Böyle yerler lazım bize.
Cosimo Galluzzi

oozey mess
Stranger Things

Kiana Khansmith

JBB: An Artblog!

JVL
NASA
One Nice Bug Per Day

@theartofmadeline
Peter Solarz

shark vs the universe
Game of Thrones Daily
he wasn't even looking at me and he found me
Sade Olutola
h
will byers stan first human second
let's talk about Bridgerton tea, my ask is open
almost home
KIROKAZE

★
seen from Canada

seen from United States
seen from United States
seen from Lithuania
seen from Canada
seen from Brazil
seen from United States

seen from Germany
seen from Belgium
seen from United States
seen from Japan
seen from Latvia
seen from Germany

seen from Uruguay
seen from Argentina
seen from United States
seen from United Kingdom
seen from Türkiye
seen from Vietnam
seen from Saudi Arabia
@blogkerim
Böyle yerler lazım bize.
Ağlama kadın. Şiirlerim henüz bitmedi.
“…herkesin güvenecek birine ihtiyacı vardır”
lana del rey-cherry
Dinlerim.
Böyle yerler lazım bize.
bir kişi dedi, yutkundum, bir kişi dedi, bir kişi, bir, zifiri karanlık isterim. bu şiir çok daha uzundu. gerek yok dedim. zifiri karanlık isterim.
saat çok geç değil. 10 falan. tarihi kocamustafapaşa'dayız. güneş tamamiyle çekilmiş samatyanın denizinden. hemen önünüzdeki dairede üç gündür kavgalı karı koca, sigaralarını içiyorlar farklı odalarda, ikisi de evde yokmuş gibi davranmaya çalışıyor, ikisinin yanyana odası, odalarda ışıkları kapalı. başka bir daire, bu sefer sevgililer, yeni ev tutalı daha 6 ayları olmuş, sıcak yaz akşamında karanlığın eve serinlik getirdiğine inandıkları için söndürmüşler ışıkları. yanındaki diğer karanlık dairede, çekirdek aile toplanmış tek bir koltuğa, yıllanmış ama sapasağlam duran o lacivert deri koltukta, film izliyorlar, haliyle kapatmışlar evin tasarruflu ışıklarını. altındaki karanlık evde, sabah tam sekiz çift sıfır da açılması gereken bir dükkan esnafı ve dokuzda yetişmesi gereken bir iş sahibi çift, onlar için rüya vakti, uyuyorlar sarılı vaziyette birbirlerine. farklı bir apartmanda benzer iki artı bir başka daire; yeni evliler, mum ışığında yemek hazırlamış oğlan, haftalık jestini yapacak karıcığına, ışığı kapatmış bu yüzden. hemen çaprazındaki yine ışıksız dairede ise bir doğum günü kutlaması, şşş sessiz olmalı, sürpriz yapacaklar. biraz uzaklarda kalan, ışıkları kapalı bir daire daha; terkedilmiş bir adam, uzun zaman olmuş ama dün gibi, gündüz aydınlığında hep gülen, hep şen şakrak lakin akşam olup eve geldiğinde ışıkları bile açmayıp karanlığa bürünen, bir fincan kahvesiyle birkaç satır yazarak hasretini yad eden karanlık bir daire. hemen berisinde, sanki ışıklar açık mı kapalı mı belli olmayan o daire; ben ona da ışıksız daire derim, orada işte, bambaşka sevişiyorlar, bir abajurdan yayılan hafif bir ışıkla. kesinlikle günışığı, katiyyen beyaz değil. ben buna da ışıkları söndürmek derim. geriye kalan lambaları açık evler. kim bilir ne hayatlar ve neler neler...
Bazı şeyler basit kalmalıydı. Bazı şeyler sade kalmalıydı. Bazı şeyler değişmeden kalmalıydı.
Yazmak istediğin bir blog var mı
Soruyu anlayamadım tam olarak ama yazmak istediğim bir blog yok?
Uyanmak yeni bir güne başlamak değildir her zaman. Uyanmak, dirilmekti aslında. Uyanıp kalktığınız saat çok önemlidir. Kaçta kalktığınız sizin bekleyişinizdir. Dünyaya karşı insanların bir isyanıydı uyumak ve ardından uyanmak. Bak bugün de varım, diyebilmekti. Ve Tanrı elbette “uyumak” eylemini biz insanlara boşuna vermedi. Kalkmak… Ölmemekti. Belki de ölümü beklemenin başka bir şekliydi…
8'de kalkanlar erken kalkanlardır. 8'de kalkanlar rahat insanlardır. Dertleri tasaları pek yoktur. Böyle insanlar için saatlerin de pek önemi yoktur. Saatler sadece birer zaman dilimidir onlar için. Otobüsün kaçta kalkacağının hiçbir önemi yoktur. 7 öyle midir mesela? Alarmın en acı çaldığı saattir sabah 7:00. 7'de kalkanlar bir yere gidenlerdir. İşine gidenlerdir, okuluna gidenlerdir. Otobüsün kaçta hareket edeceği en mühim konudur onlar için. Bir yere yetişmek zorunda olanlardır onlar çünkü. 7'de uyananlar için tüm saatlerin ayrı bir önemi var demektir. 6'da kalkanlar daha farklıdır. 6'da kalkanlar korkuyorlardır. Yetişememekten, geç kalmaktan, yitirmekten korkuyorlardır. 6'da kalkanlar bir şeylere mecbur kalmış ya da bir şeylere mecbur bırakılmış insanlardır. Ve 6'da kalkılırsa günün ilk öğünü, günün kahvaltısı genellikle bir dal sigara olur. 5 ise hepsinden bambaşkadır. 5'de kalkılmaz mesela. Hiç uyunmamıştır ki kalkılsın…
Bir yerlere hep yetişmek zorunda kaldık. Bir şeyler için uyanmak zorunda kaldık. Mücadelelerimizin hepsini sabahın ilk saatlerine sakladık. Savaşın başlangıcı olarak gördük uyanmayı. Bir isyankârlık olarak saydık kalkmayı. Bizi biz yapan şeyleri unuttuk, öğretileni hapsettik beynimize. Bildiklerimizi unuttuk, öğretileni yaşamaya başladık. İsteklerimizi, bizim olmaktan çıkarıp başkalarının ellerine verdik. Ve tüm bunları yaparken bizim ruhumuz bile duymadı. Yarın, gönlünüzün istediği saatte, pişmanlıkları bir kenara atmış vaziyette uyanmanız dileğiyle. İyi geceler…
Susuyorlardı. Karşılıklı susmak hiç bu kadar gürültülü olmamıştı. Anlam büyüdü. Bir anda gülmeye başlayıverdiler…
“O çocuk düşlerim yok artık. Bu kapıdan çekip gidersem sen kaybedeceksin. Otobüsler bekliyor garlarında, bavulumu yüklememi. Peki sen? Sen bekliyor musun beni onlar gibi?” diye söyledi. Sesi en başta çok yüksekti. Bağırıyordu. Her kelimesinde, her kelimesinin her harfinde sesi düşüyordu. Hatta “onlar gibi” kısmını derken boğazı düğümlenmiş, sesi sanki mutfakta kendi kendine şarkı mırıldanan yaşlı bir adamı andırıyordu. Tükendi. Tükendi tükenecekti!
Kadın küçüktü. Belki 1-2 ay belki 1-2 sene. Hiç önemi yoktu. Adamın spermleri, kadının suratına yetiyor da artıyordu bile. Omuzlarında epey yük vardı kadının. Aralarındaki en güzel dakikalar sevişirken geçiyor, sevişme bittiğinde sanki en sevilen şarkıyı dinlerken telefonun sarjı bitmiş gibi bir his uyandırıyordu. Yemeğin en güzel yerinde, doyma hissiydi bu. Büyük bir hastalığı atlatıp tam güzel günler görecekken ölmek gibiydi. Savaşta beyaz bayrak çeken karşı taraftan bir anda atom bombası yemekti. Tükendi. Tükendi tükenecekti!
Adam bağırdıktan sonra, kadın omuzlarındaki yükün farkına vardı. İmkanlar gereği belki biraz da gurur meselesi, ellerinden tutup kavuşturmadı bu aşkı kadın. Ama bir şeyler diyecekti. Saçlarına dokunmasından, dudaklarını kıpırdatmasına kadar belliydi. Keza bir şeyler söyleyeceği zaman da hep böyle yapardı. Hayat kadınlarına söylenen o iki kelimeyi, can sıkıcı ama çok net ifade edilen o iki kelimeyi tekrar etti kadın. “Hadi gidelim mi?” Adam bir anda afalladı. Ne demek istedi kadın. Nereye göç edebilirdi ki bir parçasını kaybeden kuş? Yaklaştı. Bir adım daha. Sonra iki adım. Mesafe kalmadı, adım atacak. Sıra boyunda. Boynunu uzattı, küçük bir çocuğun “50 kuruş” deyip elindeki mendili uzatışı gibi. Bırakıverdi kafasını, yarışı kaybetmiş ve bundan utanır gibi. Kadın burnundan hıçkırırcasına orta uzunlukta bir nefes çekti. Huh. Huuh. “Hadi, beraber gidelim, otobüslerin beklediği gara!”
Saatler akar, günler geçer. Ne demişler sevmek bir ömür sürer, sevişmek 1 dakika…