İnsanın kendiyle konuşmasının delilik olarak adlandırılması ne tuhaf değil mi?

Kaledo Art

Janaina Medeiros
Sweet Seals For You, Always
Stranger Things
sheepfilms

No title available
2025 on Tumblr: Trends That Defined the Year
Show & Tell
Mike Driver
Lint Roller? I Barely Know Her
Xuebing Du

No title available
Misplaced Lens Cap
ojovivo
No title available

JBB: An Artblog!
Sade Olutola
Monterey Bay Aquarium
RMH
Keni

seen from Canada

seen from Iraq

seen from United States

seen from Brazil
seen from United States
seen from United States
seen from United States
seen from United Kingdom
seen from United States
seen from United States
seen from United States
seen from United States

seen from United States
seen from United States
seen from United States
seen from United States

seen from United States
seen from United States
seen from United States

seen from United States
@enbirincibenm
İnsanın kendiyle konuşmasının delilik olarak adlandırılması ne tuhaf değil mi?
Gördüğüm şeyi aklım, bildiğim şeyi içim almıyor.
“Biraz hava alma ümidiyle başını pencereden çıkardı ama sorun içeride değil içindeydi.”
Kokun kokuma karışsın.
O uyurken ben uyumamaya çalışıyordum. Bu davranışım hem onu koruma içgüdüsünden, hem de yüzünü seyretmek isteyişimdendi. Uyursam tüm büyü bozulacak ve ben rüyamda bile onu görmek için çabalayacaktım.
Sen çıkmaz sokaksın. Bunu anlayalı Orta yerde kalakaldım. Kıpırdayamadım.
Bütün gece yanında usulca uyuyan o güzel adamın yüzünü seyretmişti kadın. Bir adamın kirpikleri bile bu kadar sevilebilir mi diye geçirdi içinden, seviliyordu işte.
Yüz yılda bir konuşmak yetmiyor. Seni özlüyorum.
Hani böyle kalbin çok acır ama itiraf edemezsin, kendine kızarsın nasıl izin verdim bu duruma dersin, ağlarsın, bağırırsın ama en sonunda yine ona sarılmak istersin ama sarılamazsın ya işte tam da öyle.
Köşe başında bekliyordun beni, seni son görüşüm olacağından bi haber hızlı hızlı yürüyordum sana. Kapıyı açtım, arabaya bindim, kalp atışlarımı duyacaksın diye ödüm kopuyordu. Sarhoşsun dedin, doğruydu. Sana gelmemin başka yolu yoktu.
"evlenip çocuk yapmak istiyorum. dünyayı dolaşmak, bir ev almak…
romantik tatillere gitmek, gün boyu sadece dondurma yemek istiyorum.
başka ülkelerde yaşamak. ideal kiloma inip orada kalmak.
harika bir roman yazmak. eski arkadaşlarla haberleşmek.
bir ağaç dikmek istiyorum. nefis bir akşam yemeği hazırlamak.
kendimi başarılı hissetmek.
buz banyosu yapmak, yunuslarla yüzmek. gerçek bir doğum günü partisi vermek.
yüz yaşına kadar yaşamak. ölene dek evli kalmak.
bir şişede coşkulu bir mesaj yollayıp, aynı derecede ilginç bir cevap almak.
tüm korkularımın üstesinden gelmek. bütün gün bulutları izleyerek yatmak.
antikalarla dolu eski bir ev almak. bir maratonu sonuna dek koşmak.
harika bir kitap okuyup, güzel cümleleri hayatım boyunca hatırlamak.
hislerimi yansıtan harika resimler yapmak.
bir duvarı sevdiğim resimlerle ve sözcüklerle kaplamak.
sevdiğim dizilerin tüm sezonlarına sahip olmak.
önemli bir konuya dikkat çekip, insanların beni dinlemesini sağlamak.
paraşütle atlamak, helikopter kullanmak, çırılçıplak yüzmek.
her gün aradığım türden iyi işi bulmak.
romantik ve eşsiz bir evlenme teklifi almak. gece açık havada uyumak.
besseggen dağına tırmanmak, bir filmde ya da ulusal tiyatroda rol almak.
piyangoda milyon kazanmak. faydalı işler yapmak.
ve sevilmek istiyorum.”
Oslo 31. August filminden
bekliyordu kadın. ama kimi? ama neden? ama ne zamana kadar.. bilmiyordu. ama bekliyordu. o’nu bekliyordu. bir adam vardı. ona özel isimler takmıştı. adam bunlara çok kez gülmüştü. adam aynı zamanda gözleriyle gülmüştü kadına. hani, gözlerinin içi parlar ya insanın mutluluktan, hani gözleri kamaşır ya insanın. tam da öyle bi mutluluk. kadın, o gülerken nefesini tutmuştu çok kez. hayır, demişti. ” hayır, o benim diğer elim kolum, ruhumun kaybettiğim yarısı ” bir kadın neden böylesine severdi ki?
bir keresinde o’nunla birlikte bir yere gitmişlerdi. hava soğuktu adam kadını sıkıca sarmıştı. denize karşı oturup, o an orada olan her şeyi sevmişlerdi. denizi, denizin kokusunu, üzerinde uçan üç-beş kuşu, üzerlerinde uçuşan melekleri.. her şeyi. ama en çok, en çok yanındaki adamı sevmişti o an. titrek bir sesle ” biliyor musun, sen benim ruhumun incisisin ” demişti. adam hafif gülümseyip nasıl, demişti. kadın ona bakıp ” nasılı yok işte, bir inciyi bulmak ne kadar zor. bilmez misin ? ”
demişti.
evet, kadın hatırlıyordu. o an attıkları o kahkahaları, o’nun öpüşü, o’nun dokunuşu, o’nun kokusu… evet evet. kadın hepsini hatırlıyordu. kulaklarında, zihninin dehlizlerinde çınlıyordu şimdi hepsi. tek başına o yerde, öylece adamı bekliyordu. biliyordu, gelecekti. daha da beklerdi. çünkü ne o adam bir daha böyle sevilecek, ne de kadın böylesine sevecekti başka birini. hava öylesine soğuktu ki. kadının göz yaşları onu hiç böylesine üşütmemişti, bir yokluk ancak bu kadar yakabilirdi. kadın kendine sıkıca sarıldı.
Başka bir şeyler vardı onda, kadının yıllardır arayıp da bulamadığı şeyler. Sarıldığında sanki zaman duruyordu öylece asılı kalıyorlardı boşlukta. Öptüğünde sanki ağaçlar yeşeriyor, kuşlar cıvıldamaya başlıyordu. Ama en güzeli dokunuşuydu öyle saf öyle çocuksuydu ki sanki daha önce hiç bu denli şefkatli sevilmemiş gibi hissettiriyordu.
En çok da neye üzüldüm biliyor musun onunla olmaz diyenler haklı çıktı.
Öyle huzurlu uyurdun ki yanımda uyandırmaya kıyamazdım.
Adam öyle sıkı sarılmıştı, öyle güzel öpmüştü ki hiçbir şey söylemesine gerek yoktu. Kadın anlamıştı ne kadar sevildiğini, adamın onu hiç bırakmayacağını. Herkesin aradığı huzuru bulmuştu onlar birbirlerinde.