Dogville
Düştüğümüzde bize uzatılan ellerin ve sonra ellerin arkasındaki yüzlerin, daha ötesinde yüzlerin arkasında okunamayan düşüncelerin hayata gelerek bizi düştüğümüz yerden daha da derinlere, karanlığa, boğukluğa, suskunluğa ve nihayetinde hareketsiz kalmaya sürüklemesi.
Öte yandan sürüklenenin çektiği acıya ulvi bir amacın ışığında bakarak merhametli görünmesi.
Kibir ki yedi günahın en sevilenini, kendinizden ziyade başkasında görmeye meyledersiniz, ruhunuza işle(n)miş olmasına rağmen.
Bir oyunmuşçasına oynanır saf iyi ve saf kötü arasında, gelgelelim bu ayrım çocuk kitaplarına yaraşır. Gerçeklikte yeri kalmamıştır saf olanın, miadı dolmuştur, raflardadır, tozludur. Ola ki ararsanız saflığı o tozlar gözlerinizi en sonunda acıtacaktır. Yaşlarla berraklaşır gördükleriniz ki artık bildikleriniz olacaklardır.
Lars von Trier, 2003 yılında yazıp, yönettiği “Dogville” ile izleyen herkesi bir şeyler ifade etmeye yönlendirmiş gibi. Amerikan politikalarına yönelik eleştirel üçlemenin ilki olan film, tabii ki eleştirinin merkezinde pek hoş karşılanmadı. Gangsterlerden kaçarak bu küçük, katı kurallı, basit ve tekdüze köy yaşamına sığınan Grace’in (Nicole Kidman) hikayesinde küresel anlamda okunabilecek kapitalizm yergisini, bireysel ve toplumsal anlamda insan doğasına atılan acımasız bir bakışı, sembollere yüklenen anlamlarla ise Hristiyanlık eleştirisini bulmak mümkün. Neyi görmek istediğinizle veya neyi görebileceğinizle ilintili bu okumalar, Trier’nin kısaca toplumsal ahlak sorununu irdeleme isteğinde başarılı olduğunu gösteriyor.
Büyük Buhran döneminde, peşindeki gangsterleri atlatarak perişan bir halde Dogville kasabasına varan Grace, köpek Moses’in kemiğini çalarak, kasabanın başarısız yazarı Tom (Paul Bettany) tarafından farkedilir. Kasabada kalması bir tehdit sayıldığı için, oylamayla ve çeşitli yükümlülüklerle kendisine kucak açılan kadının gelişi; iyi niyet sağanağıyla yıkanan duvarlarda çatlaklara ve bunların arasından filizlenen kötücül tomurcuklara sebep olur. Açan çiçeklerle kasabadakilerin yüzü başkalaşır, hümanizm ve idealizm solacaktır.
“Dogville”i görsel olarak diğerlerinden ayıran ve yönetmenin Bertolt Brecht etkisiyle kurguladığı mekan, izleyiciyi belirli bir mesafede tutar. Teatral bir düzende, stüdyoda minimal bir dekorla çekilen filmde, her yaşam alanı tebeşirlerle ayrılır. Duvarlar yoktur ve bir evde tecavüz yaşanırken, diğer bir evde ne olduğunu görebilme imkanını sunar seyirciye. Kullanılan ışık, çekim tekniği, prolog ile başlayıp, bölüm bölüm ilerlemesi ve bir anlatıcının olması (ki burada sarkastik anlatımıyla John Hurt’tür kendisi) birebir özdeşleşmeyi olanaksız kılmak içindir. Bilinç seviyesinde kalarak, gözlemleyerek bir eleştiri yapmamızı amaçlar. Seyirci açısından filmin etkileyiciliği ve aynı zamanda zorluğu bu alışık olmadığımız deneyimden gelir.
Çekimler sırasında Trier’nin, oyuncuları, karakterlerdeki kötülüğü ortaya çıkarabilmek gayesiyle bilerek zorlaması, oyuncu kadrosunun da zorlu bir deneyimden geçtiğini göstermekle beraber üst düzey bir performans izliyoruz “Dogville”de. Kavramlarla olan bağınızı sorgulayabileceğiniz film mesajlarını doğru bir şekilde verebilen, izlenmesi gereken, başarılı bir eleştirel sinema örneği.


















