Cosimo Galluzzi

Discoholic 🪩
todays bird

tannertan36
styofa doing anything
we're not kids anymore.
Claire Keane
Sweet Seals For You, Always
macklin celebrini has autism
d e v o n
NASA

★

@theartofmadeline
AnasAbdin
Not today Justin

ellievsbear

❣ Chile in a Photography ❣
Aqua Utopia|海の底で記憶を紡ぐ

Kaledo Art

Janaina Medeiros
seen from Japan

seen from United Kingdom
seen from United States
seen from Algeria
seen from Netherlands
seen from Germany
seen from Netherlands
seen from Israel

seen from United States

seen from United States
seen from United States
seen from United States

seen from United States

seen from United States
seen from United States
seen from United States
seen from United States
seen from United States
seen from United States
seen from United Kingdom
@cenkkayakus
Kayıp Kıta - Göbeklitepe
“Göbeklitepe, 1963 yılında İstanbul Üniversitesi ile Chicago Üniversitesi tarafından ortaklaşa yürütülen bir projeyle ortaya çıkmıştı. Güneydoğu Anadolu Tarihöncesi Araştırmaları Projesi Yüzey Araştırmaları adı altında gerçekleştirilen kazılarda ortaya çıkanlar herkesi şaşırtmıştı. Yaklaşık bir kilometre uzunluğundaki bir kireçtaşı plato üzerinde, üç yüz metrelik bir alanı kaplayan on beş metre yükseklikteki bu tepe, insan eliyle o noktaya bırakıldığı kesin olan yüz binlerce kırık çakmaktaşı döküntüyle kaplıydı. Tepenin bu biçimde ve tuhaf bir şekilde gömülmüş olması bir yana, gömülü duran nesnelerin sunduğu tarihî gerçekler hayli enteresandı. Yapılan kazılarda ortaya çıkanlar herkesi müthiş bir heyecan içinde bırakmıştı. Doğal olarak T biçimi verilmiş ve daire biçiminde dizilmiş olan büyük, tonlarca ağırlıktaki taş dikmeler toprak altından çıkarıldıkça kazıdaki tüm arkeologlar çok önemli bir keşif yaptıklarının bilincine çoktan varmışlardı. Dikmelerin üzerindeki hayvan kabartmaları ve ortaya çıkan taşların dizilimi insanlığın en eski tapınağını bulduklarını onlara haykırıyordu.”
Kayıp Kıta
Merakla beklenen yeni Hakan Geda macerası Kayıp Kıta, çok kısa süre sonra raflarda olacak.
Karadeniz’de 2500 yıllık bir gemi batığı, Soton Archeology, 2018
30 Ocak 1975...
Tarih 30 Ocak 1975… Saat 18:45... İzmir’den İstanbul’a gitmek için havalanan TK-345 sefer sayılı Türk Hava Yolları uçağı, bugün Atatürk Havaalanı olarak bildiğimiz Yeşilköy Havaalanı’na doğru inişe geçer. Hava mürekkep gibi karanlıktır ve atmosfer Marmara üzerinde hakim olan sert Ayandon fırtınasının etkisi altındadır.
Uçak sarsılarak ve gövdesine çarpan yoğun hava akımlarıyla mücadele ederek ağır ağır alçalır. İniş takımları yeryüzüyle buluşmak için hazırdır. Ancak tam bu sırada beklenmedik bir şey olur. TK-345, içinde kırk iki kişiyle birlikte piste teker değdirdiğinde, havalimanıyla birlikte tüm Yeşilköy’ün elektrikleri ansızın kesilir. Pilotların gözünden bakıldığında, yeryüzündeki her şey bir anda koyu bir karanlık içinde yitip gitmiştir adeta… Bu gibi ani elektrik kesintilerinde kullanılmak üzere alanda jeneratörler bulunmaktadır. Ancak aletler eskidir ve dönemin teknolojisi yüzünden yirmi iki saniyelik bir gecikmeyle devreye girmektedir. İşte bu yirmi iki saniye, o gece kırk iki kişinin hayatına mâl olur…
Uçuş 345 çok yakında yeni baskısıyla geliyor...
Kapalı Maraş
Hakan kağıdı Semih’ten aldı ve Kıbrıs’ın güneydoğusundaki bu küçük sahil kentinin krokisine baktı. “Ama burası Yeşil Bölge içinde,” dedi.
“Evet. Bir hayalet şehir.”
13 Ağustos 1974’te başlayan İkinci Kıbrıs Barış Harekatı’ndan sonra kuzey ile güney arasında bir tampon bölge oluşturulmuştu. Birleşmiş Milletler denetimine alınan pek çok kasaba ve şehir, boşaltıldıkları günkü halleriyle aynen durmaktaydı. Türkler arasında Kapalı Maraş olarak bilinen Varosha, bu şehirlerin en ünlüsüydü. İçeride bulunan dükkanlardaki kıyafetler, evlerdeki eşyalar, mobilyalar ve mutfak masalarında o günkü halleriyle duran yemekler... Her şey, insanlar oradan çıkartıldığı anda nasıl bırakıldıysa, kırk iki sene sonra bugün, hâlâ aynı şekliyle duruyordu.
Hakan ayağa kalkıp volta atmaya başladı. Yıllardır bildiği bir şeyin konuyla bağlantısını yakalamaya çalışıyordu. Aklının bir köşesinde yanan o küçük kıvılcımı yakalar yakalamaz durdu. “Kıbrıs Barış Harekatı’nın diğer ismi neydi hatırlıyorsun değil mi?”
CNR Kitap Fuarı İmza Günü
12 Mart Cumartesi. CNR Kitap Fuarı.
Cosmopolitan bu ay Çıplak ve Kadınlar Arasında’yı öneriyor.
Cosmo’nun şubat ayı kitapları...
Saplantı
Saplantı, yenilenen ikinci baskısıyla önümüzdeki aylarda raflarda olacak.
Uçuş 345
"Her şey gelip geçiyordu ve eşyalar da insanlar gibi çürüyordu. Zaman, dünya üzerinde oynayacak rolümüz kalmadığında, önemsizliğimizi başımıza kakarak her birimizi sahneden öylece siliyordu. Toprağın içinden bir filiz gibi yükseliyor, havayla kısa bir süre temas ediyor, ardından da öylece toprağa karışıyorduk. Yaşattığımız her şey gelecek nesillere bıraktığımız büyük bir aldatmacaydı.”
Çıplak ve Kadınlar Arasında
“İnsanlarla konuşurken neyi beceremediğimi hâlâ bilmiyordum. Sadece içimden geçenleri söylüyor ve içimden geçenleri yapıyordum burada, ama görünen o ki bu birilerini gerçekten üzüyordu. Hayatı benim gördüğüm şekliyle düşünmek canlarını acıtıyor olmalıydı. Benim gördüğüm manzara onları benden uzaklaştırıyordu, oysa ben de onlardan biriydim. Sadece manzaraya farklı bir noktadan bakıyordum ve gördüklerimi kabul edebiliyordum. Onlar ise korkuyorlardı.Bunları düşünüp dururken önümdeki boş kahve bardağına kaydı gözlerim. Boş kahve bardağına kaydılar ve yıllar önce babamın içemediği o kahve aklıma geldi. Kaos kelebeği o gün bir arabanın camına yapışıp ölseydi keşke ve ben insanları daha fazla mutsuz etmeseydim, diye düşündüm. Sonra da bir şişe viski alıp eve döndüm ve biraz yazı yazdım.”
İzmir’de güneşli bir gün ve güzel haberler var. Yeni roman bitmek üzere...
Çıplak ve Kadınlar Arasında, bu ay Cosmopolitan'da arz-ı endam ediyor. Pek güzel.
Ayraç Dergisi bir süre önce Piri Reis'in Sırrı hakkında yazmış, atlamışız.
Kayıp Kıta
İki gün önce gelecek romanın son bölümü üzerinde çalışırken aşağıdaki satırları yazmıştım. Paylaşmak için bundan daha uygun bir gün olamaz sanırım.
"İnsanlar birbiriyle savaşmaya başladığı zaman tüm olan biten dehşetten ibaretti. Kurallar yoktu, merhamet yoktu, inançlar bile birer birer paketlenip daha sonra, yani ihtiyacımız olduğu bir anda açılmak üzere bir köşeye saklanıyordu. Herkes Tanrı’yla olan ilişkisine kısa bir mola çekiyordu sanki... Bu gibi zamanlarda zihnin gündeminde olan tek şey öldürmekti. Açık arazilerde bombalar patlıyor, cephelerde silahlar takırdıyor ve insanlarla dolu meydanlarda uzuvlar parçalanıp kopuyordu. Semih’e göre bir insan aynı anda hem toprağın altına koca bir mayın gömüp, hem de inançlı biri olamazdı. O yüzden, insanoğlunun savaşlarla dolu makûs tarihinde öldürmek gibi şanlı bir görevle yer alan hiç kimse inançlı biri sayılmazdı. Bu sebeple Semih, uzunca bir süre önce inançsız biri olarak kalmayı, bir başına olmayı, kimsesiz sularda yüzmeyi yeğlemişti. Çünkü inançlı olmak bir halta yaramıyordu burada, lanetten bir türlü kurtulamıyorduk. Çünkü tüm lanet beyinlerimizdeydi. Lanet içimizdeydi. Damarlarımızda kanımızla birlikte akıyordu. Ondan kurtulmak için ise ya bir silah alıp kendimizi vurmalıydık ya da ölmeyi bekleyecektik... Çoğu insan ölmeyi bekliyordu çünkü silahı kendimiz için elimize alamayacak kadar korkaktık."