Bugünün tutunma edebiyatı.
KIROKAZE
Today's Document
Sweet Seals For You, Always
No title available
occasionally subtle

No title available

Product Placement
Claire Keane
Sade Olutola
Misplaced Lens Cap
we're not kids anymore.
YOU ARE THE REASON
🩵 avery cochrane 🩵

Discoholic 🪩
Monterey Bay Aquarium
Lint Roller? I Barely Know Her

Andulka
art blog(derogatory)
d e v o n
"I'm Dorothy Gale from Kansas"

seen from United States
seen from Malaysia

seen from United States
seen from Mexico
seen from Germany

seen from Argentina

seen from India

seen from Ireland

seen from Brazil
seen from Mozambique

seen from Russia
seen from Türkiye

seen from Azerbaijan
seen from Australia

seen from Malaysia
seen from Chile
seen from Jamaica
seen from Ukraine
seen from Saudi Arabia

seen from United States
@birmartisblog
Bugünün tutunma edebiyatı.
İyi bir haber duyabilmek için çıkılan uzun yollar, hastane koridorlarına, doktor odalarına, umutla beklenen ameliyat tarihlerine uzanan.
Bir telefonun çalmasını, bir mesajın ekranı aydınlatmasını beklediğin. Haber verme eylemini uzun zamandır yapmadığın buruk anlar. Sanki yokluğuna alışılmış, sesin eksik kaldığında bile kimsenin aklına düşmemişsin.
İçinin kıyısında ince bi hüzün taşırken, yolu neşeli şarkılarla doldurmak. Belki sesini bastırsın diye. Belki kendini kandırabilmek için. “Her şey düzelecek.” Önce inanmak için söylersin, sonra gerçekten inanırsın. Çünkü başka türlü yürünmüyor bu yollar.
Verilen molalar, yetişmeye çalışmıyorum bu sefer diyerek içilen kahvenin tadı, camın ardında ki manzara. Direksiyon başında sağa sola bakıp gülümseyecek bir şey bulma yarışı. Önüne bak savaşları.
Sonra birkaç fotoğraf. Anı biriktirmek için değil, kaybolup gitmesin diye. Çünkü bazı anlar, insanın hafızasına değil, kalbine emanet edilir.
Bütün sessizliklere, bütün gecikmiş haberlere, bütün unutulmuşluk hissine rağmen gökyüzüne bakıp hâlâ güzel bir şey görebilmek, nereye kadar gidecek bilmiyorum. bu kadar edebiyat yeter.
Ruhumda üzüntümü saklayacak bir köşem kalmadı, azalıyorum azalıyorum, bitmiyorum.
Mahsun Kırmızıgül - Hırka
Dinledim. Bazı yoklukların sesi var, bu şarkı gibi.
Bir dertleşme anında dostunun "biliyorum, geçecek" demeden sadece yanında sessizce oturuşu. Kelimelerin bittiği yerde, o sessiz ortaklık. Yolda yürüyüşüm bile ağırlaşıyor bazen, ayaklarım geri geri gidiyor. Ve biri çıkıyor, "zayıf olmaya hakkın yok" der gibi bakıyor. Nasıl? Gökyüzü bile her gün mavi değil, bazen öyle bir kararıyor, öyle bir gürlüyor ki. Sonra o karanlığın içinden toprağı canlandıran o bereketli yağmur bırakıyor kendini. İnsan neden hep bahar olmak zorunda olsun? Kışı da bizim, ayazı da.
Bazen bir mesaj bekliyorsun gelmiyor, bazen bir beklentin boşa çıkıyor, kendi kabuğuna çekiliyorsun. Sanki herkes yolunu bulmuş da bir tek sen kaybolmuşsun gibi hissettiriyor o anlar. Ama tam o sırada, pencerenin kenarına sığınmış, kanadı biraz hırpalanmış bir kuş. O yorgun haliyle bile gözlerini kırpıştırıp dünyaya bakıyor. Ona bir avuç ekmek içi koyuyorsun. Sen ona el uzatırken, aslında kendi kırık yerlerini tamir ediyorsun fark etmeden. Yaşamak nasıl sadece neşeden ibaret olabilir? Bu hüzünlü dokunuşlar olmasa, kalbimizin derinliğini nasıl keşfederdik?
Biri çıkıyor, dünya çok kötü, yaşanmaz artık diyor. Gülüyorum. Dünya yorgun. Dünya kırık dökük sadece. Bizse durmadan koşuyoruz. Ama nasıl yaşanmaz olur diyorum. Fırından yeni çıkmış sıcacık ekmeğin kokusunu içine çekmemiş gibi konuşuyorlar. Onları dinlerken yol kenarındaki beton çatlağından inadına kafasını uzatmış o sarı papatya ile göz göze geliyorum. Yapraklarını güneşe doğru açmış. Eh diyorum, yaşamak işte. Bizi de kırdılar. Ama hayat tüm kırıklarıyla bile sevilmeye değer, bunu o küçük kuşun gözlerinde gördüm bir kere.
“yaşamak mecburiyetini boynuna dolayıp devam etmeye hevesi kalmamış olanların da Rabbisin.”
“Depresif hissediyorsan bana neler hissettiğini anlat, sen yağmurda dururken şemsiye uzatan biri olmak istemiyorum, birlikte yağmur altında duralım.”
| Daily Dose Of Sunshine
-Bazı cümleler insanı kırıyor. Ve bugüne kadar ne kadar yalnız olduğunu fark ettiriyor. Yanına oturup yağmuru seninle paylaşan insanlar var mı gerçekte? Yok, gerçekten yok. Üzgünüm.
Telaşeler, zorluklar, gürültüler, yorulmalar bir şeyler bir şeyler … Ama benimde kafamın içinde lunaparklar, atlıkarıncalar, salıncaklar, gondollar.
Kalp, karşılaştığı güçlükleri var olan şemalarıyla çözümleyemezse,kendisine yeni bir şema oluşturur: “yıkıldın ama devam etmek zorundasın” şemasıdır bu. Yalnızsan ve yanında nazlanacak kimsen yoksa, ayağa kalkıp devam etmekten, o güçlüğün üstesinden gelmekten başka bir yolun yok.
İranlı yönetmen Abbas Kiyarüstemi’nin ölmeden önce son kez dinlemek istediği Şirazi'nin şiiri olan şarkı 'Nobahari',
“Bir ömür daha lazım ölümümüzden sonra. Çünkü bu ömrümüzü sadece umutlanmakla geçirdik."
Bugün gökyüzüyle randevum var 💙
Bir uçurtmanın peşine takılıp dertleri biraz aşağıda bırakmaya niyetliyim. Her güzelliğe umutlanan, her şeye yeniden başlanabilir diyen içimdeki çocuğun ellerinden tutup, başını okşayacağım. Dileklerimi de rüzgara emanet ederim, belki biri buluta tutunur, biri rüzgarla yolunu bulur. 🪁
Hayat gökyüzünün turuncuya döndüğü bir akşamda sessiz bir yerde sevdiklerinle yan yana oturmak, termosundaki kahveyi paylaşmak ve hiçbir şey konuşmadan manzarayı izlemektir. Rüzgar tenine değdiğinde, dünyanın bütün telaşı durur. Bence yaşamak, küçük anlarda, huzuru hissetmektir.
Şeker Portakalı kitabında: “İnce düşünen incinir.” sözü geçer. İnsan ruhunun en kırılgan yerlerine dokunan, kısa ama derin gerçeği fısıldar. İncelik yalnızca düşüncenin zarafeti değil, kalbin dünyaya açık oluşudur. Bazen hayatı yüzeyinden değil, derinlerinden kavrar. Bir bakışın ardındaki anlamı, bir sözün içindeki gizli sızıyı sezeriz. Fakat tam da bu yüzden, dünyanın hoyratlığına karşı daha savunmasız oluruz. Çünkü hayat, çoğu zaman incelikten anlamaz. Sözler düşünülmeden söylenir, duygular hesaba katılmadan davranılır. Oysa ince düşünen insan, her şeyi içinde büyütür.Bir kelimeyi defalarca tartar, bir davranışın izini yüreğinde uzun süre taşır. Başkalarının kolayca unuttuğu şeyler, onun içinde yankılanmaya devam eder. Ve bu yankı, zamanla bir kırgınlığa dönüşür. İncelik bir erdemdir. Ama aynı zamanda bir yük gibidir.
İnsan ne kadar derin hissederse, o kadar derin yaralanır. Bu yüzden ince düşünenin incinmesi kaçınılmazdır. Çünkü o, dünyanın sertliğine rağmen yumuşak kalmayı seçmiştir. Belki de asıl mesele budur: incinmeyi göze alarak incelikten vazgeçmemek.
“Bu yaşım, dalından kopup tam yere düşmek üzereyken yakalayıp saçlarıma iliştirdiğim bir çiçeğe benziyor.”
| Tezer Özlü
Sevgili dostum,
Bayram dediğin biraz çocukluk değil mi? Kapı kapı dolaşıp şeker topladığımız, poşetlerimizden çok kalbimizin dolduğu o günler. Yeni ayakkabılarımızı başucumuza koyup uyuduğumuz geceler, sabahı heyecandan erkenden karşılayışımız.
Şimdi büyüdük. Şekerlerin yerini suskunluklar, neşenin yerini biraz yorgunluk aldı belki.
Yine de bayram; bir sofrada toplanabilmek,bir sesle iyi hissetmek,bir sarılmada eksik kalan yanlarımızı tamamlamak değil mi? Ama insanın içi de sitem etmeden duramıyor. Bu kadar güzelliğin içinde, bir kadının korkuyla yaşadığı, bir annenin evladını kaybettiği bir yerde bayram ne kadar bayram kalabiliyor?
Bir yanda şeker toplayan çocukların neşesi, bir yanda görev başında toprağa düşenlerin sessizliği.. Bir yanda sofralar kurulurken,bir yanda savaşın ortasında korkuyla yaşayan, bayramın ne demek olduğunu bile unutmak zorunda kalan insanlar..
İnsan böyle anlarda daha çok düşünüyor; Sevinç dediğimiz şey, herkese uğramadıkça gerçekten tamam sayılır mı?
Dilerim bu bayram; şeker toplayan çocukların neşesi kadar hafif, eski bayram sabahları kadar temiz ve kalbimizi biraz olsun iyileştirecek kadar gerçek olsun. Belki o zaman, içimizde yarım kalan her şey biraz tamamlanır.
Bayramın içini ısıtsın dostum. 🍭
Dışarıda değilken bile havanın ne güzel koktuğunu, ağaçların tatlı tatlı kıpırdadığını, sokaktaki hayvanların şımardığını, toprağın gözlerini kapatıp sevinçle güneşlendiğini bildiğimiz mevsim gelmiş. Kahkaha atarak beş kilometre koşsak olmaz mı. Cemre bugün kalbimin tam ortasına düştü. Hoş’geliyorsun bahar. 🌿
Kendi minik dünyanı kurmak için bazen büyük şehirlerden değil, büyük beklentilerden uzaklaşmak gerekir. Bahsettiğim her şeyden kendini soyutlamak değil, bu çağda en çok yorduğumuz kendimize, heveslerimize bir adım atmak gibi düşünebiliriz. Ben yine karavan ilanlarının içinde kayboldum. En kısa zamanda, var olanı güzelleştirmenin bizim elimizde olduğu, azla yetinip çok huzur bulduğumuz bir yola çıkmak.. Gökyüzünü tavan, huzuru ev bildiğimiz günlere. Amin.
Zarifoğlu’nun şu cümlelerine yaslanıyorum,
“Bir şeyler yapmalı, insan kendi göğünde uçurtmalar uçurmalı.”
Bazı şehirler vardır, acele etmez. Zaman bile yavaşlar orada. Taşıdığın ne varsa iki günlüğüne omuzlarından iner. Gülüşün hafifler, kalbin kendine döner. Koşmak istemezsin. Yetişmek istemezsin. O kadar huzurlusun ve o kadar zihnin ve kalbin tüm kirlerinden arınmış ki, uyuyup gün bitsin bile istemezsin. Baktığın manzaranın, yürüdüğün yolun, içtiğin kahvenin,sessizliğin bile bir anlamı var. Yeterlisin. Otobüsün saatini kaçırayım da , az daha dursam da hayatı izlesem dersin. İçinde uzun zaman sonra bir şeyler yerli yerinde. Zaman geçmiyor, sen geçiyorsun içinden, usulca.
Söz şımarmayacağım Allah’ım, yine nasip eder misin ? -,-