Aynı fikrin gölgesinde, farklı yollarda yürüyen iki gölgeydiler. Zihinleri aynı çatı altında olsa da adımları birbirine uzak yollarda ilerliyordu. Birbirlerine dokunmadan yürüdüler uzun süre, çünkü temas o kusursuz paralelliği bozacak gibiydi. Sonra bir an geldi. Yollar kesişmedi belki ama gölgeler birbirini fark etti. Farklı yollardan geçmiş olsalar da aynı büyük amaca ulaştılar: Birbirini görmeden tamamlayan, iki ayrı koldan tek bir denize dökülen nehirler gibi. O deniz eskiden dalgalıydı. Bazı dalgalar fazla sertti, bazı boşluklar ise olması gerekenden derindi. Suyun içinde adı konmamış bir eksiklik vardı; üstü örtülmemiş ama konuşulmamış. Sonra o balık girdi denize. Ne sorular sordu ne cevaplar verdi, sadece o boşluğun üzerinde durdu. Balık yarayı kapatmadı, yok da saymadı. Ama deniz, onun varlığıyla artık kanamadığını fark etti. Sadece deniz değildi huzur bulan; balık da o suda başka okyanuslarda saklandığı kabuğundan çıktı. Korkmadan, zırhını kuşanmadan, en saf haliyle yüzdü. Çünkü orası herhangi bir su değil, ait olduğu yuvaydı; kendi gerçeğini bulduğu yerdi. Mesele boşlukları doldurmak ya da sessizliği yenmek değilmiş. Aynı yerde susabilmekmiş, aynı derinlikte kalabilmekmiş. Kelimelere sığınmak değil, sessizliğin içinde bile birbirini duyabilmekmiş. Zaman akıp giderken onu umursamamakmış; akıntı hızlansa da yavaşlasa da içinde huzursuz olmamakmış. En güzeli de kimsenin kimsenin yerini doldurmaya çalışmamasıymış. Güven veren, iki tarafın da gitmeyişiymiş; balığın o suda kalmak istemesi, denizin de onu bırakmamasıymış. Ve şunu derinden hissetmişler: Dalga ne kadar yükselirse yükselsin, birbirlerine böyle tutundukça, aşamayacakları hiçbir fırtına yokmuş.












