Yaban mersinli limonlu kek, papatya çayı ve bu şarkı
TMBGareOK. The Official They Might Be Giants tumblr
★

Game Changer & Make Some Noise
occasionally subtle
No title available

pixel skylines
hello vonnie
YOU ARE THE REASON

roma★

❣ Chile in a Photography ❣
I'd rather be in outer space 🛸
Fai_Ryy
Fieri Frames

titsay

ellievsbear
$LAYYYTER

gracie abrams
Sade Olutola
macklin celebrini has autism
No title available
seen from United States
seen from India
seen from United Kingdom
seen from United States

seen from Germany

seen from Canada

seen from United States

seen from Costa Rica
seen from China

seen from Germany
seen from Singapore
seen from Singapore
seen from United States
seen from Morocco
seen from Ecuador

seen from United States

seen from Burkina Faso

seen from Zambia

seen from United States

seen from Malaysia
@ferahfezamakami
Yaban mersinli limonlu kek, papatya çayı ve bu şarkı
https://youtube.com/watch?v=p4hIzgqA9io&feature=share
“Bir insanı anlamak için onu sevmek gerekir. Peki ama sevmek için ne gerekir? İşte tam bu noktada nedensizliğin arsız kuşları üzerinize pisler. Ciddiyim, bir de bakmışsınız, seviyorsunuz. Biri çıkar karşınıza, balkon yıkamanın çok güzel bir şey olduğunu söyler, seversiniz. Bir başkası çıkar, çocukluğundan beri bir gülümsemenin dudaklardan, yüzden nasıl silindiğini takip ettiğini söyler, seversiniz. Bütün çocukların okuldan koşarak çıktığını fark edip etmediğini sorduğunuzda, ‘Evet, üstelik kışın, paltolarını giymeden yalnızca kapşonlarını başlarına geçirip öyle koşarlar.’ yanıtını veren genç bir kadını, güzel domates kesen orta yaşlı bir adamı, Oktay Rifat'ın ‘bir uykuda’ şiirini çok seven birini, ispirto ocağını, cezvesini ve fincanını yanından ayırmayan bir kahve tiryakisini, kızının saçlarını tarayan bir babayı, ‘bal kavanozu’ diyemeyip 'bal kavanözü’ diyen bir anneyi, herkesi, herkesi sevebilirsiniz. İnsan sevilecek bir canlıdır. Gezegenimizdeki en güzel şeydir.”
Barış Bıçakçı - Veciz Sözler
birilerine uzun uzun bi şeyler anlatma isteğimi, içimi usturayla kazıyan uzunca bir yazı okuyarak bastırdım. yani kendime yettim. kendine yetmek güzel değil, iyi hiç değil. yani ne estetik ne de etik. yetiyorsun. yetene kadar güzel tabii. ama sonrasında kendine artıyorsun. yeter de artar dedikleri işte. artık oluyorsun. çöp gibi. öğütmek gerekiyor bu nefsi. bir söğüdün altında dinlendirmek gerekiyor. gömmek gerekiyor. bir fatiha gerekiyor, 3 de gulhü.
Sizi kimse üzemez artık.Yunus'un dediği gibi: ‘Tartmış kudret kılıcın. Çalmış nefsin boynuna.’ İşte sen busun. Onlar zengin, karanlık. Bahçelerce portakalla zengin, bir dilim portakalla âlim olursun. Sen o bir dilim portakalsın.
Hep Lunapark
(İzinsiz Gosteri)
'Hâlce"de beklemek...
Beklemek, Hâlce'nin en uzun kelimesidir. Bakışları ufka doğru uzanan ve o mesafede kaybolan birini görürseniz eğer o “bekliyordur”. Ama sanmayın ki o bu durumdan şikayetçidir tam aksine bekleyenler gelecek olanı değil, beklemeyi değerli bulurlar. Önemli olan gönlü yolda olmaktır. Yol değil, yolculuk güzeldir. Hâlce bilenler güzel bekler…
Gizemli Bir Dil: “Hâlce”
“Hâlce”nin en önemli özelliği, birisine yaklaşıp “Hâlce biliyor musunuz?” gibi bir soruya gerek duyulmamasıdır. Herhangi bir dili/lisanı birinin bilip bilmediğini anlamanız için o dilde üç beş cümle kurmanız gerekir. Oysa hâlceyi bilenleri zaten tanırsınız, bunun için konuşmanıza gerek yoktur. Onların yüzlerinde, ellerinde ve saçlarında hâlce ifadeler saklıdır. Sözgelişi, oturup önüne derin bakan birini gördüğünüzde bir süre onu gözlemleyin. O, etrafındakileri asla süzmeyecek, “Ne oluyor?” merakıyla çevresini kolaçan etmeyecektir. Onun derdi, içeride bir yerdedir ve onu ancak bakışlarından tutabilirsiniz. Bakışınızı fark ettiğinde, gözlerinde bir “eyvallah” ifadesinin belirdiğini fark edersiniz. O ifade aslında her anlama gelebilir ama en önemli anlamı “Sana ve sende olan her şeye aşinâyım.” demektir. Çay ısmarlamayın ona. Ona bir dize veya bir kitap bırakıp gidin; ama n’olur konuşmayın.
Çünkü hâlce susmanın dilidir.
"Hakikat şüphesiz ki sessizliğin içinde saklıydı ve bir kalbi yaşatmak kolay değildi. Hem kalbi yaşatmak hem de hakikate varmak için ya rüya kasrında yaşamak gerekliydi, ya birini sevmek, ya da tüm dünyadan yüz çevirmek. Birini anlayabilseydi keşke, ya da sevebilseydi; hem anlayıp hem sevebilseydi. Ama biliyordu; birini sevmek ile o kişiyi anlamak arasındaki uçurumda kimler kimler yitip gitmişti; tarih kitapları ve romanlar onlarla doluydu. Tüm bu bahisleri yok etti zihninde. Gidip uyudu.." -Uçurtma Mevsimi; Kaan Murat Yanık
“Nasıl gözleriniz görmeye, kulaklarınız duymaya yarıyorsa, insanın yüreği de zamanı algılamaya yarar. Kör bir insan için gökkuşağının renkleri ve sağır bir insan için kuş sesleri nasıl boşunaysa, bütün bir yüreğiyle algılanmayan zaman da öyle boşa gider, kaybolur. Ama ne yazık ki, düzgün çarpmasını bildiği halde kör ve sağır olan nice yürekler vardır.”
|Momo
Momo kendine özgü tarzıyla onu dinlerken Beppo’nun da dili çözülür ve sözcükler yerli yerine otururdu.
“Bak Momo” derdi, “ ne oluyor, biliyor musun? Bazen önüme upuzun bir cadde çıkıyor. Öyle uzun ki, insan bunun sonu gelmez sanıyor.”
Beppo bu kadarcık laftan sonra bile önüne bakarak bir süre susar, sonra devam ederdi: “O zaman acele etmeye başlıyorsun. Gittikçe daha çok acele ediyor insan. Her önüne baktığında yolun hiç de kısalmamış olduğunu fark ediyorsun. Daha hızlı ve daha gayretli çalışıyorsun; sonunda nefesin kesilip güçsüz kalıyorsun. Ve cadde hala upuzun bir şekilde seni bekliyor.”
Susup biraz daha düşündükten sonra sürdürdü konuşmasını: “İnsan caddenin tamamına bakıp hemen bir karara varmamalı. Her zaman adım adım ilerlemeli. Sürekli olarak bir adım sonrasını düşünmeli, bir adım, sonra derin bir nefes, sonra bir süpürge. İşte o zaman hayat zevkli olur. Önemli olan işini iyi yapmaktır. Öyle de olmalı.”
Uzun bir süre susup yeniden konuşmaya başladı: “Bir de bakarsın ki, adım adım bütün yolu bitirmişsin. Nasıl olduğunu anlamadan ve yorulmadan.”
|Momo
Bugün Cumartesi…
Çay içmeli, kalın giyinmeli, deniz taşlamalı, cemaatle namaz kılmalı, aynaya bakmalı, seyahat etmeli, Sezen Aksu dinlemeli. Bugün kitap okunmasa da olur. Arkadaşları aramalı, havadan sudan konuşup kafa dağıtmalı. Bugün her şeyi bilmemek, politikaya bulaşmamak en iyisi. “Hayat zor!” diyenlerin işini kolaylaştıracak tek cümle “Derin nefes al ve şükret”tir.
Bugün cumartesi… Uzun zaman oldu haberleşmeyeli, görüşmeyeli. Seninle bir labirentin içinde benzer izler bırakarak, onları takip ederek, konuşmadan, görüşmeden, sadece işaret diliyle anlaşabilmek tarifsiz bir duygu. Bir radyoda dinlediğimiz şarkıya ayrı şehirlerde beraber eşlik ediyor olmak; yol, tabela, bir eşya ve her şey. Bilirsin aslında “İnsanlar içinde de yalnızdır insan.” Ama bu gizem de çok heyecan verici. Bazen yokluğun kendini o kadar çoğaltıyor ki varlığının bir anlamı kalmıyor.
Bugün Cumartesi… Hayatla aramı açtım! Radyo programlarımı ve sevdiğim şarkıları erteliyorum. İtiraf etmeliyim berbat şarkı söylüyorum. Islık çalmıyorum epeydir. Olan bitenleri, yazılıp çizilenleri, okuyup takip ediyorum. Gece uykularımdan sıçrıyormuşum. Annemin kucağına yatıp saçlarımı okşamasını, bana okuyup-üflemesini falan istiyorum. Yaradan adıyla başlayıp okuyor bir şeyler. Esniyor, yutkunuyor “Oğlum sana nazar değmiş!” deyip duruyor. Galiba hiç büyümeyeceğim!
Bugün cumartesi… İçimden deniz sıkıcıdır, yorucudur. Hayat dağlardadır, ovalarda, çiçeklerde, kırlarda, ormanlarda, erik ve kiraz ağaçlarında demek geliyor. Bir çeşme başında, bir göl kenarında, bir ırmakta… Hayat sıradan değildir, farklılıklardan haz alır. Hayat maceraperesttir ve hayal kimsenin yapılamaz, gidilemez, erişilemez dediğini yapmaktır.
Bugün Cumartesi… Madredeus ve kimsenin bilmediği daha nice şarkılar sadece benim için söylenecek. Jose Feliciano “Rain” şarkısını sadece benim gitarımla çalacak. Kimsenin bilmediği bir yığın hayat kırıntılarıma daha az insan bulaştıracağım. Değerimizi düşürmeyen, düşürmeyecek gerçek dostlar!
Bugün Cumartesi… Ben, içinden tren ve deniz geçen şehirleri severim. O yüzdendir İstanbul’u senin kadar sevmem.
Bugün cumartesi ve “Senin yaratılman ne kadar güzel!”
|Nurdal Durmuş
Bugün Cumartesi
Bugün hiçbir şeyden daha hızlı yaşamamalı.
Hayatla aramızı birkaç adım açmalı.
Mesela bir şarkıya ikinci nakaratında eşlik etmeye başlamalı.
Bir kitabı son cümlesi okuduğunda anlamalı.
Bir film sonu tahmin edilmeden izlenmeli.
Telefon kapatılıp bir meçhule yürünmeli.
Cebe çakıl doldurup deniz taşlanmalı.
“Şuraya yetişmek gibi bir derdim yok!” diyerek zamanın hayata müdahale etmesini önlemeli.
Yavaş zamana inanıp hiçlik çoğaltmalı.
Daha sade, daha rütbesiz, şerlerden daha uzak kendi kıyılarımızda soluklanmalı.
İtina ile tamir edilecek ne çok şey olduğunun farkına varmalı.
Çünkü hikâyesi olmayan insan mutlu insandır.
Türk insanının genel mutsuzluk durumuysa “çok fazla acı” hikâyesi olmasından kaynaklanmaktadır.
Bugün Cumartesi
İnsan bazı günler “Yaşadım” bazı günler “Öldüm” der.
Bazı günler “Olmasaydı…” der.
Bazı günler “Çabuk bitse…” bazı günler “Hiç bitmese.” der.
İnsan bu, der işte.
Dertlenir, mızmızlanır, kederlenir, büyür, yaşlanır, üzülür, kırılır, kırar, yıpranır, yaşar ve ölür!
Bazı günlerse kışın ortasında fırtınaya tutulsa “güneşli gündü” diyecek kadar huzur bulur.
Bir ayet, bir şarkı, bir aşk, bir felaket, bir ayrılık, bir yolculuk, bir fırtına, bir yağmur tanesi, bir dost insana kendini hatırlatır.
Öyle olur işte. Fırtına durulur, gün güneşli olur, insan kendine gelir.
Bugün Cumartesi
Kalkar ve işe gidersiniz. Sokaklar bomboştur.
Yol radyoda çalan şarkıyla akıp giden bir zaman ırmağına dönüşür.
Notalar birer büyücü sözü gibi duru aklınızı, neşenizi alıp zehirli bir kederin koynuna atar.
Gerçekten bazı şarkılardan vazgeçememe nedenleriniz hiçbir zaman sizi terk etmeyebilir.
Çünkü şarkılar, geçmiş zaman ağacından kopartılmış çocukluğumuz gibidir. Ne zaman büyüdüğümüzü hatırlasak saklandıkları gizemli kuytulardan çıkıp kalbimizin başköşesine otururlar.
Sanırım çocuklukla şarkıların bir ilişkisi olmalı.
Biz büyüdükçe notalar da kirleniyor, hızlanıyor, bizi bu girdaba sürükleyen tempoya ayak uydurmaya çalışıyor.
Neyse ki radyoda Orhan Gencebay çalıyor. Sokaklar ve bahar güneşi insana çok şey düşündürüyor.
Bütün bu duyguları mahalle görmemiş, toz toprak yutmamış, ağaçtan düşmemiş, sünnetten kaçmamış, körebe, saklambaç oynamamış, tarlada çalışmamış, Anadolu solumamış, çobanlık yapmamış insanların anlaması zor.
Erdem Beyazıt’ın dediği gibi, “Apartman odalarında büyüyen çocukların bilmediği ve bilemeyeceği” düşüncelerdir bunlar.
Bugün Cumartesi
Alışveriş merkezleri insan istilasına uğruyor, insanlar her şeyi tüketmek için alır ya da kazanır. Tüketemediklerimiz ise sahip olmadıklarımız, olamadıklarımızdır.
O yüzden sahip olmamak, her zaman sahip olunandan bana göre daha değerlidir.
İnsan mutsuzluğunun yegâne kaynağı ise aslında olması gerektiğinden daha fazla şeye sahip olması ya da kazanmış olmasıdır.
Ben buna kazandıkça kaybetmek diyorum.
Bugün Cumartesi
“Mutluluk herkesin beklentisi / Asıl mutsuzluğa da var mısın?” der Cemal Süreya.
İstanbul esasında insanı mutlu eden bir şehir değil. Sadece kendi kaosuna çok alıştırdı. Bu yüzden İstanbul mutsuzluğun ilacı olduğuna inanılan şehirdir. Bir nevi inanma ihtiyacıdır İstanbul.
İçimde saklı duran, saklandığım bu şehirde, yaşamsal davranış biçimlerimden geriye büyümekten değil; içindeki sesi yitirmekten korkan bir ‘ben’ kaldı. Gördüklerimin, yaşadıklarımın sancısını hissedemez oldum yalvarıyorum: “Ölümü unutmadan ellerimden tut! Yoksa düşeceğim!”
Bugün Cumartesi
Cebimden birkaç cümle çıkarsam bu ne olurdu diye iki satır kitap karıştırdım.
Melih Pektemir, “Duvar eskitmek, ayakkabı eskitmek, ömür eskitmek de güzel meslektir. Yaşamak güzel meslektir!” demiş.
Andre Gide, Dar Kapı’sında “Hissettikleri sıkıntıyı yaymak büyük kalplere yakışmaz” demiş.
İsmet Özel, “Arapça ve Farsça’yı dilimizden atarsak ‘hiçbir şey’ diyemeyiz. Çünkü ‘hiç’ Farsça, ‘şey’ de Arapça’dır” demiş.
Bense “Rüzgârlı, uğultulu, sisli ve beyaz!” diye tanımladım bu günü ve ekledim:
Ayna bizi hep hapseder. En çok da bakma cesaretimizi.
Evet, bugün Cumartesi
Camdan bak ama sokaktan medet umma.
Tutabilirsen içindeki bahar sana doğru koşuyor!
Kurgusuz.
Aniden, sağanak yağmur gibi gelen.
Belirginleşen.
|Nurdal Durmuş
Savaşın yok ettiklerini tekrar çizmeye çalışmak..
Din adamının devlet ve menfaat hırsları, İslam’ı asırlarca kahreden musibet oldu. Bugün İslam diye elimizde kalan menfur bir düzenin içine yerleştirilmiş menfaat ve vicdanlara tahakküm cihazıdır. Artık Allah sevgisini mabette bulamıyorsunuz. Sade jimnastik yapanları korkularından kurtaran alışkanlık haline getirilmiş beden hareketleriyle, aynı jimnastiği yapmayanlara karşı taşıdıkları kin ve nefrettir, düşmanlık duygusudur. Bu duyguların hiçbiri ruhu Allah’a götürmüyor, hiçbir düşmanlık insanı Allah’a ulaştırmaz. İçteki düşmanlıkla ibadet yapılmaz. Lanetler ve beddualar Allah’a gitmeden yıkılıp sahibine çevriliyorlar. Yalnız aşk yoluyolla Allah’a ulaşılır. Yeryüzünü dolduran değişik çehreli düşmanlardan ve bütün düşmanlıklardan insanlığı kurtarmanın tek yolu, her insanı kendi içindeki düşmandan kurtarıcı kalp âşıkı yapmak, kendi içindeki düşmanın pençesinden kurtarmaktır. Gerçek din yolu budur ve ancak bu yoldan yürüyerek insanlığın kurtuluşu gerçekleşecektir.
Nurettin Topçu Var Olmak, s.55-56 (via yantekerlek)