"olmak ne yorucu bir eylem, asırlardır koşuyor gibiyim."
2025 on Tumblr: Trends That Defined the Year
Alisa U Zemlji Chuda
d e v o n

#extradirty
Xuebing Du

No title available
Stranger Things
RMH
hello vonnie
NASA

tannertan36
almost home
No title available
ojovivo
KIROKAZE
cherry valley forever
h
i don't do bad sauce passes
Monterey Bay Aquarium
No title available

seen from Germany
seen from United States

seen from Malaysia

seen from United States
seen from United Kingdom

seen from United Kingdom
seen from Malaysia

seen from Malaysia

seen from Netherlands
seen from Singapore

seen from Germany
seen from Germany
seen from United Kingdom
seen from United States
seen from Singapore

seen from United States
seen from United States

seen from United States
seen from United States

seen from Taiwan
@ddelusionnq
"olmak ne yorucu bir eylem, asırlardır koşuyor gibiyim."
ruhumun, en kırgın olduğu dönemdeyim sanırım. en yakınlarıma karşı bile duyduğum bir mide bulantım var. sarf ettikleri tüm sözler boğazımda düğüm olup yutkunuşlarıma her geçen gün engel oluyor. artık tüm bu can yanışlarımda yutkunamıyorum bile. buna bile hakkım yokmuş gibi. yüreğimin karşısında elinde bir bıçak tutan kişilerin uğrunda ölebileceğim kişiler olması o kadar yakıyor ki canımı. onlar duygularımı hor görüyor. midemde büyük bir bulantı yaratan da bu. insan, duygularıyla var olmaz mı? bir insan nasıl olur da tüm bunlar karşısında pervasız olabilirdi? tanrım, canım çok acıyor. lütfen gör beni. hisset acımı. lütfen. her geçen gün yüreğim parçalara ayrılmaya devam ediyor ve güçlü durmaya çalışarak zerrelerini toparlıyorum başkalarının ellerinden. yorgunum. toparlanmış gibi yaparkenki yutkunamayışlarım çok yoruyor. sadece uyumak istiyorum. sonsuz bir uykuya dalmak ve hiçliğe karışmak. her bir zerremle. yüreğimle.
"bana yollarımı geri ver, uzağın hep sende kalsın."
"bu yağmurlar aslında yalnız seni anlatırlar. "
biriktirdiğim kırgınlıklarımı yeri geldiğinde haykırdığımda herkes acımı, hissettiklerimi küçümsedi. hiçbiri benden eksilttiklerinin affını dilemedi. kimse yaşadığım onlarca hayal kırıklığına rağmen acımı görmedi, görmek istemedi. boğazımda düğümlenen her bir yumru, dilimin ucundaki onlarca kelime içimde bir yerlerde kor misali birikti. o korlarla yananlardan geriye bir avuç kül kaldı. o küllerin dumanıyla her gün zehir soluyorum. boğuluyorum. ölüyorum.
artık canımdan çok sevdiğim insanlara bile çoğu zaman tahammül edemiyorum. en çok sevdiklerimin en çok canımı acıtanlar olmasını duvarları izler gibi izliyorum. tepkisizim. sabrımın tükenmemesi için çabalarken kendimi de tüketiyorum. yalnızım. çevremdeki onca kişiye rağmen. zorunluluklar sırtımda gittikçe ağırlaşan bir yük gibi gelmeye başladı ve ben o yükün altında her geçen gün eziliyorum. suskunum. birilerini incitmektense kendimi yaralıyorum içime attıklarımla. güçsüzüm. yaralarımın acısına dayanamayacak kadar, birilerinin kalbini kırmaya dayanamayacak kadar. azalıyorum. birilerinin her geçen gün benden eksilttikleri hislerimle, acıyla.
zihnimin acısı çok ağır gelmeye başladı. çok düşünmekten, yüreğimin de sıkıntısını, acısını zihnime yüklemek dayanılmaz hâle geldi. aldığım nefesler içimi ferahlatmıyor. sanki her soluklandığımda gittikçe batıyorum. bitsin istiyorum. bu sıkıntı, bu acı, bu ağırlık. bitsin. tanrım, zihnimi hafiflet, yüreğimi ferahlat. lütfen. lütfen. çünkü artık dayanamıyorum.
Seni etkileyen bir söz
"anne... ben iyi değilim. neyi tuttuysam elimde kaldı. atladığım her öğün için üzülen sen, ruhumdan akan kanı görsen, nasıl dayanırsın bilmem..."
"insanlık, bir çiçeği soldurmakla bile sorgulanmalıydı fakat bir çiçeğin solmasıyla değil, bir insanı öldürmekle başladı her şey."
''ölümün sadece gidişlere sığmadığını seninle öğrenmiştim.gittin ve ben bunu ne yüreğime ne de zihnime sığdıramıyorum."
"Acı, insanın birlikte ölmesi gereken şeydi. Kollarda, başta en ufak güç bırakmayan, yastıkta kafayı bir yandan öbür yana çevirme cesaretini bile yok eden şeydi."
José Mauro de Vasconcelo, şeker portakalı.
"dün, gecenin bir saati evden çıkıp bir parkta oturdum. çok oturdum. çok düşündüm. rüzgarla kıpırdayan salıncakları, çocukluğumu izledim. bir zamanlar zalim insanların ve acımasız hayatın farkında olmayan çocukluğumu. gözlerim hem bir boşlukta hem de geçmişte asılı kalmıştı. çocukken geleceğin, büyümenin hayallerini kurardım. ne ironi. şimdiyse geçmişimin, keşkelerin hayalini kuruyorum. keşke diyorum... keşke hep parkta kollarını açıp gökyüzüne bakarak sonsuzlukta sallandığını hisseden o çocuk olsam diyorum. büyümemeyi, insanların ve hayatın zalimliğini tanımamayı diliyorum. geçmişimi istiyordum. kendime, benliğime, en saf hislerime sahip olmak istiyorum. insan nasıl olur da geçmişinin hayaliyle yaşardı ki?çaresizlik bu muydu? bir kuyunun dibinde gibiyim. ama beni gelip o kuyudan çıkaracak birini beklemiyorum artık. bir ışık istemiyorum ya da bir ses. güvenmiyorum, güvenemiyorum insanlara. umudum yok. hayalim yok. kimsem yok. bedenimin etrafında bir çok beden var ama ya yüreğim ve ruhum? onlar zaten hep yalnızdı. yalnız."
temmuz, 26.
"Olduğum şeyle olmadığım şey arasında, hayal ettiğim şeyle hayatın beni yaptığı şey arasında bir boşluğum."
Fernando Pessoa, huzursuzluğun kitabı.
"seni hiçbir dünya telaşına değişmedim ben. evlerin ve kalabalığın ağırlığını sana üstün tutmadım. yoksulluğun acısından hafif bilmedim acını." (s.7)
Şükrü Erbaş, İnsanın Acısını İnsan Alır
"I will never forget how we sat in perfect silence."
"Asla unutmayacağım o kusursuz sessizlikte nasıl oturduğumuzu."
"İnsan sabahtan akşama kadar bir şey olmasını bekler ve hiçbir şey olmaz. Bekleyip durur insan. Hiçbir şey olmaz. İnsan bekler, bekler, bekler, şakakları zonklayana dek düşünür, düşünür, düşünür. Hiçbir şey olmaz. İnsan yalnız kalır. Yalnız. Yalnız."
/Stefan Zweig-Satranç
onu ilk gördüğümde gözlerine bakakalmıştım. bir ressamın muhteşem kalemiyle çizilmiş gibiydiler. o kadar hayran kalmıştım ki. onu gülerken gördüğüm ilk anda nefesim kesik kesik bir hâl almıştı. gülünce gözleri kısıldığı an, o hep gülsün istedim. sesini ilk duyduğumda hiç susmasın istedim. en çok da yüreğinin yüreğime dokunmasını istedim. ama hislerimi anlatmak için ona bir adım bile atamadım. çünkü ne cesaretim vardı buna ne de gücüm. çünkü hislerime vurulan darbelerin acısı hâlâ yakıyordu canımı. en çok da güvenim kendini toparlayamamıştı. oysa ona güvenmeyi o kadar çok istemiştim ki. ama ben sadece uzaktan, kimseye fark ettirmeden izledim onu. çünkü tek çarem onun imkansızlığıyla yetinmekti.
haziran, 1.