kare Buğday filminden adam yerden kalkıp kısa bikaç cümle kuruyor..
ikinci fotoğraf Andrei Tarkovski’nin 1979 yapımı Stalker filminden..bu filmden epeyce bahsedicem..yine bu filmde doğanın ortasında uyumakta olan filmdeki karakterler uyanıp bi kaç diyolog kurarlar..sahnenin tamamı olmasa da bi kısmını içeren linki buraya hedeleyerek seyredebilirsiniz..
ilk fotoğraf Buğday filminden..
ikinci fotoğraf ise 1979 yapımı bilim kurgu filmi olan Solaris’ten Stanisław Lem'in aynı adlı romanından uyarlanan yapımın yönetmenliğini Andrey Tarkovski üstlenmiştir..ne kadar uyarlama gibi dursa da roman sahibi Stanislaw Lem ‘romanımın hiç bir yerine sadık kalmadı..’ diyerek filmin tamamının aslında Andrey Tarkovski hayallemesi olduğunu itiraf etmiş oluyor..
ilk fotoğraf Buğday filminden.. iki ana karakterin yasaklanmış bir gölde ölü insanlara rast geldiği sahne..gölde ölü halde olmalarının sebebi ise keskin hükümet politikaları yüzünden insanların zehirlenmiş topraklarda yaşanmaya zorlanmaları, orada açlığa ve ölüme terkedilmeleri..
ikinci fotoğraf ise 1962 Tarkovski yapımı İvan’ın çocukluğu filmiden.. Vladimir Bogomolov'un 1957'de yazdığı kısa öyküsü Ivan ‘dan uyarlama..ama yine öyküye sağdık kalınmadığını belirtmekte fayda var..bu sahnede gölün karşısına casusluk amacıyla geçmekte olan ivan ve arkadaşları savaş sırasında öldürülmüş halktan insanlara denk geliyorlar gölün ortasında..hükümetlerin savaş politikalarında halkı umursamadıklarının kanıtı niteliğinde olan bi sahne denebilir..
iki filmde de gözetçilerden ölü taklidi yaparak kurtuluyor kahramanlarımız..
üstteki fotoğraf yine Stalker filminden..iz sürücü, yazar, ve bilim adamı Zone denilen yasak bölgeye girmeye çalışırken..bu Zone denilen topraklarda hakikatin saklı olduğuna inanan karakterlerin davranışları ve düşünceleri ele alınıyor..Tarkovski burada bir üst dünya yaratarak seyirciyi gerçekle hayal arasında bir yerde arafta bırakıyor..
Buğday filminde de birebir aynı Zone kavramı kullanılıyor..sıkıntı Zone kavramını kullanmakta değil Stalker dakiyle birebir aynı manayı yükeleyerek kullanmakta..
buğday ve stalker filmlerinde de Zone denilen bölge rasyasyondan zehirlenmiş terkedilmiş ama kurtuluşun burada olduğuna dair inançları yüzünden filmdeki karakterler Zone’a sızmaya çalışıyorlar..
Tarkovskinin Nostalji’si ve Andrei Rublev inde kullanılan kilise, mum ve ışık hüzmesi üçlüsü, Buğday filminde cami, lamba ve ışık hüzmesi olarak kullanılıyor..
buğday filminde terkedilmiş ama manevi yönden korunduğu ima edilen caminin ışıkları dervişin (belki hz. hızır rolü biçilen karakter) ‘Hu’ demesiyle yanıyor..
Lars von Trier, Nymphomaniac (Vol. II), 2013
Ingmar Bergman, The Virgin Spring, 1960
Andrei Tarkovsky, The Sacrifice, 1986
bu üç fotoğraf üç büyük yönetmenin filmlerinden..buğday filminde de ana karakter yanmakta olan bir ağacın önünde duruyor..buğday filmine ait görseli bulamadım ama filmi izlerken ne demek istediğim rahatlıkla anlaşılacaktır..
yine buğday filmindeki benzer görseli bulamadım..sahneyi anlatayım siz seyrederken aklınıza gelsin..sahnede gece çadırında yatmakta olan ana karakter bir kurt tarafından ziyaret edilir..konuşmanın olmadığı sahnede kurtla ana karakterimizin bakışmaları manidar..
Stalker - Andrei Tarkovsky dream scene
burada da Stalker filminden İz sürücünün rüyası gösterilmekte..özellikle su altına konulmuş bazı manasız gibi duran nesnelerle rüyanın bilinçaltına akışı sağlanmış ve bilinçüstündense bilinçaltında mana bulması istenmiş..
buğday filminde de aynı şekilde suyun altında bir kaç nesne gösterilerek sahne ilerlemekte..seyrettiğinizde ne demek istediğim rahatlıkla anlaşılacaktır..
filmde bir de şöyle bir diyalog geçmekte.. filmdeki dervişin şöyle bir lafı var.. “beni gömecek birini arıyordum..” bu replik birebir abbas kiarostami’nin kirazın tadı filminde geçmekte ve filmin ana temasını oluşturmakta..
filmi ikiye bölersek ilk yarısı esinlenmekten çok Tarkovski filmlerinin sahneleri ve kurgularıyla dolu..sağlam bir film kültürüne sahip kişi çok kolay farkedecektir özgün bir sanat aktarımının olmadığının..
filmin ikinci yarısında ise içi boş bir minimalizm örneği..şöyle detaylandırayım..yönetmenimiz İslamiyet dinine mensup olduğu için Hristiyan inancına sahip Tarkovskinin Hristiyanlıkla açıkladığı ve sahnelere yansıttığı mevzuları mecburen İslama göre yansıtmak zorunda..tam burada islam mistisizmi devreye giriyor..yönetmen türkçenin kavram yaratmaya uygun yapısından faydalanıp üç beş tane imgelem sahnesi gösteriyor..ama bu sahnelerde anlatılmak istenen mevzu çok derin ama yönetmenimizin bu kavramları yansıtabilecek yetide sanat anlayışı yok..o da yapay bir minimalistliğe başvuruyor..dünyayı kurtaran bir cami, çocuk süretine bürünmüş şeytan, hz hızırın sabretme ve aklın bazen yetemeyebileceği kıssası üzerine kurgulanmış bir karakter vs gibi..
üstteki ilk fotoğraf Buğday filminden diğer ikisi Stalker’dan..
minimalist olmak türk insanı için çok kolay görünüyor..halbuki epey kaliteli donanıma gereksinim duyulur minimalist olmak için..bir örneklem sunayım ne demek istediğime dair..gerçek bi minimalist sanatçıya bir kadın portresi önüne konulup çizilmesi istendiğinde gerçeğine çok yakın kalifiye bir çizim yapar..sonrasında kadın kavramını minimalist olarak çiz dediğimizde ortaya yine kendi sanat kavrayışına göre bir şeyler ortaya çıkaracaktır..
bir de ben minimalist bir sanatçıyım yahu bir imgelerim bir soyutlarım mevzuyu aklın şaşarımcılar vardır..bunlara bir kadını minimalist olarak sun dediğimizde gerçeğine çok yakın şeyler ortaya koyarlar..lakin normal bir kadın portresi çiz dediğimizde ‘cin ali’den hallice bir şey çizittirirler..bu da hem yapay minimalizmi açıklar, hem de sanatçının içinin sığ olduğunu açık eder..biraz sanat üzerine düşünen birey bu kişinin sunduğu minimalist kadın örneğini aslında içi kof, fikir açısından detaylandırılmamış bir zırvadan ibaret olduğunu hemen farkedecektir..
film bana ne kattı denirse şunu rahatlıkla diyebilirim..filmi seyrederken bazı sahnelerde içimde kıpırdanma oldu..bunu da sonradan farkettim ki bu icra edilen sanattan ötürü değil müslüman kültüründe yetişmemden kaynaklı..eğer hristiyan kültüründe yetişseydim bu kıpırdanma olmayacaktı..
mevzunun daha mühim kısmı eğer hristiyan kültüründe yetişseydim Tarkovski’nin filmlerinden duygulanım ve fikri olarak çok daha derinden etkilenebileceğimi sezdim.. yada Tarkovski’nin müslüman olması daha alâ olabilir tabi bu açıdan bakılınca..
hadi selametle..
dipnot: bu arada gece dokuz seansına gitmiştim filme..ve ben hariç beş kişi daha vardı salonda..grup halindelerdi..istemeden kulak misafiri oldum..çünkü film sırasında sesleri duyulacak şekilde konuşuyorlardı..ve konuşmalardan anladım ki filme meraktan değil, bi sendikanın bedava dağıttığı biletler yüzünden gelmişler..yüzünden diyorum çünkü en az on kere reisin dediği kadar varmış dediler topluca..kısacası gişe rakamları normalde de bir şey ifade etmemeliydi şimdi ise böyle suni gişe yaratma çabaları eklenince daha da manasızlaşıyor mevzular..filmin yönetmeni de halka hitap eden sanat icra ettim diye ortalıkta dolansın..ne diyeyim eline, cebine, reklam metoduna sağlık..


















