Kimse tehlike gelip onu bulana, boğazına dayanan kadar ona inanmaz. İnsan o kadar bencildir ki yanındaki ölürken bile ölümün kendinden önce başkasına ulaşması için dua eder. Yanındaki en yakını bile olsa.
I'd rather be in outer space 🛸
Phantogram Three
"I'm Dorothy Gale from Kansas"
untitled
noise dept.
$LAYYYTER
official daine visual archive
cherry valley forever
EXPECTATIONS
NASA
Fai_Ryy
KIROKAZE
occasionally subtle
Not today Justin
Cosimo Galluzzi

Origami Around

ellievsbear
Lint Roller? I Barely Know Her

tannertan36
Game of Thrones Daily
seen from Japan
seen from United States

seen from Türkiye
seen from Singapore

seen from Türkiye

seen from Greece
seen from United States
seen from United States
seen from Türkiye
seen from Egypt
seen from Chile
seen from United Kingdom
seen from United Kingdom

seen from Greece

seen from South Africa

seen from Germany

seen from Malaysia

seen from United States

seen from Greece
seen from United States
@cicekleryanmadanolmez
Kimse tehlike gelip onu bulana, boğazına dayanan kadar ona inanmaz. İnsan o kadar bencildir ki yanındaki ölürken bile ölümün kendinden önce başkasına ulaşması için dua eder. Yanındaki en yakını bile olsa.
Bazen insan onlarca cümle kurar kendini anlatabilmek için ama yetmez. Binlerce kelime de kullansa anlatamaz kendini. Bazense yalnızca bakışı yeter. İki dudağı arasından tek kelime çıkmadan da anlatır derdini. Bakar yalnızca ama bu bile yeter anlaşılmaya.
Bir gün bir kız boş bir odada karanlıkta kalır ve yakacak mum dahi bulamaz. Yalnızdır, sessizliktedir, korkmuştur. O kadar umutsuzdur ki odadaki mumu görmez, aramaz. Ancak bir gün kapı açılır, içeri bir adam girer. Elleri mum doludur. Kız onu görünce çok mutlu olur. Daha önce kimse ona böylesine ışıldamadığından kendini kaptırıverir. Mumlar o kadar çok parlıyordur ki bunu daha önce hiç görmeyen kız afallar. Işık onu o kadar çok etkilemiştir ki adamın çıkıp gittiğini bile görmemiştir. Kız ışığa alışmıştır ama zamanla ışık azalır. Mumlar bir bir biter ve kız yine karanlıkta kalır. İşte o zaman ancak fark eder adamın gittiğini. Çok canı acır. Kız adam gitti diye üzüldüğünü sanır ama asıl üzüntüsü alıştığı ışığın yokluğudur. Ancak kız bunu hiç fark etmez. Çünkü terk edildiğini düşünmek bile verilen umudun yok edilmesinden daha az acıtır.
Bazen insan onlarca cümle kurar kendini anlatabilmek için ama yetmez. Binlerce kelime de kullansa anlatamaz kendini. Bazense yalnızca bakışı yeter. İki dudağı arasından tek kelime çıkmadan da anlatır kendini, derdini. Bakar yalnızca ama bu bile yeter anlaşılmaya.
Kitaplar yalnızca beyaz bir sayfanın üzerindeki cümleler değildir. Kitaplar onu yazan yazardır, yazarın duygularıdır, yazarın düşünceleridir, sevincidir, acısıdır, kederidir. Okurlarsa yalnızca bu cümleleri okuyan insanlar değil; yazarın sevgisini, kederini, acısını paylaşan sırdaşlarıdır. Kitaplar yalnızca okunmazlar. Yaşanırlar.
Binlerce sayfa okuyan insanlar tek bir cümlede takılı kalabilir. Binlerce sayfa kitap yazmış yazarlar yalnızca tek bir cümlede kendilerini bulmuş olabilirler.
Yazmak, dile dökemediğin duygu ve düşüncelerini insanlara iletmektir.
Herkes bir gün karanlıkta kalır. Kendini kaybeder, ne yapacağını bilemez. Oradan kurtulmaya, kendini bulmaya çalışır. Ancak bunu sadece umudu olanlar başarabilir. Hiç umudunu kaybetmeyenler aydınlığa varabilir. Çünkü umut bir çıkış kapısıdır, sonu aydınlığa açılan bir kapı. Umudu olmayan insanların da bir kapısı vardır ancak onlar bu kapıyı bulmaya çalışmazlar bile çünkü kendilerini, hep burada kalacaklarına inandırmışlardır.
Kendini sevmeyen insanlar gerçekten de kendilerini sevebilecekken mi sevmiyolar? Hayır, o insanların çoğu belki de hiç sevgi görmemiş, kimse tarafından sevilmemiştir. Belki de sevgi ne demek bilmiyorlardır. Sevginin ne olduğunu bilmeden nasıl kendilerini nasıl sevebilirler ki zaten. Işıkları sönmemiştir belki de onların. Hiç yanmamıştır. Hiç yanmayan bir ışığı nasıl söndürebilirsin ki?
Biz neden elimizdekilerin değerini bilemiyoruz? Onların değerini anlamak için gerçekten de kaybetmemiz mi gerekiyor? Bunu anlamıyorum. Elimizdekini bir gözümüzden sakınacağımıza "zaten benim" diyip bir kenara bırakıyoruz. Ama bilmiyoruz ki bıraktığımız "o" kenar, aslında bizim ayakta kalmamızı sağlayan şey.
Dilara Keskin'in de söylediği gibi:
"Elindeki kuşun değerini bilmen için illa kanatlanıp uçması mı gerek?"
Bazen bir ortama girdiğimizde etrafa göz gezdiririz. Ve "o" kişiyle göz göze geliriz. İçimizden "Keşke bakmasaydım." deriz. Ama ya asıl aradığımız kişi o ise. Ya onu gördükten sonra etrafa bakmayı kesmemizin sebebi aradığımı bulmuş olmamızsak.
Takıntısını aşk sanıp bunun uğruna tüm ömrünü feda eden Bilinmeyen Bir Kadın, Stefan Zweig'in cümlelerinde hayat buldu. Bence kavuşamayan aşıklar, aşk acısı, dramatik aşk öyküsü değildi bu eser. Bir kadının canını vermeye, hayatını feda etmeye hazır olduğu takıntısının itirafıydı. Bu aşk sandığı takıntı o kadar büyüktü ki daha 13 yaşında, bir adamın tüm hayat düzenini biliyordu ve bu onu adamı tanıdığına ikna etmete yetiyordu. Kadın adamı gerçekten tanıyor muydu? Bence bu sorunun cevabı hayır olur. Çünkü hiç kimse, dışarıdan izlediği veya yalnızca evinin bir bölümünü gördüğü bir kimseyi tamamen tanıyamazdı. Sorsalardı kadına "Bu adam neyden hoşlanır?" "Hobileri neler?" "Sevdiği var mıdır?" Cevap verebilir miydi sahiden? Bu hikâye bir kadının takıntısı uğruna hayatını harcamasının öyküsüdür.
Bilinmeyen Bir Kadının Mektubu "Beni hiç tanımamış olan sana," diye başlıyor. R. onu gerçekten de hiç tanımamıştı. Peki ya "Bilinmeyen Bir Kadın" onu gerçekten onu tanımış mıydı? Defalarca onu fark etmeyen, hatırlamayan, sadece ona nazik davrandığı için çok iyi kalpli sandığı adam gerçekten de sandıgı kadar iyi biri miydi? R. onu hiç tanımamıştı ama hep tanıyacağını ummuş, ondan bunu beklemişti. Fakat R. onu hiç tanımadı. "Bilinmeyen Bir Kadın" sahiden onu mu sevmişti, âşık olmuştu, takıntı hâline getirmişti yoksa hayallerinin erkeğini bu adam zannedip kendi hayaline mi tutunmuştu?
Yalnızlık; çevren ne kadar kalabalık olsa da tek başına kalmaktır. Herkes senin yanındayken onlara uzak olmandır. Yalnızlık sadece fiziksel değil aslında çoğu zaman zihinsel hissedilir. Bazen bir insanın çok yalnız olması; bu çevresinin az olduğu değil, gerçek onu kimsenin görmediği, kendi duymak istedikleri dışında karşı tarafı dinlemediği, önemsemediği, umursamadığı anlamına gelir.
Aşk gerçekten bu kadar zor bir şey mi? Yoksa sadece ona bu kadar fazla anlam yükleyen, onu zorlaştıran biz miyiz?
Bazen birisini çok severiz. Ona her şeyim, yaşama sebebim deriz. Ondan önceki hayatımızın tadı tuzu yokmuş gibi gelir. Ona sonsuz güvenir, daha konuşmadan dediğini doğrularız. Ama öyle bir an gelir ki o çok sevdiğimiz, sonsuz güvendiğimiz kişi tüm güvenimizi yıkar, yok eder. Bizden defalarca özür dilese de onu affeden şey ondan önceki hayatımızı hatırlamıyor ve onsuz nasıl yaşanacağını bilmiyor oluşumuzdur.
Şebnem Ferah'ın da söylediği gibi
"Nasıl inanırım sana? Bu yürek ağır bana. Sevgin öyle uzaklarda, nefes alsanda yanımda."
Kendimi çok garip hissediyorum. Bir sürü şey düşünüyorum ama hiçbir şey de düşünmüyorum. Kafam cok dolu ama bir o kadar da boş. Konuşmak istiyorum konuşamıyorum. Yazmak istiyorum yazamıyorum. Derdimi bilmiyorum ki anlatayım. Sanki göğsüme birisi baskı uyguluyor, sanki birisi boğazımı sıkıyor bana nefes aldırmıyor. Çok yorgunum. Tüm gün hiçbir şey yapmamama rağmen yorgunum. Ruhum çok yorgun, bu kadar yükü, bu kadar derdi taşıyamıyor, altında eziliyor, dayanamıyor. Çok mu düşünüyorum, her şeyi kendime ben mi dert ediyorum bilmiyorum ama her ne yapıyorsam bir an önce durmam gerek. Çünkü artık çok zorlanıyorum.
Biz kadınlar sokakta özgürce yürümek, öldürülmekten, taciz ve tecacüze uğramaktan, şiddet görmekten korkmamak istiyoruz. Biz kadınlara bu korkuyu yaşatmaya kimsenin hakkı yok. Gece 12'de bile olsa her kadın ölmekten korkmadan dışarıda yürüyebilmeli. Kadınları öldüren o vicdansız katiller "Bir anlık hataydı." "Sarhoştum." "O saatte dışarıda ne işi vardı?" "İstemiyorsa neden o kadar açık giyindi?" Bahanelerinin arkasına sığınıp cezalarından kurtulmamalılar. Biz kadınlar özgürlüğümüzü geri istiyoruz. Biz en doğal hakkımız elimizden alındığı için korkuyoruz. Ve bu hiç adil değil, tıplı o katillerin hâlâ aramızda dolaşması gibi.
"Kadın olmak çok kolay."
"Bu kadınlar da kendilerini çok şey sanıyorlar."
"Kadın dediğin evinde oturur çalışmak neymiş."
Ne yazık ki hâlâ günümüzde bu tarz sığ düşünceli insanlar bulunmakta. Koca bir nesildeki kadınların hayatlarının mahvolmuş, kız çocukları o küçük yaşlarına rağmen evlenmiş, okula gidip ders ögrenmek yerine kucaklarındaki bebekleri emzirmeyi bilmek zorunda kalmış olmasına rağmen bu düşünceye sahip insanlar bir neslin daha kız çocuklarını büyüyemeden kadın olmaya zorluyor. Kadınlar oradan oraya savrulup düşünceleri yok sayılması gereken varlıklar değiller. Kadınlar okumalı, kendi ayakları üzerinde durmalı, kendi isterse evlenmeli, toplumun söylediği, istediği şeyleri değil kendi isteklerine göre yaşamalılar. Kadınlar erkeklerden aşağıda değiller. Hiç bir kadın ölmeyi hak etmez. Ne olursa olsun, ne yapmış olursa olsun kimse kimsenin hayatını elinden alamaz. Hiçbir erkek karısına ne sebeple olursa olsun şiddet uygulayamaz ve onu hiçbir şeye zorlayamaz. Kadınların da bu toplumda yeri hep vardı, hep de olacak.