Palestinian woman collects gas bombs fired by Israeli army. She grows flowers in these bombs.
The Bowery Presents
occasionally subtle
"I'm Dorothy Gale from Kansas"

roma★
Cosimo Galluzzi
The Bright Sessions

No title available

bliss lane
Phantogram Three
Claire Keane
I'd rather be in outer space 🛸
The Stonewall Inn
PUT YOUR BEARD IN MY MOUTH

❣ Chile in a Photography ❣
No title available

Product Placement
NASA
tumblr dot com
Fieri Frames

Origami Around
seen from United States

seen from Malaysia
seen from Germany

seen from Türkiye
seen from Portugal
seen from United States

seen from Canada
seen from Germany

seen from United States
seen from United States

seen from Brazil

seen from Türkiye

seen from Ecuador
seen from United States
seen from Colombia

seen from Germany

seen from United States

seen from Germany
seen from United States

seen from Sweden
@dunbir
Palestinian woman collects gas bombs fired by Israeli army. She grows flowers in these bombs.
aile bu sistemin, özel mülkiyetin yapı taşıdır, atomudur. atom parçalanır o parçalanmaz. aileyi ayakta tutmadan ne devleti tutabilirsiniz, ne mülkiyetçi sistemleri, ne de tanrınızı. bu çağda bunu yapmanın en masumane yolu da kutsal annelik edebiyatı ve yuvayı yapan dişi kuş masalıdır. bunu reddeden erkek hayın, kadın arızalı, başka bir cins olduğunu söyleyen ise hastalıklıdır. oysa toplumsal rollerimizi büyürken öğretirler bize, döve döve kadın yaparlar, öldüre öldüre erkekliğe zorlarlar. içimizin rengini taşıyamaz bu sistem, ya kadınsındır ya erkek, ya annesindir ya kısır, ya erkeksindir ya iktidarsız.iki seçenek vardır sadece: kutsal aileyi koruyan erkek baba ve onu çoğaltan kadın anne.
hepimiz kendi kabuğumuzda yaşıyoruz...
konda analizlerine göre bir partinin seçmeninin yoğunlukla takip ettiği yayın organlarını diğer partinin seçmenleri hiç takip etmiyor, aynı durum internet için de geçerli arkadaş çevresi dışında sadece kendine yakın gördüklerinin düşünce ve fikirlerinden haberdar geri kalanı görmesi bile (eğer merak edip bakmak için çaba sarf etmiyorsa) neredeyse imkansız. bu yüzden karşı fikirleri küçümsüyoruz bir taraf karşı partinin nasıl bu kadar oy alabildiğini sorgularken diğer taraf kendini bütün halkın iradesi olarak görüp diğer tarafı yok sayıyor.
"Kırşehir Cezaevi’nden 22 yıl önce 118 metrelik bir tünel kazıp kaçan 18 tutuklunun firarı kitap oldu. Yazar ise halen Almanya’da yaşayan, firarilerden Erdal Aykaç… Kırşehir Cezaevi’nde tutuklu olan 18 kişi, 17 Eylül 1988 tarihinde 5.5 ayda kazdıkları 118 metrelik tünelden kaçarak firar etti. Ve o günlerde manşetleri süsleyen olay, 22 yıl sonra “Olmazsa Yeniden Dene!” adlı kitaba konu oldu. Kitabın yazarı ise aynı zamanda firarilerden biri olan Erdal Aykaç… Erdal Aykaç, Adanalı 8 çocuklu bir ailenin kendi deyimiyle, “5 numarası”… Devrimci Yol Örgütü mensubuydu. 1980’de firar etmiş ve 6 ay sonra yakalanıp yeniden Kırşehir Cezaevi’ne gönderilmişti. İdamla yargılanan ve müebbet hapisle cezalandırılan Aykaç, bugün 52 yaşında. Alman vatandaşı ve burada ticaret yapıyor. Diren isimli bir kızı var. Türkiye’ye dönmek istiyor ama yargılandığı davalar ve aldığı ceza nedeniyle gelemiyor. İşte Erdal Aykaç’ın kitabından firara ait ilginç notlar: ÇOK KAZANA ALTIN KÖSTEBEK * “Önce dışarıdan içeriye doğru tünel kazılması fikri ağırlık kazanmıştı. Bunun için cezaevine yakın bir arsa satın alınmıştı ama bu ortaya çıkınca vazgeçtik. Ekipler halinde çalışıyor, çıkan toprak tuvalete döküyorduk… Tünelin içerisinde, ‘üç yol ağzı’ adı verdiğimiz kavşak da bulunuyordu.” * “Tünelde çalışan gruplar arasında yarışma düzenliyoruz. Bir grup 3 kez, 2 metrenin üzerinde kazıyor ve ‘Altın Köstebek Ödülü’nü kazanıyor.” * “Hazırlıklarımız sürerken TV’de ‘Mavi Ay’ oynuyor. Bu bölümünde başrol oyuncusu, cezaevinden tünel kazarak kaçıyor. Neyse ki gardiyanlar diziyi izleyip, kontrole gelmiyorlar.” TÜNELDE HATIRA FOTOĞRAFI… Erdal Aykaç, tünelde çekilen fotoğraflara da kitabında yer vermiş. Arkadaşlarının fotomodel gibi poz verdiğini anlatan Aykaç, kitabında da o kareler için, “Muhtemelen ilk kez bir firar tünelinde çekilmiş fotoğraflar bunlar” diyor.”
Büyük yapımlar dışında gözünüzden kaçmış olabilecek 20 harika bilimkurgu filmini sizler için listeliyoruz. Hazır mısınız? Başlıyoruz.
http://frpnet.net/makaleler/gozden-kacan-20-harika-bilimkurgu-filmi
pi, the man from earth, in time, starship troopers gibi filmleri de ben ekleyebilirim listeye
A version for tumblr that can be read without opening a new tab, since plenty of people would scroll past this story otherwise.
1 Mayıs 2009, Kazancı Yokuşu’nda barikatı aşarkenki mutluluk.
Alman üniversiteleri, on yıllar sonra karanlık Nazi dönemindeki rollerini aydınlığa kavuşturmaya çalışıyor. Berlin’deki ünlü Charite Hastanesi’nin “GeDenkOrt.Charite“ adlı projesi de bu çalışmalardan biri.
En cahilinden en eğitimlisine bir toplum nasıl delirdi de sadece almanyayı da değil bütün dünyayı felakete götüren bir ideolojinin esiri olup adım adım ses çıkaramaz raddeye geldi anlayamazdım
fakat şimdi daha iyi anlıyorum düşünüyorum da o günlerin iletişim teknolojisinde yaşasaydık bir yerlerde direnen, mücadele eden insanları nereden duyup ta içimizdeki ümit ateşini söndürmeden tutabilirdik.
ama hala anlamadığım birşey var bu kadar bilim adamı (ki gerçekten zeki olduklarını kabul etmek gerekir) gerçekten bu deliliği desteklemişler miydi yoksa esiri mi olmuşlardı?
“Bu süreçte saygın kişilerin adı da vardı ve bu nedenle sorgulamaya cesaret edilemedi. Neredeyse her alanda sürekli karşımıza çıkan nokta, alanında itibar gören, örnek alınan ve Nazi suçlarıyla hiçbir ilgisi yokmuş gibi görünen kişilerin aslında çok daha fazla ilgisinin bulunmasıydı.“
Bütün yasaklara, engellemelere rağmen 1 Mayıs’ta Taksim’e.
Hindistan’ın Pembe Giymiş Kadınları: Gulabi Çetesi
Onların ne adaletsizliğe tahammülü, ne de adalet için mahkemelere ve hakimlere ihtiyaçları var. Onların adaleti vicdanlarından ve ellerindeki bambu sopalarından geliyor, onlar Gulabi Çetesi.
Gulabi çetesi kimlerden mi oluşuyor? Onlar başlık parası yüzünden kaynanasından, sofradaki yemek yüzünden kocasından dayak yiyenler; yoksulluktan aç yatıp, işsizlik maaşı almaya gittiklerinde ise memurlara rüşvet vermek zorunda kalanlar. Çoğu okuma yazma bilmiyor, çocuk yaşta evlendiriliyor. Onlar Hindistan’ın en yoksul bölgesi olan Banda ve civarında yaşayan, kastın en altında olmaları sebebiyle ezilen, kadın olmaları sebebiyle de iki kez ezilen kadınlar…
Gulabi Çetesi’nin kadınları, tüm bu koşullar hayatlarını işkenceye çevirirken sessiz kalmak yerine isyan etmeyi, tek başlarına dertlenip kahır çekmektense bir araya gelip örgütlenmeyi seçmiş kadınlar.
“Kim yalnız başına savaşabilir” diyor bu çetenin kurucularından Sambat ve ekliyor; “Gücümüz mücadelemizden geliyor. Ben kadınların çektiklerini gördüm, benim savaşım sadece kendim için değil, ezilen tüm kadınlar için. Kadınlar bize katılıyorlar çünkü artık katlanmak istemiyorlar, bu onların da savaşı.”
Gulabi Çetesi yalnızca kadınlara yönelik adaletsizliklere değil, toplumsal adaletsizliklere de doğrudan eylemle karşılık veriyorlar. Karşılarındaki ister polis, isterse devlet yetkilisi olsun, onlar doğru bildiklerini yapmaktan hiç geri durmuyorlar. Örneğin toplumsal bir adaletsizliğe karşı yapılan bir eylemde gözaltına alınan ve on gün boyunca hakkında hiçbir suçlama olmaksızın nezarette tutulan birinin durumunu sormak için karakola giden Sambat, orada yaşadıklarını şöyle anlatıyor: “Ona ne olduğunu sorduğumda beni dinlemediler. Onlara beni dinleyin dedim ama bana bu işe karışmamı söyleyip beni oradan uzaklaştırmaya çalıştılar. Bense orada kalmakta ısrarcı oldum fakat aralarından biri benim üzerime yürüdü ve beni dövmeye kalktı. Ben de kendimi korumak için elimdeki defteri yüzüme siper ettim ve geri çekildim, bunun üzerine daha da sinirlenen polis bana vurmaya başlayınca ben de defteri bırakıp elime sopamı aldım ve onun kafasına vurdum… O günden beri bizden korkuyorlar ve ne zaman biri polisle bir sorun yaşasa – ki bu her gün oluyor- biz gidiyoruz ve kolayca çözüyoruz.”
Benzer başka bir örnek ise elektrik idaresinde yaşanıyor; faturalarını ödeyemeyenlerin elektriklerini kesen memurlar, bir de elektrikleri yeniden açmak için rüşvet istediğinde karşılarında Gulabi Çetesi’ni buluyor. Ellerinde lathi dedikleri uzun sopalarla pembe giymiş kadınları karşılarında bulan memurlar, tam da o anda bir hata yaptıklarının farkına varıyorlar.
Başka bir örnek ise şöyle; köyde fakirler için ayrılan buğdayları deposunda öylece tutan memurun ofisinin kapısına dayanan Gulabi Çetesi, ayrılan buğdayları iki traktöre yükleyerek ihtiyacı olanlara dağıtıyor.
Onlar şiddet uygulayan erkeklerin ya da devlet yetkililerinin hayatlarını zindan ederken, kendi aralarında kurdukları dayanışma ile de birbirlerinin hayatlarını kolaylaştırıyorlar. Kendilerini şöyle tarif ediyorlar: “Biz hizmet edenlere, alt tabaka diyorlar oysa altta olanlar aslında bizi kendilerine hizmet ettirenler; çünkü biz, onların çamaşırlarını yıkayan, sokakları süpüren, saçlarını kesenleriz. Ve bu yüzden onlardan çok daha üstlerdeyiz…”
Gulabi Çetesi kadınlarının nüfusu bugün Banda ve çevresinde neredeyse 100.000’e ulaşmış durumda. Onlar sömürüye karşı, yaşamları için mücadele ediyorlar. Her türden adaletsizliğe karşı doğrudan eylemle hareket eden ve örgütlülüklerinin gücüyle hayatlarını dönüştüren Gulabi Çetesi’nin kadınlarını selamlayarak, onların sözleriyle yazımızı sonlandıralım:
“Bu yol çiçeklerle değil tersine dikenlerle kaplı bir yol ve yalnızca kalplerinde dünyanın çilesini taşıyanlar bu yolda yürüyecek cesarete sahiptir.”
meydan gazetesi
Karşı gazetesi yarın yayınlanacak son sayısıyla okurlarına veda ediyor.
Karşı Gazete yayın hayatına 2,5 ay dayanabildi. Büyük hayallerle kuruldu, kendini Gezi sonrası medya olarak tarifledi. Bildiğimiz, bizlerle paylaşılan en önemli ilkesi “farklılıkların” bir arada olabileceği ve sisteme karşı boyun eğmeyeceği, uzlaşıya gitmeyeceği idi. Özellikle Gezi sürecinde işine son verilmiş, fişlenmiş, dışarıda olması sistem için hayırlı olanlarla bir yol çizilmişti.
Bizler de katkımızı esirgemedik.
İlk kez söylüyorum; 2-3 hafta boyunca ülkenin birçok yerinde bilcümle reklam panosunda kendi fotomu görmek beni ne kadar rahatsız etse de -mesleğimin dışında bir alan olduğu için bir ürünü tanıtan reklam malzemesi gibi hissediyorum- gazetenin tanıtımına yarar sağlayabileceğini düşünerek razı geldim.
Ve bir pazar günü gazetede malum ilanı gördüğümde, üzüntümü tarif edecek herhangi bir sıfat bulamadığımı hatırlıyorum.
Birçok spekülasyon hemen üretildi. Bu çok hızlı bir süreçle işleyen bir mekanizma artık ülkede. Bir haber, anlaşılmadan, soruşturulmadan, kaynakla iletişime geçilmeden, hemen ama hemen spekülasyon çarkı işliyor. Bizler bile henüz konuyu tam olarak anlamak için uğraşırken, Twitter çalkalanmıştı çoktan.
"Bu ne rezalet! Bu reklamın ne işi var? Hesap ver Şebnem Sönmez! Söyle Ece Zereycan yazacak mısın orada? Sizi kimin beslediği anlaşıldı! Gezi’nin ekmeğini yiyin sonra da Ağaoğlu’nun!" vs. vs. vs.
Ya da;
"Benim bildiğim Şebnem Sönmez artık orada yazmaz! İhsan Eliaçık bu reklamdan sonra o gazeteden ayrılır! Aman canım; reklamı alan yazarlar değil ki! Reklam servisinden, genel yayın yönetmeninden, patrondan sorun hesabı!" vs. vs. vs.
Ya Hu!
Biz anlamadık daha, siz hemen ne anladınız? Biz daha gerekli mercilere hesap soramadık siz kime, neyin hesabını hemen ödetiyorsunuz?
Baskıya hayır diyenler, baskı uyguladığından hiç haberdar değiller mi?
:)
Bir süre sonra bizce durum anlaşıldığında tamamen kişisel irade kullanılarak ayrılık kararı alan ve bunu zamanında gazeteye bildirenler olarak da maalesef hem taŞlanmaya hem de taÇlanmaya devaaammm :))
Ya Hu!
Sükut biraz Ya Hu!
Gazeteden ayrılma kararı alan herkes için net fikrimdir:
Eğer bir gazete, mesleği gazetecilik olan gerçek profesyonellerle, o mesleğin erbabı gerçek emekçilerle ayakta duramıyorsa, katkı sağlamak için orada kalem oynatanların ayrılığıyla batıyorsa …
Hem gerçek gazetecilere hakaret ediyorsunuz hem de bizlerin asıl reklam malzemesi olarak kullanıldığını hiç düşünmüyorsunuz…
O reklam panolarındaki fotolarla gazeteye okur sağladıysam bu sayı ilk haftaların 42 500 tirajının kaçta kaçıdır? Ve bir tweetle ayrıldığımı ilan ettikten sonra 9500 tiraja inmesinin müsebbibi olarak kaçta kaç sorumluyum?
Ve bugün…
Yine Twitter dan öğrendiğim Karşı Gazete’nin kapanıyor olduğu haberini, gazetede bugün halen çalışıyor olan muhabir arkadaşlar da benim gibi öğrendiler.
Yani sabah işe gönderiliyorlar ama sahada iken nasıl oluyor da gazetenin kapandığından haberdar edilmiyorlar? Ve bunu sosyal medyada dönen tweetlerden öğreniyorlar?
Şu an, çalışan arkadaşlarımız gazete binasını işgaldeler.
Helal olsun!
2,5 aydır ücretlerini almakta zorluk yaşıyorlar. Malum reklamı almanın gerekçesi de bu değil miydi? yetmemiş demek ki! Eğer bizler gitmeseydik, bütün arkadaşlarımız ücretlerini alabileceklerdi size göre; öyle mi?
Bu arada ben de ücret almadan çalıştım, gazetenin reklamını 3 hafta bedava yapan biri olarak bu konuda teşekkür bile almadığım halde cevaplayınız lütfen:
2 gün önce @erenerdemnet genel yayın yönetmenliğinden istifa ettiğini ama köşe yazılarına devam edeceğini açıklamışken bugün kimse O’na neden ulaşamamış?
Kutlu Esendemir mecburi olarak genel yayın yönetmenliğini üstlenmişken başına gelen kapatma krizinde bir liderlik örneği göstererek bütün çalışanlarla onların emeği için direnmiyor mu?
Gazetenin imtiyaz sahibi Turan Ababey bugün gazetenin internet sitesinde kendi deklarasyonunu yayınlayarak kapanışı ilan edip yola internetten devam edeceğini bildirmişken neden “emeği geçen 94 kişiye” teşekkür ediyor ama ücretlerini ne zaman, nasıl ödeyeceğini açıklamıyor?
Ve en önemlisi; madem gazete kapanıyor, işçi bunu neden alıcıdan hem de çalışırken kazara öğreniyor?
Bütün bunları niye yazdım?
Çünkü arkadaşlar, gerçekten bilmeden konuşuyorsunuz. Öğrenmeden. Sabretmeden. Alerjik bir reaksiyona kapılmış gibi, ilk etkide kaşınmaya ve daha da ajite olmaya çok yatkın görünüyorsunuz. Bu durumun ne kadar kaybettirdiğini anlatmaya çalışan biri olarak zaten o ya da şu gazetede yazdığım hiçbir üst-alt metni okumamış olduğunuzu da anlıyorum.
Lütfen bugün orada direnen arkadaşlarımızın da bir bildiği olduğundan emin olun!
Hemen engin fikirlerinizi ortalığa saçmadan biraz saygı duyun ve bırakın neye karar getirdilerse yapsınlar!
Tüm sevgim ve saygımla yanlarındayım…
İş ve İşçi Bulma Kurumu’nun yatakhanesi deyince, belki sizin gibi, şimdiki kuşaklar bu isme çok şaşıracaklardır… Yılmaz Büyükerşen Zamanı Durduran Saat - Yılmaz Büyükerşen - Doğan Kitap #ZamanıDurduranSaat #YılmazBüyükerşen #DoğanKitap #İşveİşçiBulmaKurumu #yatakhane #iş #1950 #barınma #beslenme #kitap #paragraf #not
08/03/2003
Hasene Türkoğlu’nu ilk olarak Cumartesi Anneleri ile birlikte Galatasaray Lisesi önünde otururken tanıdık. Eline 1 Nisan 1996’da"kaybolan" eşi Talat Türkoğlu’nun fotoğrafı vardı. O, eşi ile birlikte tüm “kaybedilen”lerin hesabını sordu uzun süre… Eşini günlerce karakollarda, savcılıklarda, adli tıp morglarında ve son olarak da kimsesizler mezarlığında aradı… Arayışı sırasında polis müdahalesiyle, gözaltılarla, coplarla, mahkemelerle karşılaştı… Sonra bir gün, itirafçıların tarifi üzerine açılan topraklarda da eşini bulamayınca, bu topraklardan, her şeyden ve herkesten uzaklaşmak istedi. Avustralya’ya gitti. Yedi yıldır orada ve artık mülteci. "Uzaklara kaçarak yaşanılanları unutmak" Türkoğlu, 8 Mart Dünya Kadınlar gününde, kadın olmayı, kadın mülteci olmayı anlatıyor. Türkiye’den ayrılma kararını eşini kaybettikten sonra içinde bulunduğu ruh hali ve depresyonla gerekçelendiren Türkoğlu, "Küskünlük, kırılganlık, umutsuzluk, yaşadığım şok, duygusal çökkünlüğü uzaklaşarak unutmak gibi bir ruh hali, mülteciliğimi başlattı"diyor ve ekliyor: "Uzaklara kaçarak yaşanılanları unutabilmek gibi bir yanılgının ayrımına varmak için bu duyguyu sanırım yaşamak gerekiyordu. Tabii, o günkü ruh halimle yaptığım bir tercihti." "Kadınların durumu daha zor" Kendisi uyum sürecini psikolojik destek alarak ve devletin sunduğu sınırsız eğitim olanaklarını kullanarak atlatsa da Türkoğlu, kadın olmanın, kadın mülteci olmanın "ayrıca zor" olduğunu da vurguluyor. "Kapalı, geleneksel ve feodal toplumlardan gelen mülteci kadınların durumu, mülteci oldukları ülkelerde daha zorlaşıyor. Kolay olmasa da, iş bulma konusunda erkekler kadınlardan daha avantajlılar. Ayrıca, dilini ve kültürünü bilmediği bir toplumda kadın tamamen içine kapanıyor, yeni çevre oluşturmakta zorlanıyor, yalnızlaşıyor. Devletin kadınlara yönelik dil, uyum, sağlık programları daha yoğun. Ancak, kadınlarla diyalog kurmadaki yetersizlikler ve haklardan faydalanması gereken kadınların dil sorunu, kadınların bu hizmetlere ulaşmasını engelliyor. Kadın, hele mülteci kadın olmak diğer ülkelerde olduğu gibi burada da zor.” "Mülteci olmak" ve "mülteci olarak yaşamak"ın anlamı nedir? Mültecilik (sığınma) en temel insan hakkıdır. Sınırların olmadığı bir dünyada, isteyen herkesin, istediği ülkede yaşama hakkı olması gerektiğini düşünüyorum. Mülteciliğin en önemli nedenleri, savaşlar, insanların yaşam hakkını tehdit eden koşullar ve ekonomik nedenlerdir. Bunun yanı sıra, duygusal nedenlerle insanlar mültecilik hakkını kullanabilir. Dünya halkları için keşke mültecilik diye bir kavram söz konusu olmasaydı, keşke insanlar bu kelimeyi, bu duyguyu tanımadan, özgürce, sevdikleri, istedikleri yerde yaşayabilseydi. Ancak bu noktada, insanları mülteci olmaya iten sistemin sorgulanması gerektiğini düşünüyorum. Sevdiğim topraklarda yaşama mutluluğu… 7 yıl sonra, mültecilik üzerine ne düşünüyorsunuz? Her şeye rağmen, insanların kendi ülkelerinde ve sevdikleri topraklarda yaşama mutluluğu hiçbir mutlulukla, değerle ölçülemez. Ülkelerin bir tarihi olduğu gibi, bireylerin de bir geçmişi vardır. İnsanlar nereye giderse gitsin, içinden geldiği kültürünü, kimliğini asla unutamaz. Sahip olunan kimliği bir kenara bırakıp başka bir kimliği taşımak ve o kimliğin gereklerini yerine getirmeye zorlanmak kadar, insan üzerinde baskı oluşturan zor bir şey yoktur. Kürtlerin ve kimlik sorunu olan diğer halkların kimlik sorununu hala anlamayanların bir süre için mülteci olarak yaşaması gerekir diye düşünüyorum. Türkiye’den ayrıldıktan sonra karşılaştığınız güçlükler nelerdi? Yedi yıldan bu yana Avustralya’da yaşıyorum. Her şeye yeniden başlamak, özellikle belirli bir yaştan sonra yeni bir kültürü tanımak, o kültür içinde varolmaya çalışmak hiç kolay olmadı. Yeni bir çevre, yeni insanlar, yeni arkadaşlar, dostlar bunlar çok kolay kazanılacak şeyler değildi. Her şeyin bir bedeli olduğunu, özellikle kendi özelimde yaşamış ve buna inanan biri olarak, mülteciliğin bedelinin de diğer bedellerden çok farklı olmadığını yaşayarak öğrendim. Yaşadığım hiçbir şeyden pişman olmadığım gibi, bütün zorluklarına rağmen verdiğim karardan pişman değilim. Dezavantajlarının yanı sıra, farklı kültürlerden insanlar tanıdım. Sınırsız eğitim olanaklarından yararlandım. Her ne kadar, burada da demokratik anlamda eksiklikler olsa da kendi ülkemdeki “demokrasi” anlayışıyla karşılaştırdım. Zaman zaman ne kadar şanssız bir ülkenin insanları olduğumuz için üzüldüm. Bizlerden çok daha özgür yaşayan halkları gördükçe, neden benim insanım böyle özgür değil diye kıskandığım bile oldu. Farklı kültürlerden insanlarla tanıştıkça, onlardan çok şey öğrendim, düşüncelerim zenginleşti. Avustralya’ya geldikten sonra yeni bir yaşamı nasıl kabulleneceğim, kendime nasıl bir hayat kuracağım konusunda önceleri hiçbir fikrim yoktu. Daha doğrusu, içinde yaşamaya karar verdiğim ülke hakkında dahi pek bilgi sahibi değildim. "Vatandaşlık etiket gibi yapışmıyor insanın üstüne…" Avustralya ve Türkiye arasındaki ekonomik ve kültürel farklılıklar sizin yaşamınıza nasıl yansıdır? Kısa süre sonra dilini ve kültürünü bilmediğim bir ülkenin vatandaşı olmuştum. Ama nasıl bir vatandaşlık? Bu, etiket gibi pat diye takılacak bir şey değildi. Konuşulan dil, yediğim yemek, insan ilişkileri, sokakta, alışverişte hatta evdeki yaşama kadar belirlenmiş kurallar… Her şey, içinden geldiğim kültüre çok yabancıydı. Bir süre, bunları nasıl sindirebileceğim konusunda kendimle tartıştım, hesaplaştım. Yine bu süreçte, hala doğru yaptığımı düşündüğüm psikolojik destek aldım. Hiçbir şey kolay değildi. Bundan sonra nasıl bir yaşam kuracağım, içinde yaşadığım ülkenin dilini öğrenmemle mümkün, diyerek, Avustralya’nın mültecilere tanıdığı ücretsiz eğitim hakkımı kullandım. İki yıl dil kursuna devam ettim. Ardından, üniversitede “information technology” eğitimi aldım. Eğitim sürecindeki yoğunluğum bir anlamda mülteciliğime terapi oldu. Ama her şeye rağmen, yaşamları boyunca mülteciler için bir şeyler hep eksik kalıyor. Şimdi web tasarımı yapıyorum. "Mülteci erkekler, kadınlardan daha şanslı…" Orada, kadınlara yönelik özel programlar var mı? Devletin kadınlara yönelik dil, uyum, sağlık programları daha yoğun. Ancak, kadınlarla diyalog kurmadaki yetersizlikler ve haklardan faydalanması gereken kadınların dil sorunu, kadınların bu hizmetlere ulaşmasını engelliyor. Kadın, hele mülteci kadın olmak diğer ülkelerde olduğu gibi burada da zor. "Mültecilere karşı önyargılar artıyor" 11 Eylül’den sonra Avustralya’daki mültecilerin durumunda değişiklik oldu mu? 11 Eylül’le birlikte başlayan önyargı, Avustralya’da özellikle Müslüman toplumlara karşı son zamanlarda giderek artıyor. Hükümetin yasal haklardaki kısıtlamaları, bütün Avustralya halklarına yönelik olmakla birlikte, göçmen toplumlarına daha bağlayıcı ve kısıtlayıcı yaptırımlar getirmeye başladı. Mültecilik yasaları giderek ağırlaşıyor hatta son yıllarda mültecilik konusu ülke gündeminde ilk sıralarda yer alıyor. Irkçılığın en az olduğu ülkelerden biri olan Avustralya’da zaman zaman ırkçılık olaylarına tanık olmaya başladık. Kendi adıma henüz böyle bir ırkçılığa maruz kalmadım ama, bu ırkçılığın olmadığı anlamına gelmiyor. Özellikle başı örtülü Müslüman ülke kadınlarına karşı önyargı var. Önceleri Doğu toplumuna, acıma, küçümseme ama içinde nefret olmayan oryantalist yaklaşım şimdilerde öfke ve nefreti de geliştiriyor. Hükümetin terörizme karşı başlattığı propagandalar, bilinçli olarak Müslüman ve doğu toplumlarını hedef gösteriyor. Avustralya hükümeti, olası Irak savaşını destekleyen ülkelerden biri.Hükümetin desteğine karşın savaş karşıtı muhalefet güçlü.Ülkenin her yanında savaş karşıtı eylemler sürüyor ve giderek güçleniyor. Hükümet, Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) saldırı planını desteklerken, diğer yandan bu haklı çıkarmak için medyayı kullanıyor. Şimdiye kadar ırkçılığın yaşanmadığı ya da fazla hissedilmediği Avustralya’da, önümüzdeki süreçte ırkçılığın yoğunlaşma olasılığını her gün daha fazla hissediyoruz. (BB)
BİA Haber Merkezi Burçin BELGE [email protected]
YUH !!!
Greif’ta pankartlardan çadırlar kuruluyor.
LİSE SIRALARINDAN GREIF DİRENİŞİNE SELAM OLSUN. -DEVRİMCİ LİSELİLER BİRLİĞİ
greif drenişi hakkında...
19 şubat tan beri greif fabrikasında bir direniş hareketi yaşanıyor. ve bugün taşeronlaşmaya, yüksek çalışma saatlerine, düşük ücretlere karşı çıkarak yaklaşık 2 aydır fabrikayı işgal altında tutup direnen işçiler polisin aşırı güç kullanımıyla fabrikadan atılmaya çalışıldı.
işçilerin facebook dayanışma hesapları
işçilerin şirkette çalışma koşulları nasıl ?
fabrikada çalışan bir işçi evrensel gazetesine verdiği bir röpörtajda şunları anlatmış.
"bankaya yatan maaşımız 800 lira ve devletin verdiği 50 lira fiş parası. bunun dışında olan mesailer ki bunlara katılmak zorunludur elden verilir. sabah saat 08.00’dan akşam 17.00’a kadar olması gereken çalışma süresi çoğu zaman 21.00 kadar uzar, bizleri bir makine olarak görürler, yapmamız gerekenler bellidir. yapmıyorsak da kapının yolunu gösterirler. yediğimiz yemeklerin, tuvaletlerin halini anlatmaya hiç gerek yok! fazla mesai olduğunda yemek yediğimizde bunun zamanını bile ücretimizden keserler. son iki haftadır yaşananlar bizlere insanların çıkarlarını kaybetmek korkusundan neler yapabileceğini gösteriyor."
işçiler ne istiyorlar ?
kırmızı çizgimiz dedikleri talepler şunlar:
taşeronun kaldırılması ve sendikalı işçilerin tümünün kadroya geçirilmesi
İlk 6 ay için yüzde 15, ikinci 6 aylık dilim için de yüzde 7 zam ve senede 4 ikramiye verilmesi
yani kısacası işçiler insanca yaşayabilecekleri bir ücret almak ve insanca çalışma koşulları için bir direniş veriyorlar. global bir şirket olan firma ise onları deniz aşırı bir ülkedeki ucuz iş gücü olarak görüyüyor ve onları eskisi gibi sömürebilmenin yada yerlerine başka sömürebilecek insanlar bulmanın derdinde.
direnişlerini sürdürebilmeleri dirençlerini koruyabilmeleri görecekleri desteğe bağlı 19. günlerinde yaptıkları basın açıklamasında da söyledikleri gibi kazanırlarsa işçi sınıfı kazanacaktır.
“Greif kazanırsa işçi sınıfı ve emekçiler kazanır. Her türlü saldırıyı bertaraf eden direnişimiz 19. gününe girdi. Bütün işçi arkadaşlarımızın söz ve karar hakkına sahip olduğu örgütlülüğümüzde şimdiden çok şey kazandık. Biz biliyoruz ki direnişlerde sınıf dayanışması önemlidir. Hele bizimki gibi ABD Emperyalizminin önemli sermaye kuruluşlarından birinde taşeron köleliğine karşıysa. Duyarlı işçi kardeşlerimizi eylemli sınıf dayanışmasını büyütmeye çağırıyoruz. Biz biliyoruz ki Greif işgalimiz kazanırsa işçi sınıfı kazanacaktır. Her türlü kötülüğün kaynağı bu sömürü ve baskı düzeni kaybedecektir.”