Neden Çürüyüp Gider İnsan?
Bölüm 1 - Ben Dediğim Şey
Dışarıda ne olduğunu bilmeden kabuğunu kırmaya çalışıyordu. Oysa şimdiye kadar bulunduğu zamansız mekanda, ona asla kabuğunu kırmaması söylenmişti. Kimin söylediği önemsizdi çünkü bu kural tüm kabuk içine sirayet etmişti. Bunun hoş karşılanmayacağını bile bile kabuğunu kırdı. Dışarısı da içerisi gibi karanlıktı, fakat nemli ve yumuşaktı. Kabuğundan çıktıkça kendine benliğini soruyordu. Ben dediği şey neydi? O hala kabuğunun içinde kalanlar mıydı, yoksa dışarıya yayılanlar mı? Bunu hep kendine sordu, dışarıya yayılırken kabuğun içini hissediyordu. Bir gün üzerinde inanılmaz parlak bir ışık hissetti, toprağı yarıp filizlenmeye başlamıştı. Tek değildi, onun kendisine biçtiği hikayeyi çok önce yazanları gördü. Buruklaştı ve biricik olmadığını anladı. İlk kez hissetmişti bir şeyin parçası olma hissini. O tohumunun kabuğunu yarıp çıktığından beri asla kendini bir şeyin parçası olarak düşünmemişti ki. O, kabuğun içindeki her şeydi. Annesinin tüm sevgisini aldığını sanan bir çocuğun aslında çok daha büyük bir sevginin sadece bir yudumuyla yaşamaya mahkum kaldığı o ilk anı, o ilk kıskançlığı hissetti. Aldanan çocuk annesinin sevgisini paylaşmaya mecburdu, hayatı boyunca doymayacaktı elbet, o da filizlenirken bir yandan bunları düşünüyordu.
Toprağın üstü hiç altına benzemiyordu. Güneşe hayran kalmıştı, güneşe bütün herkes hayrandı. Bunu nasıl paylaşabiliyordu? Güneş ışığını herkese gönderiyordu, herkesi eşit ısıtıyordu. Batınca hiç kimsenin üzerinde kalmıyordu. Aklına toprağın üzerine ilk çıktığında düşündükleri geldi, tek değildi, güneş de tek onu ısıtmıyordu. Eşitliği hissetti, bir annenin dört çocuğuna verdiği sevgi aynıydı ama onu bölmüyordu. Annelik böyle bir şeydi, birbirine eşit apayrı dört sevgi, birbirinden farklı ama aynı zamanda birbirinin aynısı. Güneşi annesi gibi gördü, her gün ondan gelen sonsuz sevgiyi köklerinde hissediyordu.
Günler geçiyor ve büyüyordu. Yanında ona hiç benzemeyen biri vardı ama ondan büyüktü. O hikayesine daha önce başlamıştı. Sertçe konuştu ve ona adını sordu. Minik filiz afalladı ve cevap veremedi. Şimdiye kadarki kısa hayatında hiç böyle bir şey düşünmemişti. Kabuğun içindeyken de ona hiç lazım olmamıştı, bulunduğu yere sadece tohum deniyordu. Bir isme ihtiyacı var mıydı? Yanındaki büyük filiz ona tekrar seslendi.
Ceviz: Burası toprağın altına benzemez, hepimizin bir adı var, senin de olmalı. İyi bir adın olmalı hem de.
Filiz: Bunu hiç düşünmemiştim. Neden bir ismimiz olsun ki?
Ceviz: Çünkü biz karanlıktakilere benzemiyoruz. Bir baksana bize, güneşi görüyoruz, rüzgarı hissediyoruz, karanlık ne demek, aydınlık ne demek biliyoruz. Tek olmadığımızı da biliyoruz, işte bunun için bir ismin olmalı, kendini diğerlerinden ayırman lazım.
Filiz: Senin adın ne peki?
Ceviz: Ben büyüyünce ceviz ağacı olacağım. O yüzden buralarda bana Ceviz derler.
Filiz: Ceviz demek. Peki ben neyim?
Ceviz: Bunu bana mı soruyorsun, bilmiyor musun ne olduğunu?
Filiz: Hayır kimse bana bir şey demedi, tek hatırladığım şey kimsenin tohumumdan dışarı çıkmamı istemediği.
Ceviz: Ee sor onlara o zaman?
Minik filiz kendilerinin ne tohumu olduğunu sormak için köklerini hissetti, ama ne tohumu olduğunu anlayamadı. Bilemiyordu. Cevize seslendi.
Filiz: Bulamadım, neyim ben bilemiyorum.
Ceviz: Burada herkes kendisinin ne olduğunu bilir, yoksa seni kabul etmezler, bir adın olmazsa ya üzerine basıp geçerler ya da bilinmeyen, zararlı birisin diye seni söküp atarlar. Kendini bilmen lazım.
Filiz: Ben ne olduğumu düşüneceğim o zaman, sökülüp atılmak istemiyorum.
Ceviz: Acele et, hızla büyüyorsun ve yakında herkes seni farkedecek.
Minik filiz, rüzgarın kendini hissettirmesiyle bir o yana bir bu yana sallanıyordu. Bunu bahane ederek Ceviz’in yanından uzaklaşıp diğer yanındaki kuru dala tutundu. Kendisinin ne olduğunu bulmaya çalışıyordu. Köksüz hissetmek bu olsa gerek diye düşündü. Kökü vardı, o da köklerini hissediyordu ama kökleri geçmişi bilmiyordu, bir türlü bulamadı. Şimdi cevize ne diyecekti? Kendini tanımlaması gerekli miydi, o da herkes gibi ağaç olacaktı sonuçta. Güneşte dallarını açıp, rüzgarla dans edecekti, isme ne ihtiyacı vardı ki? Hepsi eşit değil miydi? Yoksa isimler mi belirliyordu eşitliği. Büyüdükçe, fark edildikçe eşitlikler bozulacak mıydı? Saçmaladığını fark etti. Güneş nereden bilecekti ki isimleri. Rüzgar birine fazla esecek, diğerine az esecek değildi ya. Peki Ceviz, neden iyi bir adın olmalı demişti? Minik filiz bunları düşünüyordu ki rüzgar kesildi. Tutunduğu kuru dalı bırakmak zorunda kaldı, rüzgar bahanesiyle yeterince tutunmuştu. Ceviz hemen seslendi.
Ceviz: Ee bulabildin mi? Kim olduğunu.
Filiz: İsimlerin farkı var mı? Neden iyi bir isim seçmek zorundayım?
Ceviz: Tabi ki var. İyi bir isim seçmek zorundasın çünkü kural böyle, iyi bir soydan gelirsen sana saygı gösterirler. Mesela bak şuradaki çalılara, onlar hiçbir işe yaramaz, onlar sadece parazit.
Filiz: Ben hala bulamadım ne olduğumu ama hissetmeye başladım.
Ceviz: Güzel, bir kaç güne bulursun o zaman, ama yine de acele etmen lazım.
Filiz: Peki neye göre iyi ve kötü oluyor isimlerimiz? O çalılara neden parazit dedin?
Ceviz: Aslında hepimiz aynıyız, insanlar hepimize bitki diyor. Onlara ne kadar yararlı olduğumuza göre bizi seviyorlar.
Filiz: Peki hepimiz aynıysak sen neden çalıları sevmiyorsun?
Ceviz: Şunlara bir baksana, hiç onlar benimle eşit olabilir mi? Ben insanlar için çok önemliyim. Onlar, sökülüp atılacakları günü bekliyorlar.
Filiz: Güneş hepimizi aydınlatıp, hepimizi ısıtıyor ama.
Ceviz: Güneşten bize ne? Güneşi sevsen de sevmesen de o hep bizimle. O kimseye karışmaz. Ben insanlardan bahsediyorum. Hiçbir insan çalıyı sevmez. Beni ise el üstünde tutuyorlar.
Minik filiz ilk kez hissetmişti bunu. Ceviz’in kibri daha filizken ortaya çıkmıştı. Onun erkenden kendi önemini kavradığını anladı. Kendisi daha ne olduğunu bulamamışken Ceviz’in bu kadar ileri gitmesi onu korkutmuştu.
Rüzgarlı geçen günün gecesinde herkes kendi köşesine çekilip yıldızlı geceyi seyretti. Sabah hava aydınlanırken minik filiz yanında gezinen bir kuşun sesiyle uyandı. Kuşun ağzında küçük bir tohum vardı, minik filiz kuşa selam verdi ama kuş karşılık vermedi. Gagasında tuttuğu tohumu düşürmek istemiyordu. Minik filiz kuşun tüylerini seyretti, rengarenkti; mavi ve turuncu tüyleri olan pembe gagalı bir kuştu. Gagasındaki tohumu nazikçe yere bıraktı ve minik filizin selamına karşılık verdi.
Kuş: En son geldiğimde burası boştu, demek sen geldin.
Filiz: Evet, ben de topraktan çıktığımdan beri ilk kez gördüm seni.
Kuş: Adın ne peki? Ne diyeceğiz sana?
Filiz: Ben Ceviz’in arkadaşıyım.
Kuş: Aa Ceviz’i bilirim, onları herkes çok sever, buralarda çok önemlidirler.
Filiz: Ben de önemliyim. Sana adımı söyleyeceğim ama bir oyun oynayalım. İster misin?
Kuş: Ne oyunuymuş bu?
Minik filiz, kendine yakıştıramadığı şeyler düşünmüştü. Ne yapıyordu, neyi amaçlıyordu? İçinde hissettiğine anlam bulamasa da önemli olmak istiyordu ve içindeki sesi dinlemeye devam etti. Kuştan çok daha değerliydi, ona öyle öğretilmişti kabuğunun içindeyken. Yavaş ama en değerli şeydi bitkiler bu yaşamda. Kuştan çok daha akıllı olduğunu düşünüp konuşmaya devam etti.
Filiz: Bu bir tahmin oyunu. Ben çok değerli bir soydan geliyorum. Sence neyim?
Kuş: Bunu tahmin etmek çok zor. Daha çok küçüksün, yaprakların bile küçücük ve zayıfsın. Bilmiyorum nesin.
Filiz: Sadece tahmin et işte. Sen kuşsun, bütün ormanı bilirsin. En değerlileri saymaya başla, elbet beni bulursun.
Kuş: Buralarda çok Erik vardır, ama o çok da değerli değil. Fındık olabilir misin? Yok, yok kestanesin galiba.
Filiz: Bir karar ver, çok değerliyim.
Kuş: Bu ormanda görmedim ama babam eskiden görmüş, yoksa zeytin misin?
Filiz: Zeytin mi?
Kuş: Evet, babam hep anlatır, zeytin ağaçlarıyla dolu bahçelerde uçmuş zamanında. En değerli ağaçtır. O kadar değerliyim dediğine göre zeytin olmalısın.
Filiz: Bildin evet, ben bir Zeytin’im.
Kuş: Vay be, çok heyecanlandım şimdi.
Kuş heyecanla etrafında bir kaç tur döndükten sonra aniden havalanıp arkadaşlarını çağırdı. Dört beş kuş bir bir toplandı Zeytin’in başına. Ona hayranlıkla baktılar, etrafında dolaştılar. Bu gürültüye Ceviz uyandı ve ne olduğunu sordu.
Kuş: Yanıbaşında bir Zeytin varmış, çok şanslısın.
Ceviz: Zeytin mi?
Ceviz, heyecanla minik filize bir kez daha sordu.
Filiz: Evet ben bir Zeytin’im. Köklerimi gece sen uyurken hissettim ve buldum sonunda.
Ceviz: En az benim kadar değerlisin, insanlar seni çok sevecek.
Kuşlar biraz daha Zeytin ve Ceviz’in etrafında dolaşıp uçtular.
Filiz, yaptığını düşünmeye başladı. Apaçık kuşu kullanmıştı, tilkinin kargayı konuşturup peyniri kapması gibi ustaca yaptı. Öte yandan, o isim bile düşünmüyordu, sırf Ceviz gözünü korkuttuğu için girmişti bu yola. Sökülüp atılmak istemiyordu, bir şekilde oyunun içinde kalmak istiyordu. Varolmak için önüne gelen bu fırsatı kullanmalıydı elbette. Kendini vicdan mahkemesine çekmişti ilk kez. Ne zaman bunları düşünür oldu, ne zaman bu kadar kurnazlaşabildi. Rüzgarda kendini kaybedip hiçbir şey düşünmemeye ihtiyacı vardı çünkü hissettiği kirlenmişlik hissi köklerine kadar indi.
Bütün gün bu düşüncelerle boğuştuktan sonra akşama doğru tekrar rüzgar çıktı, var gücüyle sallanıyordu kendini kaybetmek için. Oysa bu yola kendini bilmek için çıkmıştı. Artık minik bir filiz değildi. Yalanlarını taşımak ve büyümek zorunda kalan, zeytin olmayan bir zeytindi o.
--- BİRİNCİ BÖLÜMÜN SONU ---