Dinler Tarihinde Tasnif/Sınıflandırma Metodu ve Yöntemi
Dinin doğrudan anlamlılığı, tarihsel süreç boyunca insanın gerek doğasında gerekse de çevresinde sorgulana gelmiştir. Genellikle insanların karmaşık hale getirmiş olduğu inanç biçimleri, ilahi dinlerin vahdet anlayışından uzaklaşmaktadır. Din insanlık tarihinde “fıtri” yani yaradılışsal bir özellik olarak canlılığını korumasıyla birlikte sürekli insanın yaşamında olan bir realitedir. Hangi dine inanılırsa inanılsın, inanılan varlık ve o varlık doğrultusunda oluşan değerler, zamanlar insanlar tarafından inanç biçimleri haline getirtilip mutlak bir kalıplaştırılmaya götürülmüştür. Bu inanca dayalı tutumlar ise çeşitli dinler içerisinde insanları tek bir düşünceden uzaklaştırıp, başta da söylendiği gibi kompleks bir yapı haline getirecek mezhepler meydana getirilmiştir. Dinler tarihi M.Ö.’sinden bu yana net bir tarihsel süreç ile başlamayıp, ilk insandan bu yana çok çeşitli din ve inanma biçimleri, lokal olarak başlamış, gelişmiş ve varlığını sürdürmüştür. Bundan dolayı sözlük anlamıyla inanma biçimi olarak yazılı kaynaklara geçse de inanma biçiminin ötesinde bir anlama sahiptir din. Bununla beraber 19. yüzyıldan beri, pozitivist din teorileri metafizik inanış biçimlerine ve insanlık tarihinde dinin yerini merak edip, araştırmış, sorgulamış ve beraberinde de birçok pozitivist din değerleri de inşa ettirmiştir. Bu pozitivist din teorilerinde, din; tarihte insanlığın geçirdiği gelişmeyle doğru orantıda bir tekamül geçirmiş, bunun yanı sıra metafizik olguların, ruhçuluğun ve tabiatçılığın iç içe olan mitolojik dönemi bu gelişimin baş aktörleri olarak ortaya çıkmıştır. Aslında ruhçuluk, büyü ve atalar kültü, klasik ve geleneksel tanrı ve din düşüncesinin özünde, temelinde yatmaktadır, tanrı inancındaysa çoktanrıcılıktan, tek tanrıcılığa yönelim bir gelişim söz konusudur.
Dinlerin muhtelif nazariyelerden değişik sınıflandırmalara bağlı oldukları gerek bilimsel gerekse de geleneksel anlayışta dikkati çekmektedir. Dine dair atıfta bulunulan sınıflandırmalar, dinin kendisinden yola çıkarak yapılan sınıflandırmalarla o sınıflandırmayı yapan kişinin dine dair algılamasının etkin olduğunu fark edebiliyoruz. Mesela; geçtiğimiz yüzyılda sürekli bir söylence haline gelmiş olan ve müessiriyetini disiplinler arası gösterebilen pozitivist paradigma kendi evrimci algısı doğrultusunda bir dinler tipolojisi yaratmaya çalışmıştır. Buna göre dinler “ilkel dinler” ve “gelişmiş dinler” olarak iki ana grupta bütünleştirilmiş; bunların belirleyici faktörleri olarak da dine bağlı olan bireylerin sosyokültürel yapıları olmuştur.
Öte yandan dinin kendisi de bir takım tasnifler içerisinde bulunmuş ve bulundurtmuştur. Mesela; her din mensubu kendi değer ve inanlarını dine bağlayarak bir din sınıflandırması yapmıştır. Bu bağlamda insanların dilden dile ve ritüel haline getirdiği bu yaklaşımları kendi inançlarını hak din olarak görmelerine sebebiyet vermiş ve böylece de tek din olarak geliştirdikleri bu biçimsel özellikler batıl dinler olarak tarihsel süreçte tanımlanmıştır. Mesela; İslam geleneğinde uygulanan en yaygın din tasnifi hak, ilahi ve semavi kuramları paralelinde olmaktadır. Bu tasnife göre hak/ilahi/semavi dinler; İslam, Yahudilik ve Hıristiyanlık için kullanılmakta ve bunların dışındakiler ise farklı kategorilere yerleştirilmektedir. Burada kıstas alınan nokta, İslam’ın kendisidir. Bu anlayış biçimi Yahudilik ve Hıristiyanlığı’da öz itibariyle ilahi ve hak kategorisinde değerlendirmekte; fakat, bunların sonradan tahrif olduğunu da belirtmektedir. Dolayısıyla “muharref diler” olarak da belirtilmektedirler. Bu sınıflandırma çoğu zaman tartışma konusu olmuş, hatta kendi içinde de bir takım paradokslar yaşamasına sebebiyet vermiştir, bunun temel sebebi subjektif bir yaklaşım olmasından dolayıdır.
Kur’an-ı Kerim’in üslubunda dinlere bakış biçimi “Allah’ın dini İslam” ve ötekileri biçiminde sınıflandırılmakta ve ikiye ayrılır biçimde kendi içlerinde tanımlanmaktadır; ancak, İslam’ı “hak/ilahi din” olarak biçimlendirmektedir. Öte yandan dinlerin genel olarak hakikat anlayışları zaviyesinden değerlendirildiği düşünüldüğünde de bu sınıflandırma kendi için birçok sorunu da barındırmaktadır. Çünkü; genel olarak kendisini ilahi veya hak din olarak görmeyen hiçbir din yoktur. Benzer biçimde öteki din mensupları da kendi inanç biçimlerini merkezi olarak sınıflandırmıştır. Örneğin; Hıristiyanlık Ortaçağ başından beri kendisini tek din olarak görür ve kendisi haricindekileri pagan geleneksel din olarak sınıflandırmıştır. Aynı şekilde Sabiilik kendisini “kuşta” yani doğru din olarak görürken diğerlerini “kabda” sınıflandırmasına tabi tutmuştur. Buradan anlaşıldığı üzere dinin içerisinden doğru yapılan tasniflerde dinin yanlış-doğru veya batıl-hak anlayışları genellikle etkin olmuştur.
Bununla beraber dinler nesnel bir anlayışlar simgesel olarak mesajın evrenselliğini, tanrı düşüncesini, vahiy geleneğini, coğrafi olarak yaşam biçimlerini tanımlandırarak sınıflandırma yapmaktadır. Fakat bu sınıflandırmalar da kendi içerisinde mutlak bağlamda sorunsuz değildir çoğu kez birçok sorunsalı içinde taşımaktadır. Örneğin; mesajın evrensel olduğuna ilişkin dinlerin “milli dinler” ve “evrensel dinler” olarak iki ana kategoride de değerlendirilmektedir. Bu tasnifte evrensel dinler; içerisinde barındırdığı inançları evrensel oranda yayan dolayısıyla da bütün insanlar arasında yayılmayı amaçlayan inanç sistemi iken, milli dinler; dinin bütününü sadece bir milletle, klanla, soyla veya kabileyle sınırlamış geleneklerdir. Fakat öyle milli dinler vardır ki tarihsel süreç içerisinde bazen dinin evrensel olarak yayılmasına zemin hazırlamış, bununla beraber de evrensel bir din karakteri göstermiştir. Mesela; Yahudilik çoğunlukla milli bir din olarak sınıflandırılmıştır. Fakat, Yahudilik tarihinde bazı Türk boylarının, Hintlilerin, Afrikalı siyahilerin ve benzeri İsrailoğulları haricindeki halkların Yahudi oldukları bilinmektedir.
Bununla beraber inanılan varlığın tekliği veya çokluğu bakımından monoteist, henoteist, düalist ve politeist dinler; tanrının bilinip anlaşılması bakımından agnostik ve gnostik dinler ve inanılan tanrının insan ve evrenle ilişkileri bakımından panteist, deist gibi sınıflandırılmalarda olmaktadır. Bu sınıflandırmalar da çoğu zaman tam olarak kapsayıcı olamamaktadır. Çünkü, bir dinsel gelenek içerisinde tanrının varlığı, benzeri ve sıfatları gibi konularda zaman zaman birbirinden değişik algılamaların beraber varlıklarını devam ettikleri anlaşılmaktadır.
Dinler inanç ve fragmanlarının merkezinde var olan ana kavram yâda değer açısından da sınıflandırılmıştır. Örneğin; Hıristiyanlık tüm değer ve inançlarında Mesih inancına ağarlık vermesi yüzünden Kristosentrik veya “Mesih Merkezli” bir dindir.
Yahudilik İsrailoğullarının seçilmişliği inancını merkeze koymasından dolayı etnosentrik bir din olarak biçimlenmiştir.
İslam ise tek tanrıcılığı veya diğer ifadeyle tevhid akidesini merkeze alan teosentrik bir din olarak biçimlenmiştir.
Dinler geliştikleri coğrafi alanlara göre de tasnif edilmekte ve bu orantıda örneğin; Afrika dinleri, Asya dinleri, Avrupa ve benzeri dinler sınıflandırılmıştır. Ancak burada ki temel problem, bir dinin genellikle de evrensel dinlerin zaman zaman birçok coğrafi bölgede aynı anda yaşıyor olmasıdır.
Buradan da anlaşıldığı üzere, hangi bakış açısı ya da algısı baz alınırsa alınsın dinlerin tasnifine göre yapılan ibadetler de değişkenlik arz etmektedir. Yapılan ibadetler bu din tasnifleri biçimi ile şekillenmekte ve kişiler de öteki dünya inancına dair sevap ya da günah olgusu ile beraber cennet ya da cehennem gibi ebedi kurtuluş ya da azap yolları açmaktadır.